Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Dr. Elif Ozgur
Dr. Elif Ozgur

İnsan Unutur, Deniz Hatırlatır

İnsan unutur, deniz hatırlatır: 27 yıl sonra aynı kıyılarda

“Yirmi yedi yıl önce bu kıyılarda tuttuğum ilk saha notlarında, daha çok denizin kendisini anlamaya çalışıyordum. Bugün ise aynı kıyılarda bana en çok denizi anlatanlar insanlar oldu… Dünyadaki başarılı koruma örnekleri bize şunu gösteriyor: Korunan alanların gerçek sahipleri yalnızca kamu kurumları değildir. Onlar, o kıyıda yaşayan insanlardır. Yerel halkın bilgi birikimi, bilimsel verinin alternatifi değil; tamamlayıcısıdır. Koruma politikaları da ancak bu iki bilgi kaynağını bir araya getirebildiği ölçüde kalıcı olabilir…”

Dr. Elif Özgür

Su, aynadır. Suya bakan, içinde neyi taşıyorsa onun yansımasını görür. Suda kendi yansımasını gören Narcissus, kendini beğenmişliğin simgesi olarak kaydoldu hafızalara. Bizim kültürümüzde kibir ve ego çok iyi karşılanmaz. Narsizme mesafeli duran insanımız, derdini de sırrını da suya anlatır, alıp götürsün, dedikodu yapmasın, sırrını saklasın diye.

Deniz, dünyanın aynasıdır. Bu yüzden gökyüzünün rengini yansıtır. Ama deniz aynı zamanda insana da ayna tutar. Kıyısında, yakınında, uzağında yaşayan insanın da aynasıdır. Kıyısında ya da uzağında yaşadığınız deniz, bir şekilde sizi yansıtır. Ona verdiklerinizle ve ondan aldıklarınızla…

İnsan unutur, deniz hatırlatır...

Belki de bu yüzden dünya edebiyatının en unutulmaz öyküleri hep denizin kıyısında yazıldı.

Ernest Hemingway’in ünlü romanı Yaşlı Adam ve Deniz’de, yaşlı ve inatçı Santiago, denizle mücadele etmez; onunla konuşur, sohbet eder. Kimi zaman öfkeyle bağırıp çağırır, kimi zaman da ona iltifatlar eder. Çünkü deniz bazen cömert davranır, bazen acımasızdır. Ama hiçbir zaman düşman değildir. Denizi düşman gibi algılatan şey, insanın kavrayışındaki yetersizliktir. Denizin dilini, ruhunu anlayıp başka kıyılara yelken açmayı, başka kültürlerle alaka kurmayı becerebilen halklar, kıyılardan karasal coğrafyalara kadar etkileri bugün bile devam eden uygarlıkların tohumlarını saçtılar. Önemli olan denizi düşman görüp onunla savaşmak değil, onu anlamaktı…

Herman Melville tarafından yazılan Moby-Dick adlı roman ise bize okyanusta yaşayan bir beyaz balina üzerinden insanın ruhsal gerilimini anlatır. Okyanus sadece beyaz balinanın yaşamını sürdürdüğü devasa bir su kütlesi değildir. İnsanın hırsları, tutkuları ve doğaya hükmetme arzusunun çatışmasına sahne olan uçsuz bucaksız bir mekândır. Bir tiyatro sahnesindeki gerilimi izler gibi dâhil oluruz, Kaptan Ahab’ın balinayla olan mücadelesine. Bazen balinanın, bazen de Kaptan Ahab’ın gözünden bakarak…

Bir yandan Kaptan Ahab’ın mücadelesini izlerken, aslında balinayla değil, kendi içindeki sonsuz ihtiraslara karşı mücadele ettiğini anlarız. Bir yanıyla da kendi içimizdeki mücadeledir bu. Melville’in yarattığı bu evrende, Moby Dick okyanusun içinden bize ayna tutar.

