
Bazı yazılar vardır, içinde yaşadığınız toplumun ya da çalışma ortamının tabuları içinde kaldığınız sürece kaleme alınamaz, dışlanma ya da kariyer hedefi vb. korkular kırılamadıkça yazılamaz. Bu yazı da benim için böyle…
Bu yazıyı yazmak için kafamdaki tartışmaları kalıplaşmış perspektifin dışına taşımam gerekiyormuş. Bu noktada etrafımda bana güç ve ilham veren insanlara minnettarım.
Dün, çalıştığım idari birimin bahçesine denizde yapay resif oluşturmak için beton bloklar konulduğunu gördüm. Ben doktoralı bir deniz bilimciyim. Uzmanı olduğum bir konuda çalıştığım kurumun yürüttüğü projeden ancak basında yer aldığı kadarıyla, yani dışarıdan herhangi bir vatandaşın sahip olduğu kadar bilgim vardı. Ancak dün canlı olarak beton blokları gözlerimle tam da penceremin önüne dizili olarak gördüğümde, “içeride olup da dışarıda kalmanın” ne demek olduğunu anlatan bir yazı yazmak istedim…
Yıl 2013… doktoramı tamamlayarak üniversiteden belediyeye geçmiş, aslında bugün penceremden baktığım bu yapay resif blokları için hissettiklerimi genç bir araştırma görevlisi olarak akademik camianın içindeyken de aynen bu şekilde hissetmiştim. Bu döngü, kırmayı reddettiğimiz tabuların nereye gidersek gidelim yüksek sesle itiraz etmediğimiz sürece peşimizi bırakmayacağının da bir işaretiydi…
Belediyeye geçtikten sonra büyük bir azimle doktora tez örneklerimi de içeren deniz canlıları koleksiyonumla Antalya Deniz Biyolojisi Müzesi’ni kurmuş ve on yıl boyunca yaşatmak için birçok güçlüğe karşı türlü türlü mücadeleler vermiştim. 2014 yılının Ocak ayında açılışı yapılan müzenin sorumluluğunu ne yazık ki 2019 yılında AB İlişkileri ve Proje Şube Müdür V. olarak görevlendirildikten sonra bırakmak zorunda kalmıştım. Benim inisiyatifim dışında yapılan bu görevlendirmeye verdiğim ilk tepki ise “Müze ne olacak?” olmuştu…
Dönemin daire başkanına Deniz Biyolojisi Müzesi ile ilgili endişe ve çekincelerimi söylediğimde, “Bundan sonra lütfen yeni görevinize odaklanın ve bizim yönetim becerilerimize güvenin, siz kurmuşsunuz, belki biz daha iyi noktalara getiririz, lütfen burası ile ilgili artık inisiyatif kullanmaya çalışmayın” demişti…
‘Yönetim berecilerine’ güvenmemizi isteyen dönemin daire başkanı ne yaptı derseniz; dişimi tırnağıma takarak yıllarca üzerinde çalıştığım ve bin bir emekle kurduğum müzeye ‘hizmetli’ kadrosunda çalışan bir personeli birim sorumlusu olarak görevlendirdi!
