Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Dr. Elif Özgür

Denizlerin rengi bize ne anlatıyor?

“Denizlerin egemenliği sadece yüzeyine değil, derinlerinin bilgisine de hakim olmayı gerektirir”

VİDEOYU PAYLAŞ

Bugün 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı. Denizlerimizdeki egemenlik haklarımızın geri kazanılmasının 100. Yılını kutluyoruz. Bu önemli yıldönümünde, denizlerimizin içinde nelerin olup bittiğini anlamak için daha derinlere bakmamız gerekiyor. Egemenlik haklarına sahip olduğumuz kıyılarımız, denizlerimiz nasıl değişip dönüşüyor; içinde neler olup bitiyor ve daha da önemlisi bizlere neleri işaret ediyor…

Denizlerin derinliklerinde olup bitenleri anlamak için Oşinografi biliminin yardımına ihtiyacımız var. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapan ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Mantıkçı ile yüzeydeki renginden, derinliklerindeki yaşama denizlerimizi konuştuk…

Yaşamı kavrayışımızda renklerin önemli bir yeri vardır. İnsanlar hasta olduğunda, üzüldüğünde, utandığında ya da sevinçli hallerinde yüzlerinin renginden belli ederler. Utanınca yüzleri kızarır, halsiz kalınca rengi solar, korkunca ‘mosmor’ olur…

Kısacası, dert ya da sevinç; insanın içindeki dışına vurur ve rengini belirler. Böylece ona ne olduğunu anlamaya çalışır, çareler ararız…

Denizler de bir bakıma insanlar gibidir. Yüzünün aldığı renk bizlere içinde nelerin olup bittiğini, derinliklerinde ne yaşandığına işaret eder. Ancak insanı da denizleri de tam olarak anlamak için daha derinlerine inmek gerekir. Bilim, işte tam da burada devreye girer ve insanın da denizin de renginin aslında bize neleri anlattığını açıklar…

Oşinografi, İklim Değişikliği ve Türkiye Denizlerinin Geleceği

Deniz kıyısında yürürken yalnızca yüzeyde olup bitenleri fark ederiz. Dalgaları, kıyıyı, martıları, tekneleri, belki de suyun rengini… Oysa denizlerin asıl hikâyesi, gözümüzün göremediği yerde, derinliklerde başlar. Yüzeyin altında sürekli hareket eden akıntılar, farklı yoğunluktaki su kütleleri, sıcaklık değişimleri, tuzluluk dengesi, oksijen döngüsü, fitoplankton üretimi ve iklim değişikliğinin izleri vardır. Denizler aslında yaşayan, nefes alan ve sürekli değişen devasa sistemlerdir. Bu görünmeyen dünyayı anlamamızı sağlayan bilim dalına ‘oşinografi’ diyoruz.

Okyanus Okuryazarlığı Programımızın bu bölümdeki konuğu, ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Mantıkçı oldu. Yıllardır Marmara Denizi, Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz üzerine çalışan; biyolojik oşinografi, deniz ekolojisi ve iklim değişikliği alanlarında araştırmalar yürüten Mustafa Mantıkçı ile Türkiye denizlerinin görünmeyen hikâyesini konuştuk. Denizlerin renginden yola çıkarak, derinlerindeki yaşamı anlamaya çalıştık.

Denizlere Sadece Yüzeyden değil, Derinden Bakmak

Program boyunca sık sık aynı düşünceye geri döndük. Denizleri korumaya çalışırken çoğu zaman yalnızca sonuçları görüyoruz. Balıkların azalmasını, müsilajı, denizanalarının çoğalmasını görüyoruz. Deniz suyu sıcaklığının arttığını hissediyoruz. İstilacı türleri görüyoruz. Fakat bunların arkasındaki fiziksel süreçleri çoğu zaman bilmiyoruz. İşte oşinografi tam da bu noktada devreye giriyor. Denizlerin nasıl çalıştığını anlamadan, onları korumaya yönelik doğru kararlar vermek mümkün olmuyor.

Türkiye’nin Dört Denizi, Dört Ayrı Karakter

Programın en ilgi çekici bölümlerinden biri Türkiye’yi çevreleyen dört denizin birbirinden ne kadar farklı olduğuydu. Karadeniz, düşük tuzluluğu ve derin sularındaki oksijensiz yapısıyla dünyada benzeri az bulunan özel bir deniz. Marmara Denizi, Karadeniz ile Akdeniz arasında bir geçiş koridoru gibi ve bu yanıyla adeta yaşayan bir laboratuvar gibi. İki farklı su dünyası arasındaki ilişkiyi sağlayan bir aracı. Üstten Karadeniz’in daha az tuzlu suları güneye doğru akarken, alttan Akdeniz’in daha yoğun suları kuzeye doğru ilerliyor. İki tabakalı akıntı sistemi, Marmara’yı yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın en ilginç denizlerinden biri hâline getiriyor. Ege Denizi, karmaşık ada yapısı ve derin çukurlarıyla farklı bir hidrografik karakter taşıyor. Akdeniz ise giderek daha sıcak, daha tuzlu ve daha kırılgan bir denize dönüşüyor. Her bir denizin kendi dinamiklerini anlamadan geliştirilecek koruma politikalarının eksik kalacağını konuştuk.