Deniz, insanın aynasıdır…

Denizlerin edebiyata ilham veren tarihinde Jules Verne’in 19. Yüzyılın sonlarına doğru yazdığı ‘Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ adındaki romanın da önemli bir yeri vardır. Verne, bu romanıyla denizlerin başka bir yüzüyle tanıştırır bizi. İnsanların büyük kısmının hiç görmediği bir su dünyasında; mercanların, deniz çayırlarının, balık sürülerinin ve bilinmeyen bir yaşamın hikâyesini anlatır. Denizlerin ilhamıyla beslenen hayal gücü, bugün bilim insanlarının dalışlarla keşfetmeye devam ettiği sualtı dünyasını bir roman kurgusuyla ve ustalıkla yansıtır…

Nehirlerden Denizlere Giden Yolu Hatırlatan Küçük Kara Balık

Denizden ilham alan ve çocuklar için yazılan bir başka kitap da Samed Behrengi’nin ‘Küçük Kara Balık’ adını taşıyan romanıdır. Denizin derinliklerinde yaşayan yaşlı ve bilge bir balığın, binlerce torunu ve çocuklarına anlattığı öyküde, bir nehirde yaşayan küçük, kara bir balığın onu kuşatan tüm zorlukları birer birer aşarak denize ulaşma yolculuğunu anlatır. Küçük Kara Balığı, dar sularda sıkışıp kalan kendi türlerinden ayıran, onun özgürlüğün simgesi olan denize ulaşma tutkusudur. Benliğindeki bu güçlü özgürlük duygusu, bağnazlığa, tehdide, baskılara ve zorbalığa karşı verdiği mücadelenin sonunda onu denize ulaştırır. Ona karşı çıkan, engellemeye çalışan bütün balıklar sonunda Küçük Kara Balığı örnek alacaklardır.

Behrengi, içinde yaşadığı toplumun baskıcı tutumunu, suyun aynasında anlatır ve küçük bir balık üzerinden tüm çocuklara cesareti, mücadele azmini ve hedefler doğrultusunda ilerlemenin korkuları geride bırakarak özgürlüğe götüreceğini hatırlatır.

Deniz insanın aynasıdır. İnsan unutsa da deniz hep hatırlatır…

İnsanlar binlerce yıldır denize yalnızca bir geçim kaynağı olarak bakmadılar. Denizin aynası kimi zaman korkuyu, kimi zaman umudu yansıttı. Kimi zaman yol oldu, kimi zaman yuva. Fenikeliler harflerini ve ticaret kültürlerini denizden taşıdı başka kıyılara. Yunanların tanrısal anlamlar yüklediği deniz, Vikingleri ufkun ötesindeki topraklara taşıdı.

Anadolu kıyılarında yaşayan balıkçılar ise her sabah onun ruh hâlini okumayı öğrendi. İnsanlık denizden önce balık tutmayı öğrenmedi. Önce rüzgârı okumayı, sabretmeyi, beklemeyi ve paylaşmayı öğrendi. Ama en önemlisi, doğanın efendisi değil, sadece onun küçük bir parçası olduğunu denizden öğrendi.

Deniz, insan ruhunu dinginleştiren en eski öğretmenlerden biriydi. Kıyıya vuran köpüklü dalgaların sesi, ufuk çizgisinin sonsuzluğu sadece bir manzara değildi. İnsan ile doğa arasında binlerce yılda kurulan sessiz bir diyaloğun yansımalarıydı. Deniz, şaşmaz biçimde hep oradaydı. Bazen dalgalı, bazen durgun, bazen gelgitlerle dolu ama hep yaşamın tanığı.

İnsan unuttu, deniz hatırlattı. Bu hep böyle sürüp geldi. Denizin hafızası sadece dalgaların taşıdığı öyküler ya da bir potkal içinde bırakılmış mektuplardan ibaret değildi. Kıyılar unuttu, deniz hatırlattı. Limanlar unuttu, deniz hatırlattı. Balıkçılar unuttu, deniz hatırlattı. Deniz, suda başlayan yaşamın hafızasıdır. Deniz çayırları, mercanlar, planktonlar, kıyı mağaraları, koylar ve bin bir türlü su canlısı da bu hafızanın yazılmamış satırları gibi yaşamın kaydını tutar.