Küçümsediğim için söylemiyorum. Bütün çalışanlar kendi uzmanlık alanlarında büyük bir emek harcıyor ve en değerli övgüleri hak ediyor. Ama liyakat, uzmanlık bambaşka bir konu. Uzmanlığımı yok sayarak adeta ayaklar altına alan bir karar olduğu için burada paylaşıyorum bu detayları. Dönemin daire başkanı hizmetli kadrosundan atanan çalışanı müzenin sorumlusu yaptı. Çalışanlara da ödev verdi: “Müze içindeki tüm balıkların isimlerini öğrenin, gelip soracağım…”
Gerisini tahmin edersiniz…
Müzenin uzmanlık gerektiren sorunları ile bu şekilde başa çıkamayınca da, 2013 yılında doktoramı tamamlayarak ayrıldığım fakültenin hocaları ile müze için bir protokol imzaladı. Bu protokol hakkında kurumum bana bilgi verdi mi? Hayır. Mezunu olduğum fakültenin hocaları bana bilgi verdi mi? Hayır. En azından içlerinden biri nezaketen de olsa benimle iletişime geçti mi? Hayır. Kurum benim koleksiyonum ile ilgili tasarrufta bulunurken, benimle yaptığı protokolü de hiçe saydı. Peki halen çalıştığınız bir kurumda size takdir edilen başka idari bir göreviniz de varken, bilimsel bir niteliği olan koleksiyonunuzu nasıl korursunuz? Tabi ki yumuşak diplomasi izlemek zorundasınız…
Olaylar bundan sonra daha karmaşık bir hal almaya başladı. Üniversite öğretim üyeleriyle idare arasında yapılan 29 Nisan 2020 tarihli protokol (Deniz Biyolojisi Müzesi İşbirliği Protokolü), dışarıdan bakan biri için ‘iyi niyetle’ hazırlanmış, beş yıl boyunca üniversiteden müze için durum analizi, problem tespiti, çözüm yollarının belirlenmesi, eğitim ve paylaşım süreçleri işletilmesi adına destek alınmasını öngören, yapıcı, geliştirici bir protokol olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, müzenin sorumluluğu koleksiyon hakkında en ufak bir bilgi ve deneyim sahibi olmayan birine verilmişken, üniversite ile protokolün koleksiyon için iyi bir gelişme olduğunu, en azından bu müzenin uzmanlık gerektirdiğinin kabul edildiğinin anlaşıldığını düşünerek bu durumu olumlu olarak algılamam gerekirdi…
Ama öyle de olmadı…
Beş yıllık bu protokolün tek çıktısı, geçmişte tezimden dolayı çıkar çatışmam olan fakülte hocalarının hazırladığı ve müzedeki koleksiyonun değiştirilmesini talep ettikleri kısa bir rapor oldu.
“Büyükşehir Belediyesi Deniz Müzesi Hakkında Rapor” başlığını taşıyan 31 Ocak 2023 tarihli bu belge, ilerleyen zamanda müzedeki koleksiyonun boşaltılması ve müzenin kapatılması için girişimlerde bulunan kurum idarecilerinin dayanağı olarak kullanılacaktı.
Hatta öyle ki, koleksiyon sahibi olmam nedeniyle, müzenin 3 gün içinde boşaltılması talebiyle tarafıma gönderilen 1 Nisan 2024 tarihli resmi yazıda idarenin tahliye ile ilgili tek gerekçesi de fakülte hocalarının hazırladığı bu rapor olacaktı…
Söz konusu raporun başlığı ve içeriğine bakıldığında, Deniz Biyolojisi Müzesi hatalı biçimde ‘Deniz Müzesi’ olarak anılmıştı. Oysa deniz müzeleri birbirinden farklı tema ve konulara sahip olabilen merkezlerdi. Tek başına bu tanımlama karmaşası bile uzmanlığın ne kadar önemli olduğunu bize hatırlatıyordu.
Bu konuda dünyada ve ülkemizdeki deniz müzelerini incelediğim, yani deniz müzeleri nedir ne değildir sorusuna yanıt aradığım ve somut örneklerle konuyu açıkladığım bir çalışmam da bulunmasına rağmen, idare kendi bünyesinde konunun uzmanı olan bir memuru bu konuda görevlendirebilecek iken, konuyla ilgili uzmanlığı sınırlı olan, ‘yetiştiricilik’ alanında çalışan akademisyenlere bir rapor hazırlatmıştı. Üstelik adı geçen akademisyenlere hazırlatılan rapora dayanak olan protokolün hükümlerine bile uyulmadan…
Deniz Biyolojisi Müzesini 25 Ocak 2023 tarihinde ziyaret ettiği söylenen akademisyenlerin gözlemlerini yansıttığı iddiasıyla idarenin elinde müzenin tahliyesi için bir dayanak olarak ileri sürülen raporda özetle şöyle deniliyordu:
“Müze’de bulunan birçok balık materyallerinin renklerinin değişmiş ve özelliğini kaybetmiş yenilenmesi gerekmektedir. Müze materyallerindeki bazı balık isimlerinin yerlerinin diğerleriyle karıştığı görülmüştür. Bunların yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Bazı kıkırdaklı balık örnekleri (Saban balığı-Kemane balığı; Keler balığı; orfoz; Mako gibi) müzede bulunmakta ancak bu balıkların nesilleri tehlike altında olup (IUCN,CR,NT,VU kategorisinde) avlanılması yasaktır. Bu nedenle mevcut örnekler değiştirilmeden müzede sergilenebilir veya av araçlarında yakalanarak ölmüş olanlarla değiştirilebilir. Nesli azalan balıklara ait hem balıkçıları hem de ziyaretçileri daha aydınlatıcı ve bilgilendirici bilgiler müzede olmalıdır. Müze materyali tür çeşitliliği açısından daha zengin hale getirilebilir.