Bir Denizin Hikâyesi Yalnızca Balıklarla Yazılmaz

Program boyunca dikkat çeken bir başka konu ise deniz ekosistemlerinin yalnızca balıklardan ibaret olmadığıydı.

Su sıcaklığı, Tuzluluk, Akıntılar, Besin tuzları, Fitoplankton, Oksijen… Bütün bu unsurlar birbirine bağlı büyük bir sistem oluşturuyor. Bu sistemin herhangi bir halkasında meydana gelen değişim, zincirin tamamını etkiliyor. Oşinografi tam da bu nedenle denizleri tek tek parçalar hâlinde değil, bir bütün olarak okumayı öğretiyor.

Denizlerin Parmak İzi: Tuzluluk ve Akıntılar

Programın belki de en etkileyici bölümlerinden biri uydu görüntüleriydi. Denizlere yukarıdan baktığımızda hepsi mavi görünse de aslında her denizin kendine özgü bir “parmak izi” bulunuyor. Karadeniz’in düşük tuzluluğu…

Akdeniz’in yüksek tuzluluk ve sıcaklığı… Boğazlar aracılığıyla gerçekleşen su değişimi… Yüzey ve dip akıntıları…

Bütün bu süreçler sadece haritalarda görülen renklerden ibaret değil elbette. Derinlerde başka izler saklı. Denizlerde yaşayan milyonlarca canlının dağılımını, beslenmesini, üremesini ve hatta geleceğini belirleyen temel mekanizmalar bunlar. İşte oşinografi, görünmeyen bu hareketleri görünür hâle getiriyor.

Denizler Değişiyor, Biz Fark Ediyor muyuz?

Marmara Denizi’nin son yetmiş yılda geçirdiği dönüşümü gösteren görsellerde programın dikkat çekici kesitlerinden biri oldu. 1950’li yıllarda insanların yüzdüğü, kıyılarında yaşamın denizle iç içe olduğu Marmara ile bugün yoğun kentleşme, sanayileşme ve artan nüfus baskısı altında kalan Marmara aynı deniz değildi. Bir zamanlar kıyılarında denize girilen koyların yerini bugün milyonlarca insanın atık yükünü taşıyan bir ekosistem aldı. Mustafa Mantıkcı, denizlerin bir gecede kirlenmediğini; onlarca yıl boyunca biriken baskıların sonunda ekosistemin alarm vermeye başladığını anlattı. Müsilaj da işte bu alarmın günümüzde en görünür simgelerinden biri olarak toplumun hafızasına kazındı.  

Müsilaj Sadece Bir Sonuç…  Çözüm, Nedenleri Ortadan Kaldırabilmekte

Program boyunca Marmara Denizi üzerine de ayrıntılı değerlendirmeler yaptık. Müsilaj, bir anda ortaya çıkan beklenmedik bir olay değildi. Uzun yıllardır devam eden kirlilik baskısı, iklim değişikliğinin etkileri, durağanlaşan su kütleleri ve bozulan ekolojik dengenin görünür hâle gelmesiydi. Bu nedenle müsilajı yalnızca temizlemek değil, onu ortaya çıkaran nedenleri ortadan kaldırmak gerekiyor.

Marmara Denizi Neden Dünyada Eşi Benzeri Az Bulunan Bir Deniz?

Marmara Denizi’nin aslında sıradan bir iç deniz olmadığının altını bir kez daha çizmiş olduk programda. Birçok kişi Marmara’yı yalnızca iki boğaz arasında kalan küçük bir deniz olarak görür. Oysa bilim insanları için Marmara, dünyanın en ilginç doğal laboratuvarlarından biridir. Çünkü Marmara’nın içinde aynı anda iki farklı deniz yaşıyor. Yüzeyde, düşük tuzluluğa sahip olan Karadeniz’in suları İstanbul Boğazı üzerinden güneye doğru akıyor. Dipte ise Akdeniz’in tuzluluğu daha yoğun olan suları Çanakkale Boğazı’ndan kuzeye doğru ilerliyor. İki farklı su kütlesi birbirinin üzerinden kayarak hareket ediyor. Bu iki tabakalı yapı, sadece suyun yönünü değil;

  • oksijen dağılımını,
  • besin maddelerini,
  • plankton üretimini,
  • balıkların yaşam alanlarını,
  • hatta müsilaj oluşumunu bile etkiliyor.

