“Gerçek uzmanlık yalnızca bilgi sahibi olmak değil; yetkinin olduğu yerde sorumluluğu üstlenebilmek, bilimsel doğruları çıkar ilişkilerinin önüne koyabilmek ve gerektiğinde hayır diyebilmektir. Çünkü denizler konuşmaz. Çünkü deniz imza tutmaz! Ancak onların yerine konuşması gereken insanlar vardır. Üstelik o insanlar da sustuğunda, geriye yalnızca sorumsuzca atılmış olan imzalar kalır. Ancak denizin de bir hafızası vardır; iyiyi de kötüyü de unutmaz. Balık bilmese bile, Hâlık bilir…”

Bir süre önce uzmanlık nedir ne değildir diye bir soru sormuş, bu konuda bir yazı kaleme almıştım. Diploma, unvan ve kartvizit yaşamımızın bir parçası haline geldi. Ancak bugün geldiğimiz noktada imza sahibi olmakla ‘imza’ yerine geçebilecek bir iş yapmak arasında sıkışıp kalmışlığımızın içinde bocalıyoruz.
Bugün de ilintili başka bir konudan söz etmek istiyorum. Belki daha zor ve rahatsız edici bir soruyla başlamak gerek: Bir konuda uzman olmak yeterli midir?
Daha doğrusu bir ‘uzman’ verdiği görüşün ne kadarından sorumludur?
Özellikle çevre bilimlerinde, şehir planlamasında, kültürel miras yönetimi, ekoloji ve doğal kaynak yönetimi gibi alanlarda uzmanlık hayati önemde. Zira bazı yetersizlikten kaynaklı hataların telafisi mümkün olsa da, bu saydığım konularda yapılan hataların telafisi ne yazık ki olmuyor. Bir muhasebe hatası düzeltilebilir, idari bir karar iptal edilebilir, ancak özellikle doğal alanlara ilişkin alınan kararların yarattığı sonuçlar yıkıcı olabiliyor.
Son yıllarda bunun acı sonuçları ile sık karşılaşıyoruz. Özelikle de kıyı ve denizlerimizde. Hatalı ya da bilinçsiz bir kullanım ya da kararlar ile yok edilen deniz çayırlarını geri getirmek bazen onlarca yıl alır. Bazı durumlarda ise aldığımız nefesi borçlu olduğumuz bu deniz bitkileri sonsuza kadar yok edilmiş olurlar. Aynı şekilde daraltılan, müdahale edilen, doğal yapısı bozulan bir lagün de sonsuza kadar kaybedilebilir. Yok edilen bir deniz popülasyonu, bir daha geri gelmeyebilir. Doğa, insanların sığındığı mazeretlere göre çalışmaz. İnsan eliyle yapılan hatalı bir müdahalenin sonuçları, tüm ekosistem için zincirleme bir kötülüğün başlangıcı olabilir.
Bu nedenle atılan her imza, yapılan her proje, tasarlanan her işin sonuçları çok iyi analiz edilmek zorunda.
Günü kurtarmayı amaçlayan moda ve popülist söylemlerin yarattığı rüzgâra kapılarak alkış almak uğruna yapılan öngörüsüz ve altyapısız müdahaleler, özellikle iklim krizinin içinden geçilen bu dönemde olumsuz etkilerini katlayabiliyor.
Son yıllarda özellikle kamu yönetiminde sıkça görmeye başladığımız bir uygulama öne çıkıyor: Kurullar, komisyonlar oluşturuluyor; adeta sivil toplumdan rol çalınıyor ve kamunun imza sorumluluğu ortadan kaldırılıyor…
Her konu başlığı için bir komisyon, her proje için bir kurul, her karar için bir çalışma grubu, karşılaşılan her sorun için bir danışma heyeti oluşturuluyor. Bu tablo ilk bakışta demokratik katılımcılığın bir sonucu gibi algılansa da, uygulamada hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Sorunun olduğu yerde görüntü veren heyet, komisyon ya da çalışma grubu, adına ne derseniz deyin; kamuoyuna “Siz hiç merak etmeyin, burada işler yolunda ve bizim kontrolümüz altında. Baksanıza onca bilim insanı, meslek odası ve sivil toplum temsilcisi bizimle aynı düşünüyor ve işbirliği yapıyor. Siz bu sorunu çözüldü bilin…” mesajı veriliyor.
İletişimin tüm olanaklarının kullanıldığı bu yöntem ile kamuoyu özellikle doğal alanlardaki sorunlara ilişkin endişelerden arındırılmaya çalışılıyor.
Peki, gerçekten de durum böyle mi? Yani sorunların kangren olduğu alanlarda verilen görüntüler gerçekte durumu kurtarmaya yetiyor mu?