Denizin 27 Yıl Sonra Bana Hatırlattıkları

Deniz benim için de bir hafıza, hatırlatma aracı. İnsan, yazmasa da hatırlıyor. Suya dalmak, denize bakmak, ufuk çizgisini yoklamak, gün batımlarında değişen renkleri her defasında aynı heyecanla karşılamak…

1999 yılının yazıydı. Henüz üniversite birinci sınıf öğrencisiydim. Deniz biyolojisine duyduğum derin merak, beni o yaz Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın (TÜDAV) yürüttüğü Kaş–Kalkan Kıyı Alanlarının Korunması Projesi ile buluşturdu. Genç bir proje asistanı olarak katıldığım bu çalışma benim için sadece ilk saha deneyimi olmakla kalmadı, aynı zamanda denize bilimsel gözle bakmayı öğrendiğim ilk gerçek okul da oldu. O günlerde tuttuğumuz saha notları, yaptığımız gözlemler ve topladığımız veriler, daha sonra yayımlanan ilk bilimsel çalışmalarımdan birinin temelini oluşturdu. Kaş ve Kalkan kıyılarının doğal zenginliklerini, deniz çayırlarını, balıkçılığı, kıyısal baskıları ve korunması gereken değerlerini anlamaya çalışan genç bir öğrenciydim.

Aradan 27 yıl geçti. Geçen zaman sadece beni değil, kıyılarımızı da değiştirdi. Kıyılarla birlikte deniz de, kıyı kentleri ve kasabalar da değişti. En önemlisi de insanların denizle kurduğu ilişki ve bağların da değişmiş olması. Geçtiğimiz günlerde, 27 yıl önce bir asistan olarak çalıştığım bu kıyıları yeniden gözlemleme fırsatım oldu. Bu kez elimde sadece bir saha defteri değil, 27 yıllık birikim, hatıralar, gözlemler vardı. O kıyıları yeniden yürürken geçmiş, bugün ve gelecek arasında gidip gelen düşünceler dolanıp durdu zihnimde.

Bu tür iç sesler zamanla kayboluyor, denizin tanıklığı ve anımsatmasıyla zihnimde dolanan düşünceleri bir araya getirip yazmaya karar verdim. Dünden bugüne ve yarına notlar. Hem kendime hem de suya fısıldayıp yaşamın tümüne bırakılan notlar… Bilim insanı olmak bazen yeni türler keşfetmekten çok, aynı coğrafyanın zaman içindeki değişimini okuyabilmektir. Antalya’nın batı kıyıları bana bir kez daha şunu anımsattı: İnsan unutur, deniz hatırlatır…

Yirmi Yedi Yıl Sonra Aynı Suların Kıyısında

Bilim insanlarının ayırt edici ve şanslı yanı, daha önce çalışıp gözlemlediği bir alana yıllar sonra yeniden, yeniden dönebilmesidir. Bu, bilimin de bir gereğidir. Değişimin nedeni, sonucu ve gideceği yönü görmek ve anlamak için bu gereklidir. Çünkü doğa yalnızca bir görünüş değil, zamanın o görünüş üzerinde bıraktığı izlerle biçimlenen bir akışa sahiptir. Durmaksızın değişen, dönüşen bir akış. Herakleitos, aynı nehirden iki kez geçilemeyeceğini, aynı suda iki kez yıkanılamayacağını söyleyerek doğanın bu döngüsünü ne güzel özetlemiş.

Benim için de öyle oldu. Kıyısında yürüdüğüm deniz aynı gibi görünse de suyun hafızasına kulak verip, kıyılardaki dönüşümü gözlemlediğimde bunun aynı deniz olmadığını anlıyordum. Yirmi yedi yıl önce Kaş ve Kalkan kıyılarında tuttuğumuz ilk saha notlarını bugün yeniden düşündüğümde, bazı görüntülerin hâlâ aynı olduğunu yansıtan manzaralar vardı; sabahın erken saatlerinde limandan ayrılan birkaç balıkçı teknesi, kayalıkların dibinde uzanan masmavi sular, günbatımına doğru gümüşi bir renge bürünen koylar ve her şeye rağmen insanı hâlâ ilk günkü gibi büyüleyen o Akdeniz mavisi…

Ama denizin anlattığı hikâye artık aynı değildi. Çünkü doğa, değişimi çoğu zaman sessiz yaşar. Bir ormanın küçülmesi bir gecede olmaz. Bir nehrin kirlenmesi bir günde gerçekleşmez. Bir deniz bir sabah ansızın değişmez. Ekosistemler, insanın çoğu zaman fark etmediği küçük değişimlerin yıllar boyunca üst üste birikmesiyle dönüşür. Batı Antalya kıyılarında yaptığım yeni gözlemler de bana tam olarak bunu düşündürdü. Sorunlar artık tek tek değil, birbirini besleyen bir ağ gibi karşımıza çıkıyordu.

Kıyılar Bize Ne Anlatıyor?