Program boyunca Mustafa Mantıkçı’nın üzerinde özellikle durduğu konu buydu: Denizlerde gördüğümüz her biyolojik olayın arkasında mutlaka fiziksel bir süreç bulunuyor. Bir başka deyişle, yüzeye yansıyan renk bize derinlerde olup bitenleri işaret ediyor.

Marmara’nın Hikâyesi, Aslında Bütün Denizlerimizin Hikâyesi

Program boyunca Marmara’nın hikayesine eşlik eden eski İstanbul fotoğrafları sadece nostaljik görüntüler değildi. Bir kentin ve denizin ortak öyküsünü yansıtan ibretlik belgelerdi: Bir zamanlar insanların denize girdiği kıyılar… Bugün milyonlarca insanın yaşadığı büyük metropolün kıyıları… Aynı deniz, farklı bir ekolojik gerçeklik. Denizler değişiyor. Kıyılar değişiyor. Kentler büyüyor. İnsan baskısı artıyor ve bütün bu değişimleri ilk fark edenler yine bilim insanları oluyor.

Denizler Sürekli Yenilenir Ama Aynı Hızda Değil

Mantıkçı’nın, programda paylaştığı en çarpıcı bilgilerden biri de Marmara Denizi’nin yenilenme süreleriydi. Yüzey suları yalnızca birkaç ay içinde büyük ölçüde değişebilirken; derin suların tamamen yenilenmesi yıllar, hatta on yıllar sürebiliyor. Denizin derinlerinde meydana gelen bir bozulmanın kısa sürede düzelmesini beklemek gerçekçi değil. Bugün deniz tabanında oluşan olumsuzlukların etkileri uzun yıllar boyunca devam edebiliyor. İşte bu yüzden denizleri kirletmemek, kirlendikten sonra temizlemeye çalışmaktan çok daha önemli.

Denizlerin Kimliğini Belirleyen Görünmez Özellikler

Bir denizin rengi aynı olabilir. Ama karakteri tamamen farklıdır. Mustafa Mantıkcı bunu çok güzel örneklerle açıklıyor. Farklı sıcaklık dağılımları… Yoğunluk farkları… Bu özellikler yalnızca sayısal değerlerden ibaret değildir. Hangi balığın nerede yaşayacağını, hangi plankton kümesinin çoğalacağını, hangi türlerin göç edeceğini, hangi bölgelerde üretkenliğin artacağını doğrudan belirler. Aslında her denizin kendine özgü bir “kimlik kartı” vardır. Oşinografi ise bu kimlik kartını okuyabilen bilimdir.

Görünmeyen Kahramanlar: Fitoplankton

Okyanus Okuryazarlığı Programında gözle göremediğimiz canlılara da yer verdik. Denizlerin görünmeyen ormanları olarak tanımlayabileceğimiz fitoplanktonlar, deniz canlıları için olduğu kadar insanlık için de yaşamsal önemde. Atmosferdeki oksijenin önemli bir kısmı bu mikroskobik canlılar tarafından üretiliyor. Soluduğumuz havanın önemli bölümünü denizlere/okyanuslara borçluyuz. Fitoplanktonlar, aynı zamanda karbon döngüsünün en önemli aktörlerinden biri olarak iklim sisteminin dengelenmesine katkı sağlıyorlar. Bir damla deniz suyunun içinde milyonlarca canlı bulunduğunu düşündüğümüzde, denizlerin sadece balıklardan ibaret olmadığını daha iyi anlıyoruz.

İklim Değişikliği Önce Denizlerde Hissediliyor

İklim değişikliği denildiğinde çoğumuzun aklına kuraklık, orman yangınları veya aşırı sıcaklıklar geliyor. Oysa denizler de aynı hızla değişiyor. Deniz suyu sıcaklıkları artıyor. Oksijen azalıyor. Su kolonundaki tabakalaşma güçleniyor. Bazı bölgelerde biyolojik üretkenlik azalırken, bazı bölgelerde istilacı türler daha kolay yayılıyor. Akdeniz’in tropikleşmesi, Marmara Denizi’ndeki müsilaj, Karadeniz’deki değişimler ve kıyılarımızda her yıl daha sık karşılaştığımız yeni türler aslında aynı büyük hikâyenin parçaları.

Program boyunca uydu görüntüleri üzerinden sıcaklık dağılımları da değerlendirildi. Akdeniz’in neden dünyanın en hızlı ısınan denizlerinden biri olduğu, Karadeniz’in tatlısı girdileriyle neden farklı davrandığı, Marmara’nın neden iki farklı su kütlesi arasında hassas bir denge üzerinde bulunduğu ayrıntılı biçimde anlatıldı. İklim değişikliği yalnızca birkaç derecelik sıcaklık artışı anlamına gelmiyor. Sıcaklık arttığında;

  • suyun yoğunluğu değişiyor,
  • tabakalaşma güçleniyor,
  • oksijen taşınımı azalıyor,
  • biyolojik üretkenlik farklılaşıyor,
  • istilacı türlerin yerleşmesi kolaylaşıyor.