Bu sorunun yanıtı ne yazık ki çoğu durumda kocaman bir hayır! Hem de avazımız çıktığı kadar bağırmamızı gerektiren bir hayır!

Çünkü karar alma süreçlerinde yetkiler dağıtılırken, sorumluluk buharlaşmaya başlıyor. Sorun da tam burada ortaya çıkıyor. Soruna yol açan kararı kimin verdiği, altında kimin imzasının olduğu belirsizleşiyor. Sorumlu imza sahibi, görünmez hale geliyor. Herkesin gözü önünde olup bitenler, kimsenin görmediği bir sonuç doğuruyor. Hem herkesin içinde olduğu, hem de kimsenin sorumlu olmadığı bu işleyişte hukuki ve ahlaki sorumluluk arasındaki dolambaçlı yollarda kaybolup gidiyoruz.
Hukuk sorumluyu ararken imzaya bakar. Ahlaki tutum ise niyeti ve akıbeti birlikte sorgular. Hukukun ve bilimsel etiğin sınırları içinde ilerlemeye çalışan bir bilim insanı için sorun tam da burada başlar. Bazen imzanız olmasa da sürece katkı vererek sonucun ve sorunun bir parçası olursunuz.
Ardından iç ses savunmaya geçer: Ben imzalamasam zaten başkası imzalayacaktı. Ben yapmasam mutlaka yapacak biri olacaktı…
Bu savunma biçimi, birçok alanda kanıksadığımız ve yeni normalimiz haline gelen bir duruma işaret eder. Alışılageldiği gibi, dinleyeni ve eleştirel bakanı; bilim, hukuk, ahlak çerçevesinde konuyu değerlendiren iradeyi duyarsızlaştırmayı amaçlar. Çoğu durumda, kolayca başarıya ulaşılır da. Eleştirel aklı linç etmenin türlü yolları denenir. Çoğunlukla şöyle denir:
“Ben yalnızca görevimi yaptım. Ben sadece raporu hazırladım. Ben sadece teknik görüş verdim. Ben sadece toplantıya katıldım. Ben sadece danışmanlık yaptım. Ben sadece prosedürü tamamladım…”
Oysa bilim insanının görevi kenar süsü olmak, prosedürü tamamlamak, sorunun bir parçası olmak değildir. Bilim insanının görevi, her durumda çözümün bir parçası olmak, her koşulda gerçekliği dile getirmektir.
Bilimsel Görüş mü, Bilimsel Dekor mu?
Günümüzde özellikle çevre projelerinde sıkça karşılaşılan başka bir sorun daha var. Bazı projelerde bilim insanları karar süreçlerinin merkezinde değil, vitrininde yer alıyor.
Projeyi tasarlamıyorlar. Projeyi yönetmiyorlar. Projeyi denetlemiyorlar. Ama danışman olarak isimleri yazılıyor. Kamuoyuna verilen projeyle ilgili fotoğraflarda yer alıyorlar. Basın toplantılarında görünür oluyorlar. Yapılan uygulamalara ‘bilimsel meşruiyet’ sağlıyorlar.
Bu durum yalnızca bireysel bir etik sorunu değildir. Aynı zamanda kamusal güven sorunudur.
Çünkü toplum, bir akademisyenin adını gördüğünde onun projeyi bilimsel olarak incelediğini varsayar. Oysa bazen ortada yalnızca görünürlük vardır. Bilimsel sahiplenme yoktur. Sorumluluk yoktur. Hesap verme yoktur.
Deney mi, Uygulama mı?
Bilimde deney yapmak da olağan bir durumdur. Hatta ilerlemenin temel yollarından biridir.
Ancak bir deney ile sonucu önceden bilinen bir uygulama aynı şey değildir. Bir deneyde başarı da mümkündür, başarısızlık da. Bu nedenle bilim insanları deneylerin sonunda ne olacağını vaat etmezler; sonucu gözlemlemeyi ve değerlendirmeyi taahhüt ederler.
Çevre yönetiminde ise bu ayrım daha da önemlidir. Çünkü deneyin konusu bir laboratuvar tüpü değil, canlı bir ekosistemdir. Bir belediyenin görevi yeni fikirleri desteklemek olabilir.
Ancak belediyelerin temel görevi deney yapmak değil, kamu yararını korumaktır.
Bu nedenle çevresel müdahaleler kamuoyuna sunulurken şu sorunun açıkça cevaplanması gerekir: Bu uygulamanın başarılı olacağı mı düşünülmektedir, yoksa sonucu henüz bilinmeyen bir hipotez mi test edilmektedir? Eğer bir hipotez test ediliyorsa, riskler nelerdir?