İnsan çoğu zaman denizi anlamak için suyun içine bakar. Oysa bazen cevap kıyıdadır. Bu kez denizi yalnızca dalışlarla ya da gözlemlerle değil, onunla birlikte yaşayan insanları dinleyerek anlamaya çalıştım. Balıkçılar, dalış eğitmenleri, tekne sahipleri, Sahil Güvenlik personeli ve yıllardır aynı kıyıların tanığı olan insanlar…

Kaş’ta Denizin Renginin Değişimi Konuşuluyordu

Herkese aynı soruyu sordum: “Bugün denizin ve kıyıların en önemli sorunu nedir?”

Aldığım yanıtlar ilginçti. Kimse tek bir cevap vermedi. Çünkü tek bir sorun yoktu. Herkes denizin başka bir yüzünü anlatıyordu. Yirmi yedi yıl önce hazırladığımız ilk çalışmalarda Kaş’ın en önemli çevresel sorunlarından biri altyapı ve atık su yönetimiydi. Aradan geçen yıllar içinde önemli yatırımlar yapılmış olsa da, bugün konuştuğum birçok kişi hâlâ su kalitesinin korunmasının bölgenin geleceği açısından en kritik meselelerden biri olduğunu dile getiriyordu.

Konuşmalarda en sık duyduğum ifadelerden biri şuydu: “Deniz hâlâ güzel ama eskisi kadar berrak değil.” Bu cümle bilimsel bir ölçüm değildir. Ama yerel gözlem küçümsenmemelidir. Çünkü aynı kıyıda kırk yıl yaşayan bir balıkçı, denizdeki değişimi çoğu zaman uzun dönemli veri setleri kadar dikkatli okuyabilir. Deniz çayırları da aslında aynı hikâyeyi anlatıyor. Akdeniz’in en önemli habitatlarından biri olan Posidonia oceanica çayırları yalnızca deniz tabanını kaplayan bitkiler değildir. Onlar su kalitesinin doğal göstergeleridir. Kıyıları dalga etkisinden korurlar. Karbon depolarlar. Binlerce canlıya yaşam alanı oluştururlar. En önemlisi de denizin sağlığı hakkında sessiz ama güvenilir bilgiler verirler. Yerel gözlemler, bazı kıyısal alanlarda deniz çayırlarının geçmişe göre daha sınırlı alanlarda görüldüğünü ifade ediyor. Bu tür gözlemler elbette uzun dönemli bilimsel izleme çalışmalarıyla doğrulanmalıdır. Ancak yerel bilgi, bilimsel araştırmalar için çoğu zaman ilk soruyu soran pusuladır.

Çevreyi Korumak İçin Önce Altyapıyı Kurmak Gerekir

Bir başka dikkat çekici konu ise tekne sahiplerinin sıkça dile getirdiği sintine suyu alım tesisleri oldu. Denizcilik mevzuatı teknelerin sintine ve atık sularını uygun tesislere vermesini öngörüyor. Bu son derece doğru bir yaklaşım. Ancak sahada duyduğumuz ortak serzeniş şuydu: “Atık sularını vermek istiyoruz ama verecek yer bulamıyoruz.” Çevre koruma politikaları yalnızca yasaklarla başarılı olamaz. İnsanlara doğru davranışı bekliyorsak, önce bunu mümkün kılan altyapıyı da oluşturmalıyız. Koruma, yaptırımla olduğu kadar kolaylaştırıcı çözümlerle de güçlenir.

Denizde Değişen Yalnızca Ekosistem Değil, Kıyı Kültürü de

Kıyılar yalnızca kayalardan, koylardan ve denizden oluşmaz. Bir kıyıyı kıyı yapan, onunla birlikte yaşayan insanlardır. Batı Antalya kıyılarında dolaşırken en çok hissettiğim değişim, denizin kendisinden çok kıyının değişmesiydi. Yirmi yedi yıl önce balıkçı barınakları günün büyük bölümünde ağ onaran, teknesini tamir eden, birbirine av hikâyeleri anlatan balıkçılarla doluydu. Bugün aynı iskelelerde tekneler hâlâ var. Ama tekneler artık balık peşinde değil. Turist peşinde. Bu bir eleştiri değil. Bu, kıyının değişen sosyo-ekonomik gerçeği. Turizm, Batı Antalya’nın en önemli geçim kaynaklarından biri hâline geldi. Bunun doğal sonucu olarak deniz de farklı beklentilerin buluştuğu ortak bir yaşam alanına dönüştü. Ancak büyüyen turizmle birlikte sessizce küçülen başka bir şey var: Geleneksel balıkçılık kültürü.