Müze dizaynı sırasında materyaller, Familyalara ve derinliğe göre yeniden dizayn edilebilir. Müzeyi sadece Türkler ziyaret etmemekte yabancılar da ziyaret ettiği için müzedeki örneklerin Türkçe adlarının yanında İngilizce adları da eklenmelidir.
Müzedeki kabuklular reyonu karmaşık haldedir. Antalya körfezinde bulunan bu canlıların bazıları ayrı bir reyonda sergilenmeli ve ekosistemdeki görevleri hakkında bilgiler olmalıdır.
Akdeniz biyolojik işgalin etkisi altında olup çok sayıda yabancı türü barındırmaktadır. Bu türlerin tanıtımına ait ayrı bir bölümün olması müzeyi daha çok zenginleştirir. Müzede bu canlıların doğal ortamındaki görüntülerine ait video görüntüleri ve bilgileri olması müzeyi dahada zenginleştirecektir. Sonuç olarak, müze materyalinin değiştirilmesi için fakültemize ait araştırma gemisiyle farklı derinlikten trol örneklemeleri için bir projenin yapılmasının faydalı olacağı kanısındayım.” (İmla ve anlam bozuklukları rapor müelliflerine aittir.)
Söz konusu raporda belirtilen istisnasız her bir konuda gerekli düzenleme ve iyileştirmelerin yapılabilmesi amacıyla koleksiyon sahibi ve müzenin kurucusu olarak farklı tarihlerde kuruma çok sayıda dilekçe sunduğumu burada belirtmek isterim.
Ancak kurum dilekçelerimde ayrıntılarıyla belirttiğim bu eksikliklerin giderilmesi, sorunların çözülmesi, gerekli iyileştirmelerin yapılması şöyle dursun, mevcutta müzede bulunan ve 2014-2019 yılları arasında sağlıklı biçimde işleyen tüm sistem ve araç-gereçlerin kaldırılmasına karar verildi. Hukuka aykırı biçimde verilen bu kararları kısaca özetlemek gerekirse, müzede sergilenen koleksiyonun tarafımdan bakımlarının yapıldığı amfi-tiyatronun altında bulunan laboratuvarın kapatılması, müzedeki deniz canlılarının adlarını gösteren; Türkçe, İngilizce ve Latince olarak konulmuş bilgilendirici etiketlerin kaldırılması, güvenlik kameralarının sökülmesi, ziyaretçilerin ve personelin kullanabileceği şekilde bir temiz tuvalet tahsis edilmemesi, düzenli temizlik ve ilaçlama yapılması taleplerinin yerine getirilmemesi, projeksiyon ve sunum perdesi gibi araçların kaldırılması sayılabilir…
Kuruma rapor sunan akademisyenler, raporun dayanağı olan protokole de aykırı biçimde çalışmalarını bilimsel yöntem ve etiğin gereklerine göre yürütmeden, yüzeysel gözlemlerine dayanarak bir içerik oluşturmuşlardı.
Oysa idare ile akademisyenler arasında yapılan protokolün 5.1. maddesinde, “çalışmaların bilimsel çerçeveye uygun gerçekleştirilmesi zorunludur” deniliyordu.
Buna rağmen, bilimsel çerçeveden bakıldığında görünen sadece keyfilik ve kişisel beklentilere göre şekillendirilen bir işleyişti. Bugün öyle, yarın böyle, canımız nasıl isterse…
Aynı meslek unvanına (Su Ürünleri Mühendisi) sahip olmamıza rağmen raporun müellifleri benimle herhangi bir iletişime geçme, görüş alma, bilgi verme girişiminde dahi bulunmamışlardı.
Deniz Biyolojisi Müzesi’nin bilimsel yöntem ve etiğe uygun biçimde 2014 yılından beri kamu yararına hizmet vermesi için gösterdiğim çaba, bu alandaki deneyim ve düşüncelerim bilimsel yöntemin gereklerine aykırı biçimde ve açıkça yok sayılarak, ileride müzenin temellerine dinamit olarak yerleştirilecek olan ve benden sonuna kadar gizlenen bir ‘rapor’ hazırlanmıştı…
2014-2019 yılları arasında Deniz Biyolojisi Müzesi’nde çalıştığım dönemde, burada yürütülen faaliyetler ile kurum çok sayıda ulusal ve uluslararası projenin paydaşı konumuna gelmiş, bu projeler sayesinde büyük prestij kazanmıştı. Bilimsel yöntem ve etik kurallarına uyularak yapılan çalışmalar sonucu bu başarıların kazanılabildiği ortadaydı.
Ancak 2019 yılında AB İlişkileri ve Proje Şube Müdür V. olarak görevlendirilmemle birlikte başlayan müzeden uzaklaştırılma sürecim, bu görevim bir gerekçe belirtilmeden 2021 tarihinde sonlandırıldığında da devam etti. Bu süreçte en dikkat çekici noktalardan biri, Dış İlişkiler Daire Başkanlığı’na bağlı Avrupa Birliği İlişkileri ve Proje Şube Müdür V. olarak görevimin sonlandırıldığı 27/01/2021 tarihinden 3 gün sonra, 30/01/2021 tarihinde Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in, sosyal medya hesabından “Kime ne yaptıysam hak etmiştir, bir de zamanını beklediklerim var.” ifadelerini içeren paylaşımıdır.
Üç gün önce görevden alındığım için, Başkan Böcek’in akşam saat dokuzda yaptığı bu paylaşımı nedeniyle telefonlarım gece yarısına kadar susmamış, paylaşımın beni de hedef haline getirdiği izlenimi yaratan bu durum nedeniyle Başkan dâhil, iletişimde olduğum tüm üst idari kadroya rahatsızlığımı dile getiren mesajlar atmıştım. Mesajlarıma sadece bir yetkiliden yanıt gelmişti: “Elif hanım iyi pazarlar. Görevden alınmanız hakkında bilgim yok. Personel atamaları bana bağlı değil. Hayırlısı olsun.”
Mesajlarıma yanıt veren bu tek yetkilinin, görev yeri değişikliklerimde ve verilen cezalarda imzası olduğunu ancak yıllar sonra açtığım dava dosyalarına idare tarafından sunulan evraklarda görmüştüm. Görevden alınmamın gerekçesi hiç bir zaman açıklanmazken, bu süreçte hakkımda türlü şaibeler yaratılmasına zemin oluşturuluyordu.
Belediye Başkanının sosyal medya paylaşımındaki ifadesi her ne kadar doğrudan bir kişiyi hedef almıyor gibi görünse de, bu tür kurumlarda çalışanlar bilir, belediye personelinin gündeminde o hafta benimle birlikte görevden alınan üç şube müdürü olduğu için, otomatik olarak hedef haline gelmiştim. Bu sosyal medya paylaşımı yerel ve ülke gündeminde de yoğun tartışmalara neden olmuş, Başkan Böcek’in bu paylaşımı ile görevden alınan Şube Müdürlerini kastettiği kabulüyle, farklı kişilerden de açıklamalar yapılmıştı…
Bu yaşananlardan sonra müze üzerinden de cezalandırılma sürecim başladı. Görevden alındıktan sonra Deniz Biyolojisi Müzesi’nin bağlı bulunduğu daire başkanlığı ve şube müdürlüğü emrinde görevlendirilmemle haklı olarak tekrar Deniz Biyolojisi Müzesi’nde görevlendirileceğimi düşünmüştüm. Fakat koleksiyon sahibi ve kurucusu olduğum müzede görevlendirilmem uygun görülmemişti. Bu arada 25 Şubat 2021 tarihinde Teftiş Kurulu Başkanlığına çağrılarak hakkımda kayıp bilet koçanları ile ilgili soruşturma açıldığını da öğrenmiştim.
“Bu bilet koçanı meselesi de nereden çıktı?” diye düşünürken, 2021 yılında yani müzedeki görevim sonlandıktan neredeyse 1,5 yıl sonra, kaybolan 2 bilet koçanı bahane edilerek hakkımda açılan soruşturmadan ancak müfettiş beni ifadeye çağırdığında haberim olmuştu.
Garip günlerden geçiyordum. Müzedeki görevim sonlandıktan neredeyse 1,5 yıl sonra hakkımda açılan bu soruşturma neticesinde daire başkanı “suçsuz olduğunuzu biliyorum ama size ceza vermek zorundaymışım” diyerek talimatla bana ceza vermişti. Hayatımda ilk defa soruşturma geçirmiş, ilk defa ceza almıştım.
Bu arada bana verilen cezanın iptali için açtığım davayı kazandım. Ceza yargı kararı ile iptal oldu ama dava dosyasında soruşturmaya dayanak olarak sunulan sahte tarihli tutanak hakkında tüm şikâyetlerime rağmen kimse sorumlular hakkında bir işlem başlatmadı.
Bu soruşturma süreci ile birlikte idarecilerin benimle iletişim kanallarını kapatması nedeniyle diyalog yolları tamamen kesilmiş, bundan sonraki süreçte idarecilerin bana yönelik tavır ve davranışları her geçen gün sertleşmiş, diğer personelleri de bu mobbing sürecine dahil etme adımları atılmıştı.
Bu olayların ardından, idare tarafından ‘tadilat’ nedeniyle kapatıldığı öne sürülen Deniz Biyolojisi Müzesi’nden yaklaşık 500 deniz canlısından oluşan koleksiyonumu kurtardım ve başka bir bilim kurumuna emanet ettim. Ancak bugün ‘tadilat’ gerekçesiyle kapatılan Kaleiçi Yat Limanı’ndaki Deniz Biyolojisi Müzesi’nin önünden bile geçemiyorum. Çünkü müze binası boşaltıldıktan sonra kaderine terk edilmiş, çevre esnaflar müze binasının önünü işporta tezgahına dönüştürmüş ve 10 yıl boyunca kent halkına, çocuklara, yerli-yabancı ziyaretçilere hizmet veren müze binası hayalet bir mekana dönüşmüş.
Ben artık müze binasının olduğu sokaktan geçemiyorum. O halini görmeye yüreğim el vermiyor. Hala çok üzülüyorum. Bu yıkımdan, kamu zararından ve yıllarca uğradığım duygusal şiddetten sorumlu olan herkesi Allah’a havale ediyorum!
Bugün bu yazıyı yazmama neden olan ve beni tetikleyen, çalıştığım ofisteki penceremin dışındaki betondan yapılmış yapay resif bloklarıydı. Bir başka yanıyla da uzmanı olduğum, yıllarca ulusal ve uluslararası ölçekte birçok bilimsel çalışma yürüttüğüm bir konuda bizzat kendi kurumum tarafından yok sayılmamın, maruz kaldığım mobbingin fotoğrafıydı penceremden gördüğüm beton bloklar. Çalıştığım kurumda özgeçmişimin, eğitimimin, uzmanlığımın, deneyimimin nasıl tamamen görmezden gelindiğinin de simgesi…
Japonya’ya JICA bursu kazanıp “Stock Enhancement” yani stok iyileştirme üzerine eğitim almış olsam da ben kurumum için yoktum…
Yüksek lisansımda doğal resiflerin biyoçeşitliliğini çalışmış olsam da yoktum…
Doktoramda dalıştan grabe, kızaktan trole birçok farklı metotla Antalya Körfezi’nin denizel biyoçeşitliliği üzerine araştırma yapsam da yoktum…
Denizanalarıyla ilgili makalelerim olsa da yoktum…
Yabancı istilacı türlerle ilgili bilimsel araştırmalarım, yayınlarım, hatta ilk kayıt raporlarım olsa da yoktum…
Deniz ve iklim ilişkisi üzerinden ülkede ilk AB Projesi yürüten biri olsam da yoktum…
Yıllarca toplumun deniz okuryazarlığının gelişmesine katkılar sunan faaliyetler yürütsem de yoktum…
Çalıştığım kuruma kazandırdığım tüm prestijli işlere rağmen ben aslında yoktum!
Tıpkı kurucusu olduğum ve yıllarca bir annenin çocuğunu korumak için çırpındığı gibi üzerine titrediğim, her şeye rağmen kapısına kilit vurulan ve sonuçta hayalet bir mekâna dönüşen Deniz Biyolojisi Müzesi gibi ben de bir hayalettim aslında.
Çünkü gelinen noktada uzmanlıktan çok dışarıdan hizmet ve danışmanlık almak yeğleniyordu kurumda. Balık çiftliği projesi mi yapılacak? Dışarıdan danışmanlık alınsın. Yabancı türlerle ilgili farkındalık faaliyeti mi yapılacak? Dışarıdan danışmanlık alınsın. İlde zehirli denizanaları ile ilgili komisyon mu kurulacak? Uzmanlığı olmayan personel görevlendirilsin. Karaya vuran deniz memelileri mi olmuş? Olsun! Bir an önce “leşten kurtulmak” dışında hiçbir şeyin önemi yok. Kıyıya vuran Akdeniz fokuna müdahale mi gerekiyor? Bir kova ile üstüne su dökülsün, geldiği yere döner o! Olmadı kürekle müdahale ederiz. Koruma altındaki bir türe yönelik müdahaleler konusunda bilimsel ve etik sınırlar mı var? Olsun, ne önemi var ki bunların?
Benim uzmanlık alanımla ilgili birimin stratejisi mi hazırlanacak? Uzmanlığa ne gerek var, ‘hayvan bakıcısı’ kadrosundan bir personeli görevlendirelim olsun bitsin…
Yapay resif yapılması mı gündemde? Dışarıdan uzmanlık alalım…
Daha resifin ne amaçla yapıldığı bile bilimsel bir çerçeveye oturtulup anlatılamazken, 3-4 ‘popüler’ konuyu aynı cümle içinde kullanarak, “biyoçeşitlilik, sürdürülebilirlik, yabancı türler, iklim değişikliği” gibi ifadelerle yapay resiflerin amacını anlatmaya çalışan ‘uzman’ların söylediklerine elbette kulak kabartanlar olacak. Hele de hazırda kurumsal bir iletişim olanağı ve gücü olunca bunu daha da parlatacaklar. Üstelik kurumsal izinler verilecek, moda olanın peşinden koşan bir kesim de destekleyip alkış tutacak. Sonuç olarak bu alanda da bir tür “etiketçilik” dolaşıma sokulacak…
Ancak doğru bilinenin aksine, Doğu Akdeniz gibi oligotrofik bir denizde, yani besin miktarının az olduğu bir ortamda balıkçıların deyimiyle “az balık”ın sebebi habitat eksikliği değil, besin eksikliğidir.
Yapay resif oluşturulacağı belirtilen falezler gibi bir habitatın sağladığı doğal ekosistemi koruma önlemlerini arttırmak için projeler üretmek yerine tam da falezlerin dibine yapay olanı inşa etme çabası, bilimsel olarak hatalı olmasının yanında ayrıca tam bir kamu kaynağı israfıdır.
Bunun kendi çalıştığım kurum tarafından gerçekleştirilecek olmasından duyduğum rahatsızlığa bir vatandaş olarak bugün karşı çıkmazsam, kendi varlığımı, aldığım eğitimi, onca yılın birikimi olan uzmanlığımı, bilimsel etik ilkelerini inkâr etmiş sayılırım.
Kurumun dışarıdan “uzmanlık” alarak gerçekleştirmek istediği her projeye ve işleme bilimsel ‘onaylayıcı’ bulma çabasını da bir bilim insanı olarak etik ihlali olarak değerlendiriyorum.
İçeriden olana tamamen kapalı, dışarıdan olana sonuna açık olan bu işleyişte, içeride birikenler ister istemez ‘dışarı taşmak’ zorunda kalıyor…
Bunu değerlendirmesi beklenen karar mekanizması ise benim penceremin dışındaki resifler gibi, bu konudan fersah fersah uzaklar…
İçinden geçtiğimiz haftada, “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” etkinlikleri birbirini izliyor. Yerel Eşitlik Eylem Planları, Şiddet ve Tacizi Önlemeye Yönelik Politika Belgeleri ve benzerleri…
Bütün bu etkinlikler kurum ve kuruluşların PR ve şov aracına dönüştürülen göstermelik birer eyleme dönüşüyor. Geriye, bu etkinliklerde sergilenen ikiyüzlülüğün içimizi bulandıran tortusu kalıyor. Tüm bunlara karşın toplumsal alanda ve çalışma ortamında kendilerine dayatılan tüm ikiyüzlülüğe ve önyargılara karşı tabuları cesaretle kırmak için mücadele veren ve bedel ödeyen, başta kadınlar olmak üzere tüm insanlara selam olsun…






