Başarısızlık ölçütleri nelerdir? Uygulama beklenen sonucu vermezse ne yapılacaktır? Çünkü ekosistemler üzerinde yürütülen her deney, yalnızca bugünü değil geleceği de etkiler. Doğa, başarısız olan projeleri raporlarla düzeltme şansı vermez. Çünkü doğa bir deneme tahtası değildir. Tarih bu tür hataların yarattığı acı sonuçlarla doludur.
Bilimsel sorumluluk yalnızca doğru sonuçlar yaratan projelerin arkasında durmak değildir.
Bilimsel sorumluluk, sonuçları henüz bilinmeyen uygulamalarda belirsizliği dürüstçe ifade edebilmektir. Çünkü bilim kesinlik değil, şeffaflık üretir. Toplumun bilime duyduğu güven de tam olarak burada başlar.
Deniz Çayırını Görmeyen Uzmanlık
Bir çevre bilimci için en büyük sınav laboratuvarda değil sahadadır. Çünkü ekosistemler PowerPoint sunumlarıyla çalışmaz. Doğa protokol ve slayt bilmez. Deniz çayırları toplantı tutanaklarını okumaz. Nesli tehlike altındaki türler proje takvimlerine uymaz. Bir alanda deniz çayırı varsa vardır, yoksa yoktur. Bir tür o bölgede yaşıyorsa yaşıyordur. O türün yok sayılması onu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, bilim insanının görevi görmek istemediğini değil, gördüğünü yazmaktır. Çevre bilimlerinde etik tam da burada başlar.
Antalya’nın Hafızası
Antalya son otuz yılda yüzlerce proje gördü: Marinalar. Dolgu alanları. Kıyı düzenlemeleri. Turizm yatırımları. Yapay resifler. Rehabilitasyon projeleri ve restorasyonlar. Her biri büyük vaatlerle başladı. Her biri bilimsel gerekçelerle desteklendi. Peki, bugün kaç tanesinin uzun dönem sonuçlarını biliyoruz? Kaçı gerçekten bağımsız şekilde izlendi? Kaçı vaat edilen hedeflere ulaştı? Kaçı başarısız bulundu? Kaçı için kamuoyuna hesap verildi? Belki de asıl soru budur. Çünkü başarısız projelerden ders çıkarmayan toplumlar aynı hataları yeniden üretir.
Bir Balıkçının Bildiğini Bazen Bilim İnsanları Unutuyor
Yıllardır denizde çalışan yaşlı balıkçılarla konuştuğunuzda aynı cümleyi duyarsınız:
“Çokluktan yokluğa geldik.” Bu cümle bilimsel bir makale değildir. Ama içinde onlarca yıllık gözlem vardır. Ekosistem hafızası vardır. Bir türün azalışını görmek vardır. Bir kıyının değişimini izlemek vardır. Bir denizin sessizleşmesine tanıklık etmek vardır. Bugün çevre bilimlerinin en büyük risklerinden biri de budur. Sayılarla uğraşırken hikâyeyi kaybetmek. Projelerle uğraşırken ekosistemi unutmak. Görünürlük peşinde koşarken vicdanı geride bırakmak.
Torunlarımız İmzaları Bulacak
Bir gün bugünün toplantıları unutulacak. Basın açıklamaları kaybolacak. Protokoller sararıp arşivlere kaldırılacak. Fotoğraflar silinecek. Kurullar dağılacak. Komisyonlar sona erecek. Ama raporlar kalacak. Kararlar kalacak. İmzalar kalacak ve belki bir gün torunlarımız dönüp şu soruyu soracak: “Bu denizler kaybolurken siz neredeydiniz?” O gün hiç kimse: “Ben sadece danışmandım.” diyemeyecek. Çünkü çevre bilimlerinde imza yalnızca teknik bir işlem değildir. Ahlaki bir tercihtir. Tarihsel bir kayıttır. Bazen de bir ekosistemin kaderidir.
Bu nedenle gerçek uzmanlık yalnızca bilgi sahibi olmak değil; yetkinin olduğu yerde sorumluluğu üstlenebilmek, bilimsel doğruları çıkar ilişkilerinin önüne koyabilmek ve gerektiğinde hayır diyebilmektir. Çünkü denizler konuşmaz. Çünkü deniz imza tutmaz! Ancak onların yerine konuşması gereken insanlar vardır. Üstelik o insanlar da sustuğunda, geriye yalnızca sorumsuzca atılmış olan imzalar kalır. Ancak denizin de bir hafızası vardır; iyiyi de kötüyü de unutmaz. Balık bilmese bile, Hâlık bilir…