Yaşlı bir balıkçının söylediği tek cümle, belki de bütün istatistiklerden daha anlamlıydı:

“Eskisi gibi balıkçılık kalmadı… Balıkçılık yapacak balıkçılar da kalmadı.”

O an anladım ki kaybolan yalnızca balıkçılık değildi. Yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan bir deniz kültürü de yavaş yavaş sessizleşiyordu. Bir yanda balıkçılar, bir yanda günübirlik gezi tekneleri, dalış tekneleri, özel yatlar, deniz kanoları ve yüzücüler. Hepsi de aynı koyu paylaşmaya çalışan onlarca farklı kullanıcı… İşte tam da bu nedenle artık denizi yalnızca biyolojik çeşitlilik açısından değil, kullanım yoğunluğu açısından da değerlendirmek zorundayız.

Yanıtlamamız Asıl Soru: Bir Koy Ne Kadar Yük Taşıyabilir?

Koruma biyolojisinde yıllardır üzerinde konuşulan bir kavram var: Taşıma kapasitesi. Bu kavram çoğu zaman karasal korunan alanlar için kullanılır. Oysa bugün Akdeniz’in en yoğun kullanılan koylarında aynı soruyu deniz için de sormamız gerekiyor. Bir koy aynı gün içinde kaç tekneyi kaldırabilir? Kaç dalış grubu ekosistemi etkilemeden faaliyet gösterebilir? Kaç çapa, deniz çayırlarına zarar vermeden kullanılabilir? Kaç ziyaretçi, o koyun sessizliğini bozmadan oradan ayrılabilir? Bu soruların cevabı yalnızca turizm planlamasının değil, deniz koruma politikalarının da geleceğini belirleyecek. Çünkü koruma, yalnızca yeni yasaklar koymak değildir. Koruma, kullanım ile doğa arasında denge kurabilme sanatıdır.

Batı Antalya’nın en önemli gündemlerinden biri artık yalnızca yeni koruma alanları oluşturmak değil, mevcut kıyıların ekolojik ve sosyal taşıma kapasitesini bilimsel verilerle belirlemek olmalıdır…

Balıkçılar Bana Denizin En Önemli Derslerinden Birini Hatırlattı

Saha çalışmalarım sırasında birçok balıkçıyla uzun sohbetler etme fırsatı buldum. Konuşmaların çoğu aynı cümleyle başlamadı. Ama çoğu aynı duyguyla bitti. “Eskisi gibi değil…” Bu cümle yalnızca balığın azalmasını anlatmıyordu. Bir yaşam biçiminin değişimini anlatıyordu. Geleneksel balıkçılık, yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir. O, aynı zamanda kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilgi sistemidir. Hangi rüzgârda hangi koya gidileceğini. Ayın hangi döneminde hangi balığın görüleceğini. Akıntının ne zaman değişeceğini… Denizin renginden havanın nasıl olacağını… Bütün bunlar, yazılı olmayan ama yüzyıllardır aktarılan bir kültürel mirastır. Eğer bu bilgi kaybolursa, yalnızca balıkçılık değil, denizin yaşayan hafızasının da önemli bir bölümü kaybolacaktır.

Aslan Balığıyla Yaşamayı Öğrenmek…

Sahada beni en çok düşündüren anlardan biri, istilacı türler üzerine yaptığımız sohbetlerdi. Aslan balığı artık bu kıyıların yabancısı değil. Neredeyse herkes onu tanıyor. Bir balıkçı, dikenlerinin kendisini defalarca yaraladığını anlatırken gülümsedi. “Artık alıştık,” dedi. “Ne yapacağımızı biliyoruz. Elimizi sıcak suya sokuyoruz.” Bu cümle ilk bakışta sıradan görünebilir. Ama aslında çok şey anlatıyor. İnsan, değişen doğaya uyum sağlamayı öğrenmişti. Fakat şu soruyu da sormamız gerekiyor: Biz yalnızca uyum sağlamaya mı çalışıyoruz? Yoksa değişimin nedenlerini de anlamaya çalışıyor muyuz? Çünkü istilacı türler yalnızca biyolojik bir mesele değildir. İklim değişikliği, deniz taşımacılığı, Süveyş Kanalı üzerinden gerçekleşen göçler ve insan faaliyetleriyle şekillenen çok katmanlı bir dönüşümün parçalarıdır. Balıkçıların geliştirdiği pratik bilgi ile bilim insanlarının ürettiği bilgi, bu değişimi anlamak için birbirini tamamlayan iki önemli kaynaktır.