Yani denizlerde yaşanan değişim, yalnızca termometrede görülen birkaç derecelik artıştan ibaret değil. Ekosistemin tamamı yeniden şekillenmeye başlıyor.

İstilacı Türlerin Sessiz Yolculuğu

Programda yalnızca iklim değişikliği değil, biyolojik istilalar da önemli başlıklardan biriydi. Karadeniz’de yaşanan Mnemiopsis leidyi istilası, deniz ekosistemlerinin ne kadar kırılgan olabileceğini gösteren en önemli örneklerden biri olarak ele alındı. Gemilerin balast sularıyla taşınan yabancı türler, uygun koşulları bulduklarında çok kısa sürede bütün bir ekosistemi değiştirebiliyor. Daha sonra Beroe ovata‘nın gelişiyle doğal denge kısmen yeniden kurulsa da bu süreç, insan faaliyetlerinin denizlerde nasıl zincirleme etkiler yaratabileceğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bugün Akdeniz’de Süveyş Kanalı üzerinden gelen Lessepsiyen türleri konuşurken, Karadeniz’in geçmişte yaşadığı bu deneyimin aslında çok önemli dersler içerdiğini bir kez daha görüyoruz.

Okyanus Okuryazarlığı Neden Gerekli?

Program boyunca fark ettiğimiz en önemli noktalardan biri şuydu: Denizleri korumak için yalnızca denizi sevmek değil, anlamak da gerekiyor. Çünkü insanlar ancak bir şeyi anladıkları zaman nasıl doğru şekilde koruyabileceklerine karar verebilirler. Okyanus okuryazarlığı tam da bu nedenle yalnızca deniz bilimcilerinin konusu değildir. Çocuklardan yöneticilere, öğretmenlerden karar vericilere kadar toplumun her kesiminin denizlerin nasıl çalıştığını anlaması gerekir. Denizler yalnızca kıyıda gördüğümüz mavi bir manzara değildir. İklimi düzenleyen, oksijen üreten, karbon depolayan, milyonlarca canlıya yaşam alanı sağlayan ve insanlığın geleceğini doğrudan etkileyen küresel bir yaşam destek sistemidir.

Bilimle Okunan Denizler, Bilim Geleceği de Okuyabilmektir…

Bilim bize sadece bugünü anlatmaz. Bilim geleceği okuyabilmemizi sağlar. Deniz suyu sıcaklıklarındaki küçük değişimler… Akıntılardaki farklılaşmalar… Fitoplankton miktarındaki değişimler… Oksijen azalması… Bugün yalnızca bilim insanlarının ölçtüğü bu veriler, aslında gelecekte balıkçılığın, biyoçeşitliliğin ve kıyılarımızın nasıl ve ne yönde değişeceğinin de habercisidir. Bu nedenle oşinografi yalnızca akademik bir disiplin değil; iklim değişikliğine uyum politikalarının, deniz koruma çalışmalarının ve sürdürülebilir gelecek planlarının temel bilimlerinden biridir. Oşinografi de tam olarak budur. Denizlerin görünmeyen hikâyesini okuyabilmek ve o hikâyeyi toplumla paylaşarak, geleceğe daha bilinçli bir şekilde hazırlanabilmek…

İşte Okyanus Okuryazarlığı Programı’nın temel amacı da tam olarak denizleri yalnızca seyreden değil; anlayan, sorgulayan ve koruyan bireylerin yetişmesine katkı sunmaktır. Denizleri uzaktan izleyip rengine bakarak hayran olmak ya da kirliliğe üzülmek değil; bilimsel verilerle anlayan, değişimi okuyabilen ve bu bilgiyle denizlerimizi koruma sorumluluğu üstlenen bireylerin yetişmesine katkı sunmak. Çünkü geleceğin denizlerini koruyacak olanlar, önce denizlerin nasıl çalıştığını anlayan insanlar olacaktır.

Denizlerimizin rengi bize sadece işaret eder, içinde neler yaşadığını anlamak için içine, derinlerine bakmamız gerekir. İnsanlar için de öyle değil mi?

Bugün 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı. Dr. Mustafa Mantıkçı ile yaptığımız Okyanus Okuryazarlığı Programını denizlerimiz üzerine daha derin düşünebilmek dileğiyle bugün paylaşmak daha anlamlı.

Dr. Elif ÖZGÜR

Antalya Kent Gönüllülerihttps://antalyakentgonulluleri.wordpress.com/2026/07/01/denizlerin-rengi-bize-ne-anlatiyor/

DİĞER VİDEOLAR