Mucize çözümler olarak sunulan yapay resif uygulamalarının kısa tarihi bize ne anlatıyor?
“Son yıllarda mucize gibi sunulan yapay resiflerin tercih nedenlerinin başında kamuoyunda olumlu algı üretme çabası geliyor. Bir başka deyişle, ‘halka ilişkiler’ etkinliği. Ancak bilimsel gerçekler, ‘problem yanlış tanımlanırsa, çözüm de yanlış olur’ diyor bize. Antalya kıyıları bilinenin aksine Türkiye’de en çok yapay resif uygulaması yapılan alanların başında geliyor. Ancak bu uygulamaların önemli bir kısmı uzun vadede beklenen ekolojik faydayı sağlayamadığı için üzerinde tartışılmadan unutulup gitti. Geçmişin hatalarından ders çıkarılmadan atılacak yeni adımlar, içinde yaşadığımız kısır döngünün sürmesine hizmet ediyor.”
‘Penceremin dışındaki resif’ten, denizdeki yapay resiflere uzanan bir yolculuk…
Dr. Elif ÖZGÜR

Geçtiğimiz günlerde ‘Penceremin dışındaki resif’ başlıklı bir yazımı paylaştım: (https://antalyakentgonulluleri.wordpress.com/2026/03/11/penceremin-disindaki-resif/)
11 Mart 2026 tarihli bu yazımın ardından birçok geri dönüşler aldım. Olumlu geri bildirimler olduğu kadar, yazının başlığında kullanılan ‘resif’ konusuna yeterince değinmediğim yönünde görüşler de oldu. İçerikte, yapay resiflerin ne olup olmadığı konusunun daha belirgin olması isteniyordu…
Bu haklı talep ve görüşlere ben de katılıyorum. Ancak yazıda resifler konusunu kısa tutmam bilinçli bir tercihti. Çünkü o yazıda bilimsel bir ahkâm kesme çabasına girdiğim gibi bir izlenim yaratmak istememiştim. Bir başka gerekçem de, yazıda da anlatmaya çalıştığım gibi, aslında uzmanı olduğum konuda benim görüşümün sorulmadığı bir durumda zoraki görüş bildirme çabası olarak algılanmasını istemememden kaynaklıydı…
Bu taleplere neden olan yazımın başlığı belki de “Bilimsel Yetkinliğin Sistematik Tasfiyesi: Kurumsal Bir Tanıklık” olabilirdi. Ama içinden geçtiğimiz zaman diliminde ne söylediğinizden çok anlaşılmak istenenlere kulak kabartıldığını da göz ardı etmemek gerekiyor.
Yapay resiflerin ülkemizdeki geçmişi:
Bu hassasiyetler bir yana, yazıda değindiğim yapay resifler konusunda daha açıklayıcı detaylara değinmem yönünde talepler alınca, konuya açıklık getirmek istedim.
Türkiye’de yapay resif uygulamaları yeni değil. 1980’lerden beri uygulanıyor ve 2009 yılında hazırlanan ‘Ulusal Yapay Resif Master Planı’ ile kurumsal bir çerçeveye oturtulmaya çalışılmıştır. Ancak sahadaki uygulamalara bakıldığında, plana rağmen uygulamaların çoğunun parçalı ve amaçtan kopuk olduğu görülebilir.
Yapay resif uygulamaları, çoğu zaman ‘mucize çözümler’ gibi sunuluyor. Bu tercihin arkasında, proje sahibi kurum ve kuruluşların kamuoyunda olumlu bir algı üretme çabası olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Denizlerin korunduğuna ya da ekosisteme olumlu katkılar sağlandığına yönelik kamuoyunda somut bir müdahale hissi yaratılmak istenmesi bir yere kadar anlaşılabilir bir durum. Kendilerini proje üretme baskısı altında hisseden bürokratların, faaliyet raporlarına ekleyebilecekleri bir iş olarak da görülebilir kuşkusuz. Ancak nedeni ne olursa olsun, bu tür projelerin uygulama aşamasından sonra çoğunlukla unutulması, raporlama, geri bildirim ve sonuçlara ilişkin bilimsel verilerin kamuoyu ile paylaşılmaması, başlangıçtaki “anlaşılabilir” durumun masumiyetini de ortadan kaldırıyor.
Problem yanlış tanımlanırsa çözüm de yanlış olur:
Zira kimi uygulamalarda ‘can simidi’ olarak görülen bu tür projelerin bilimsel etkisi ve sonuçları ne yazık ki yeterince tartışılmıyor.
Bu durumda aklımıza şu soru geliyor: “Bilimsel etkisi tartışmalı olan bir uygulama neden her seferinde bir mucize gibi sunularak kabul görüyor?”
Aslında bu alandaki saha çalışmalarının bize gösterdiği somut bir gerçeklik var: “Problem yanlış tanımlanırsa, çözüm de yanlış olur!”
Japonya’dan Antalya Körfezi’ne denizlerde stok artımı üzerine…
Tutkuyla bağlı olduğum deniz bilimleri konusunda 2006 yılında Japonya’ya giderek denizlerde stok artırımı üzerine eğitim almıştım. Büyük ölçüde denize bağımlı olan Japonya, bu alanda dünyada en önemli ülkelerden biridir. Batılı ülkelerde lüks tüketimin ikonlarından biri haline gelen sushi, deniz ürünleri ve pirince bağımlı bir ülkenin mutfağından çıkan ve coğrafi zorunluluğun yarattığı bir yemek olarak ünlenmiştir. Japonya’da mecburiyetin yarattığı sushi, günümüz dünyasında lüks tüketim ikonu olmuştur. Balık stoklarının (biyokütle) korunması ve artırımı, bu bakımdan Japonlar için her şeyin başında gelir…
Japonya’da aldığım bu eğitim, hem denizlerimize olan bakışımı değiştirmiş, hem de mesleğimle ilgili uygulamaların neden ve sonuçları konusunda daha çok kafa yormama neden olmuştur. Bu dönemle ilgili izlenimlerimi ayrı bir yazıda paylaşmayı isterim aslında. Ama biz şimdi Antalya’ya dönelim…
Denizlerde stok artırımı konusunda Japonya’da aldığım eğitimin ardından 2007 yılında Antalya’da doktora tezime başladım. Tez çalışma alanım, Antalya Körfezi’ydi. O yıllarda da çok popüler olan yapay resifler konusunu seçebilirdim ve kolayca, kısa yoldan bir proje yaparak vitrine konulacak bir iş ortaya çıkarabilirdim. Bu, çok da alkış alan bir iş olurdu. Çünkü son yıllarda denizlere yönelik müdahaleler arasında bu tür projeler öne çıkıyordu. Kıyılarımızdaki yapay resif projelerine, dalış turizmi amaçlı uçak batırma modasını da eklemek gerekir. Yerel idareler, turizm ve tanıtımla ilgili faaliyet yürüten dernekler ve yerel yönetimler sonuçlarını ve etkilerini çok da sorgulamadan, popüler bir akıma kapılarak bu tür uygulamaları desteklediler.
Saros Körfezi’nden İskenderun’a kadar kıyılarımızda birçok benzer uygulama yapıldı. Son 20-25 yılın gazete haberlerini taradığınızda, bununla ilgili ayrıntıları görebilirsiniz. Yapılan bu çalışmaların sonuçları ne oldu, ne gibi katkılar sağladı, denizlerimize etkisi ne oldu gibi soruların yanıtı ise ortada yok!
Antalya Körfezi’ndeki tez çalışmamda neden popüler olanı seçmedim?
Antalya Körfezi’nde yaptığım tez çalışmasında neden bu ‘kısa yolu’ seçmediğimi kısaca özetlemeliyim: Aslında bilinen aksine Antalya kıyıları, Türkiye’de en çok yapay resif uygulaması yapılan bölgelerden biridir. Ancak bu uygulamaların önemli bir kısmı, uzun vadede beklenen ekolojik faydayı sağlayamamış, hatta çoğu zaman neden başarısız oldukları sistematik biçimde analiz edilmeden unutulup gitmiştir. Bu uygulamalardaki nedenlerin ve sonuçların tartışılmaması, aynı hataların farklı dönemlerde tekrar edilmesine yol açtı.
Antalya Körfezi’nde yaptığım çalışma sırasında, türlerin dağılımını ve bu dağılıma etki eden faktörleri anlamaya çalışmıştım. Çünkü türlerin yaşadığı ekosistemi anlamadan o türleri koruyamayız. Üstelik Akdeniz gibi dinamik yapısıyla sürekli değişen bir ekosistemde bu çok daha önemli. Doktora tezim sırasında, tüm Doğu Akdeniz’de olduğu gibi Antalya Körfezi’nde de 0-50 metre derinlikler arasındaki bölgelerde insan kaynaklı baskının yoğun olmasıyla birlikte yabancı istilacı türlerin çok daha etkili olduğu ortaya çıktı. Böylesi bir ekosisteme yönelik müdahaleler mutlaka mevcut durum tespiti sonrası yapılmalı. Çünkü kıyı bölgelerindeki doğal ekosistemler varlığını sürdürebilmek için korunmaya muhtaçtır. Bu nedenle denizlerimize yönelik müdahalelerden çok koruma amaçlı tedbirlere ihtiyacımız daha fazla. Hele de deniz ve kara alanlarındaki korunan alanların artırılmasına yönelik 30×30 hedefinin gündemde olduğu böylesi bir dönemde bu daha da öncelik haline geliyor. Korunan alanların artırılması, doğal olarak tür popülasyonunu ve biyoçeşitliliği artıracaktır. Bu nedenle Antalya Körfezi’nin belirli noktalarında insan baskısının sınırlandırılması, ekosistem ve tür koruma açısından daha önemli sonuçlar doğuracaktır.
Antalya kıyılarındaki yapay resif uygulamalarının en temel sorunu, geçmiş uygulamalardan ders çıkarılmamasıydı. Geçmişte uygulanan projelerin sonuçlarının analiz edilmemesi, başarısızlık nedenlerinin raporlanmaması ve veri hafızasının kurumsallaşmamasıydı. Bir başka deyişle, yeni yapılacak bir yapay resif projesi için veri tabanı aradığımızda, önümüzü görebileceğimiz bir veri seti yok elimizde.
Antalya’da yapay resif uygulamalarına ilişkin basına yansıyan haberler de incelendiğinde, projelerin büyük ölçüde olumlu bir dil ile sunulduğu görülür. Ancak bu uygulamaların bilimsel etkilerine ilişkin sorgulayıcı bir yaklaşım neredeyse hiç yer almaz.
Genellikle ‘balık artışı’, ‘ekosistem iyileşmesi’ ve ‘biyoçeşitlilik’ gibi kavramlar sıklıkla tekrar edilir ama bu iddiaların ölçülebilir verilerle desteklenip desteklenmediği konusu hep ikincil planda kalır. Çünkü verilmek istenen mesaj, iyi bir iş yapıldığına yöneliktir. Sonuçların ne olacağının sorgulanması ‘sıkıcı’ ve genellikle istenmeyen bir bakış açısıdır.
Bu durum, yapay resiflerin bilimsel bir yöntem olmaktan çok, toplumsal algı üretiminde kullanılan birer araç haline gelmesine neden oluyor. Başka bir söyleyişle, Antalya kıyılarında uygulanan yapay resifler, sadece denizde değil, aynı zamanda kamuoyunda da yapay bir ‘başarı hikâyesi’ algısına neden oluyor.
Yapay bir kamuoyu algısı yaratma açısından yapay resifler:
Yapay resif projeleri çoğu zaman çevresel faydası peşinen kabul edilmiş girişimler olarak anlatılır. Bu yansıtma biçimi, bilimsel ihtilafları, izleme gerekliliklerini ve ekolojik riskleri görünmez kılarken, projelerle ilgili söylemlerin, ‘yenilik’ ve ‘umut’ ekseninde üretilmesine neden olur. Daha çok ‘etiketçi’ bir dilin hâkim olduğu bu söylem biçimi, hızla dolaşıma sokulan klişe ve moda olan kelimelerle bolca süslenir. Oysa, dünyada ve ülkemizde yaşanan deneyimler, bu tür söylemlerin gölgesinde yürütülen projelerin sonuç odaklı olmaktan çok, sürecin popülerliği üzerine inşa edildiğini göstermiştir.
Yapay resifler de bu çerçevenin dışında değildir. Umut ve beklenti üzerinde kamuoyuna sunulan projelerde yazılı ve görsel medyanın tutumu da toplumsal rıza üretimine bir araç haline gelmiştir. “Balık popülasyonu artacak” gibi söylemler, tıpkı yapay resiflerin kendisi kadar yapay olmaktan kurtulamamıştır.
Yapay resif tartışmasının temel sorunu, projenin yalnızca deniz için değil, kamusal dil ve algı için de ‘doğal’ ve ‘gerekli’ gibi sunulmasıdır. Bu nedenle yapay resiflerin ne olup olmadığını anlamak için, sadece deniz ekolojisini değil, aynı zamanda medya üzerinden dolaşıma sokulan algının nasıl yaratıldığı da incelenmek gerekir.
Antalya’da bir hafıza sorunu olarak yapay resifler:
Antalya’da yapay resiflerin başarısızlığı sadece bilimsel değil, aynı zamanda bir hafıza ve kayıt problemidir. 2000–2020 yılları arasında Antalya’da yapay resif uygulamalarının yoğunlaştığını görürüz. Ancak bu uygulamaların sonuçlarının ne bilimsel literatürde ne de yerel basında sistematik biçimde tartışılmadığı gerçeğiyle de karşı karşıya kalıyoruz. Yukarıda altını çizdiğimiz şekilde, bu dönemde projeler çoğunlukla planlama ve uygulama aşamasında haberleştirilmiştir. Projelerin uzun vadeli etkilerine ilişkin değerlendirmeler ise kamuoyuna hiç yansımış değildir.
Projelerin uygulama öncesinde büyük beklentiler ve umut yaratarak sunulan haberler, Antalya kıyılarındaki yapay resif uygulamalarına ilişkin kurumsal ve toplumsal hafızanın oluşmasını engellemiştir. Üstelik bu yansıtma biçimi aynı hataların farklı dönemlerde tekrar edilmesine de zemin hazırlamıştır. Bir deniz kenti olan Antalya’da bu çerçevede kurumsal ve toplumsal hafızanın oluşmaması, her seferinde bu tür projelerin yeniden ve yeniden uygulanmasına neden olmuş, bir süre sonra yeniden unutulmuştur.
Amaçlarının çoğu zaman net olarak tanımlanmadığı, tek bir proje ile birden fazla hedefe ulaşmayı amaçlayan bu yapay resif denemelerini geçmişte ayrıntılı olarak masaya yatırmış olsaydık belki ısrarla yaratılan bu kamu israfını bir parça da olsa engelleyebilirdik.

Toplanma etkisi, balık stoklarının daha hızlı azalmasına neden olabilir:
Antalya’daki yapay resif uygulamalarının sınırlı başarısı, projelerin denizin ihtiyaçlarından çok, insani ihtiyaç kurgusuna dayanıyor. Yapay resiflerin belki de en büyük yanılsaması da bu ‘kısa vadeli başarı’ algısı. Çünkü denize bırakılan beton blokların arasında balıkların toplanması görsel bir yoğunluk artışına ve dalgıçların/balıkçıların yapay bir ‘zenginlik’ hissine kapılmasına neden oluyor. Oysa gerçekte bu durum sadece ‘toplanma’ etkisidir (aggregation). Üstelik bu toplanma biçiminde ciddi riskler de vardır. Çünkü balıklar bir noktada toplandığında daha kolay avlanır ve stoklar daha hızlı azalabilir! Bu nedenle bazı yapay resifler farkında olmadan kısa vadede balıkçılığı kolaylaştıran, ancak uzun vadede stokları olumsuz etkileyen tuzaklara dönüşebilir.
Bu çerçevede, özellikle kamu kaynaklarını kullandığımız projeleri hayata geçirirken amaçlarını net şekilde belirlemeli, hedeflerin ölçülebilir göstergelerini iyi tanımlamalıyız. Çünkü yaşadığımız ve tanık olduğumuz deneyimler, çoğunlukla ‘iyi niyetle’ yola çıkılarak karasal ve denizel ekosistemlere yönelik insan eliyle yapılan müdahalelerin acı sonuçlarını bize gösteriyor. Etiketçi yaklaşımlar ve popülist söylemlerle süslenen genel-geçer uygulamalar kimi durumda yarardan çok zarar getiriyor.

Akdeniz’de sorun habitat değil, besin yetersizliği ve av baskısıdır:
Akdeniz’le ilgili bir çözüm arıyorsak, öncelikle sorunun ne olduğunu belirlememiz gerekir. Akdeniz’in düşük besinli (oligotrofik) bir sistem olduğunu her adımda göz önünde bulundurmalıyız. Bu nedenle özellikle Doğu Akdeniz’in, birincil üretimin sınırlı olduğu, besin zinciri zayıf ve balık stoklarının düşük olduğu bir ekosisteme sahip olduğunu unutmamalıyız. Böyle bir ekosistemi sınırlayan ve zorlayan temel faktör, habitat değil, besinin yetersiz olmasıdır. Eğer yapay resifler yeni besin artışına katkı sağlamayacak, sadece yeni toplanma alanları yaratacak habitatlar oluşturacaksa, bu durumda biz sorunu çözmekten çok, yeni sorunlara neden olan projeler için milyonlarca liralık kamu kaynağını boşa harcamış, üstelik yeni sorunlar yaratmış oluruz.
Yapay resiflerin yararlı olduğu alanlar daha çok habitat sorunu yaşanan alanlar olabilir. Ancak Antalya için bir şans ve avantaj olan falezler gibi doğal habitat alanlarının bulunduğu bir bölgede yapay resif uygulaması yapmak ekosistem için öncelik değildir. Antalya falezleri, doğal ve bütüncül habitatlardır ve ekolojik olarak aktif sistemleri barındırır. Bu durumda mevcuttaki bu doğal habitatları korumak yerine, yanı başında onu taklit edecek uygulamalara girişmek anlaşılır bir durum değildir. Gerçeğini korumak yerine neden milyonlarca lira harcayarak yapayını uygulamaya çalışıyoruz?

Kalp hastası birine mide ameliyatı yaparsanız ne olur?
Yapay resifler için görünmeyen risklerden biri de, istilacı türler için yeni yaşam alanları oluşturmasıdır. Akdeniz zaten istilacı türlerin baskısı altındayken yeni yüzey ve yerleşim alanları yaratmak yeni avlanma baskısı anlamına gelir ve sonuç olarak tüm ekosistem dengesi alt üst olabilir. Akdeniz’de sorun çoğu zaman düşük üretkenlik ve yoğun av baskısı olarak görülür. Bir projeyi anlamlı kılan şey sadece onu uygulamak değil, yaratacağı sonuçları da tüm yönleriyle tartışmak, fayda-zarar ilkesini gözetmektir. Habitat sorunlarının olduğu alanlarda yarar sağlayabilecek olan yapay resifler, Antalya gibi doğal habitatların bulunduğu kıyılarda denizleri zenginleştirmez, sadece sorunu yanlış anladığımızı ve bunu popüler söylemlerle perdelemeye çalıştığımızı gösterir. Denizlerimizi kurtaracak olan şey, derinliklerine beton bloklar yerleştirmek değil, ekolojik ihtiyaçlarını doğru anlamaktır. Doğru tanı koymak hayat kurtarırken, yanlış olanı hastayı ölüme götürür.
Kalp hastası birine mide ameliyatı yaparsanız sonuç ne olursa denizlerimizde de olacak olan budur…