Koruma, İnsanları Dışlayarak Başarılı Olamaz

Batı Antalya kıyılarında yaptığım görüşmeler bana bir kez daha şunu düşündürdü: Koruma politikalarının başarısı yalnızca hazırlanan yönetmeliklerle ölçülemez. Başarı, o politikaların yerel halk tarafından benimsenmesiyle mümkündür. Bir Akdeniz fokunu koruyabilirsiniz. Bir deniz kaplumbağasının yuvasını koruyabilirsiniz. Deniz çayırlarını koruma altına alabilirsiniz. Bunların hepsi gereklidir. Ancak aynı kıyıda yaşayan balıkçının, tekne sahibinin, dalgıcın, turizmcinin ve yerel halkın sesini duymazsanız, koruma zamanla toplumdan uzaklaşmaya başlar. Hatta kimi zaman, istemeden de olsa korumaya çalıştığınız türlere yönelik tepkinin oluşmasına zemin hazırlayabilir. Dünyadaki başarılı koruma örnekleri bize şunu gösteriyor: Korunan alanların gerçek sahipleri yalnızca kamu kurumları değildir. Onlar, o kıyıda yaşayan insanlardır. Yerel halkın bilgi birikimi, bilimsel verinin alternatifi değil; tamamlayıcısıdır. Koruma politikaları da ancak bu iki bilgi kaynağını bir araya getirebildiği ölçüde kalıcı olabilir.

Denizin Hafızasını Korumak

Yirmi yedi yıl önce bu kıyılarda tuttuğum ilk saha notlarında, daha çok denizin kendisini anlamaya çalışıyordum. Bugün ise aynı kıyılarda bana en çok denizi anlatanlar insanlar oldu. Balıkçılar, dalış eğitmenleri, tekneciler ve Sahil Güvenlik personeli… Her biri aynı denize farklı bir pencereden bakıyordu. Bilim, bu pencerelerin hiçbirini kapatmamalı. Tam tersine, hepsini aynı manzarada buluşturabilmeli. Belki de denizin bize öğrettiği en büyük ders budur. Denizi korumak, yalnızca suyun altındaki yaşamı korumak değildir. Denizi korumak; onun kıyısında yaşayan kültürü, hafızayı, yerel bilgiyi ve insanı da korumaktır. Çünkü denizi yalnızca bilim koruyamaz. Yalnızca yasalar da koruyamaz. Denizi; onu her sabah selamlayan balıkçılar, onu güvenle koruyan Sahil Güvenlik personeli, onu çocuklara anlatan dalgıçlar, onu geçim kaynağı yapan tekneciler ve onu anlamaya çalışan bilim insanları birlikte koruyabilir. Eğer bu seslerden biri eksik kalırsa, denizin hikâyesi de eksik kalır. Çünkü denizin hafızası gerçekten de insan hafızasından daha uzundur. Ama o hafızayı gelecek kuşaklara aktaracak olan yine denizle yaşamayı sürdüren insanlardır. Kısacası insan unutsa da deniz hep hatırlatır. Bu, binlerce yıldır hep böyle oldu, bundan sonra da öyle olacak…

***

Teşekkür

Bu yazı, Batı Antalya kıyılarında yapılan güncel saha gözlemleri ile 1999 yılında başlayan bilimsel yolculuğun yirmi yedi yıllık birikiminin ortak hafızasından süzülmüştür. Başta Sahil Güvenlik Komutanlığı personelibalıkçı kooperatiflerinin temsilcilerigeleneksel balıkçılardalış merkezlerinin çalışanlarıtekne sahipleri ve sohbetleriyle bu yazıya ilham veren tüm kıyı insanlarına içten teşekkür ederim. Bilim, yalnızca laboratuvarda ya da araştırma gemilerinde üretilmez. Bazen bir balıkçı barınağındaki ahşap iskelede, gün batımını izlerken anlatılan bir hikâyede de başlar…

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER