Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Dr. Elif Özgür

Denizlerimizin Görsel Hafızası: Ateş Evirgen

VİDEOYU PAYLAŞ

Çünkü fotoğrafın çok tuhaf bir gücü var. Deklanşöre basıldığı an yalnızca saniyenin küçük bir bölümüdür. Ama o saniye onlarca yıl yaşayabilir. Fotoğraftaki canlı yok olabilir. Habitat değişebilir. Kıyı betonlaşabilir. Denizin sıcaklığı değişebilir. Oraya yeni türler gelebilir. Eski türler kaybolabilir. Ama fotoğraf kalır. Ve yıllar sonra bize sessizce şunu söyler: Bir zamanlar burası böyleydi.

Denizi tanımak için bazen ölçmek gerekir. Sıcaklığını, tuzluluğunu, oksijenini, akıntılarını, canlı çeşitliliğini bilimsel yöntemlerle izleriz. Ancak denizi tanımanın bir başka yolu daha vardır: ona bakmak ve gördüklerimizi kaydetmek.

Üstelik yalnızca bugün değil; yıllar boyunca…

Çünkü yıllar önce çekilmiş bir sualtı fotoğrafına bugün yeniden baktığımızda, artık yalnızca güzel bir görüntü görmeyiz. O fotoğrafta geçmişteki bir habitatı, bir türün eski dağılımını, artık değişmiş bir kıyıyı, bir zamanlar çok daha sık karşılaştığımız bir canlıyı ya da henüz yabancı türlerin bugünkü kadar görünür olmadığı bir Akdeniz’i görebiliriz.

Fotoğraf, böylece estetik bir objenin ötesine geçer. Denizin hafızasına dönüşür. Bir başka deyişle denizin kendi zamanının kaydı halini alır. Böylece denizlerimizdeki değişimin zaman içindeki boyutlarını kıyaslama fırsatımız olur.

Okyanus Okuryazarlığı Programı’nın bu bölümünde konuğumuz, Türkiye’de sualtı fotoğrafçılığının duayen isimlerinden Ateş EVİRGEN oldu.

Ancak bu söyleşide Ateş Evirgen’i yalnızca çok uzun yıllardır denizlerin altında fotoğraf çeken bir sualtı fotoğrafçısı olarak konuşmak istemedik. Çünkü onun Türkiye’nin sualtı dünyasına yaptığı katkı, çektiği fotoğrafların çok daha ötesinde bir yerde duruyor.

Benim İlk Sualtı Görsel Hafızam
Ateş Hoca’nın çalışmalarının benim için ayrıca kişisel bir anlamı var. Bugün geriye dönüp baktığımda, sualtına ilişkin ilk görsel hafızamın oluşmasında Sualtı Dünyası Dergisinin çok önemli bir yeri olduğunu fark ediyorum.

Bugünün gençleri için bunu anlatmak belki biraz zor. İnternet yoktu. Sosyal medya yoktu. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir denizinden binlerce sualtı fotoğrafına ulaşmak mümkün değildi.

Denizin altında yaşayan canlıları görmek, farklı dalış noktalarını tanımak, Türkiye’de kimlerin sualtında çalıştığını öğrenmek ve bu dünyanın insanlarıyla tanışmak için basılı yayınların çok farklı bir anlamı vardı. Sualtı Dünyası işte böyle bir dönemde yalnızca fotoğraflar gösteren bir dergi olmadı. Bir kuşağın denizin altına açılan pencerelerinden biri oldu…

Ben de o pencereden bakanlardan biriydim. Sayfalarını çevirdikçe yalnızca balıkları, süngerleri, mercanları ya da batıkları görmüyorduk. Türkiye’de bizim gibi denize merak duyan başka insanların bulunduğunu da öğreniyorduk. Bilim insanlarını, dalıcıları, fotoğrafçıları, araştırmacıları, deniz tutkunlarını tanıyorduk. Bu nedenle Sualtı Dünyası aynı zamanda bir buluşma alanıydı.

Bir Dergiden Daha Fazlası

Bugünden geriye baktığımızda Sualtı Dünyası dergisinin önemini yalnızca yayıncılık tarihi içerisinde değerlendirmek eksik kalır. Çünkü dergi bir camianın birbirinden haberdar olmasını sağladı. İnsanları tanıştırdı. Bilgiyi dolaşıma soktu. Sualtına ilişkin görsel malzemeyi toplumla buluşturdu. Bugün bir kamu kurumunun, üniversitenin ya da büyük bir organizasyonun önemli bütçelerle gerçekleştirmeye çalışacağı bir iletişim ağının, yıllar önce büyük ölçüde kişisel emek, merak ve denize duyulan tutkuyla oluşturulduğunu görüyoruz.

Bu yönüyle Ateş Evirgen’in yaptığı işin önemli bir bölümünü kendi adıma bir kamu hizmeti olarak değerlendiriyorum. Çünkü kamusal hizmet her zaman bir kamu kurumu tarafından verilmez. Bazen bir insan yıllarca ürettiği bilgiyi, görüntüyü, deneyimi ve kurduğu ilişkileri toplumun kullanımına açmak da bir tür kamusal hizmet sayılır.

Fotoğrafın Anonimleşmesi

Ateş Evirgen’i başka birçok başarılı sualtı fotoğrafçısından ayıran özelliklerden biri de burada ortaya çıkıyor. Fotoğraf, doğası gereği fotoğrafçısına ait bir eserdir. Sergilenebilir, kitaplaştırılabilir, yarışmalara gönderilebilir ve ticari olarak değerlendirilebilir. Bunların tümü fotoğraf üretiminin doğal parçalarıdır.

Ancak bazı fotoğrafların başına başka bir şey gelir. Çok fazla insana ulaşırlar. Eğitimlerde kullanılırlar. Dergilerde görülürler. Sergilerde çocukların karşısına çıkarlar. Sunumlara girerler. İnsanların belleğinde belirli bir türün veya belirli bir denizin görüntüsüne dönüşürler.
Bir süre sonra görüntü, yaratıcısının kişisel arşivinin sınırlarını aşarak kolektif hafızanın parçası hâline gelir. Ateş Evirgen Hoca’nın pek çok fotoğrafının Türkiye’de böyle bir yolculuk geçirdiğini düşünüyorum. Belki de onun çalışmalarını tanımlamak için kullanabileceğimiz en güzel ifadelerden biri bu: Fotoğrafları denizin ortak görsel hafızasına karıştı.

Yollarımız Bu Kez Antalya Deniz Biyolojisi Müzesi’nde Kesişti

Yıllar sonra yollarımız Antalya Deniz Biyolojisi Müzesi’nde yeniden kesişti. Ateş Evirgen ile birlikte “Türkiye’nin Sualtı Zenginlikleri” sergisini gerçekleştirdik. Benim için bu serginin ayrı bir anlamı vardı. Çünkü fotoğraflar birkaç günlük bir etkinliğin ardından duvardan indirilip kaldırılmadı. Uzun süre müzenin içerisinde kaldılar; öyle ki zamanla neredeyse müzenin demirbaşlarından biri hâline geldiler. Her gün yüzlerce ziyaretçi onların önünden geçti. Çocuklar baktı. Öğrenciler baktı. Turistler baktı. Belki de hayatında hiç dalmayacak insanlar Türkiye denizlerinin altında nasıl bir dünya bulunduğunu o fotoğraflardan gördü. İşte sualtı fotoğrafçılığının okyanus okuryazarlığı açısından gücü tam olarak burada ortaya çıkıyor.

Görmediğimiz Bir Dünyayı Nasıl Koruyacağız

Dünya yüzeyinin büyük bölümü suyla kaplı olmasına rağmen insan, esasen karasal bir canlıdır. Denize kıyısı olan kentlerde yaşayan insanların bile büyük bölümü denizin yalnızca yüzeyini görür. Denizin altındaki yaşam ise çoğumuz için görünmezdir. O hâlde çok temel bir soru ortaya çıkıyor: İnsan görmediği bir dünyayı nasıl sevecek, tanıyacak ve koruyacak? Sualtı fotoğrafçısı burada iki dünya arasında aracılık yapar. Kendisinin gördüğü ama toplumun büyük bölümünün göremediği dünyayı yüzeye taşır. Bu nedenle iyi bir sualtı fotoğrafı yalnızca “güzel bir balık fotoğrafı” değildir. Bazen bir çocuğun deniz biyolojisine ilgi duymasının ilk nedenidir.

Bazen bir habitatın korunması gerektiğini anlatan en güçlü belgedir. Bazen bilim insanının yıllar sonra dönüp bakacağı tarihsel bir kayıttır. Bazen de kaybettiğimiz bir dünyanın elimizde kalan tek görüntüsüdür.

Eski Fotoğraflar Artık Başka Şeyler Anlatıyor

Ateş Evirgen gibi onlarca yıl boyunca aynı denizlerde dalmış ve fotoğraf çekmiş insanların arşivleri bu nedenle bugün bambaşka bir değer kazanıyor. Çünkü Akdeniz değişiyor. Denizler ısınıyor. Türlerin dağılımları değişiyor. Yabancı türler yayılıyor. Kıyılar yapılaşıyor. Bazı habitatlar küçülüyor veya ortadan kalkıyor. Bir zamanlar olağan kabul edilen bazı görüntüler giderek daha az görülür hâle geliyor; geçmişte sıra dışı sayılan bazı canlılarsa bugün sıradanlaşabiliyor.

Bu noktada fotoğraf tanıklığa dönüşüyor. Aynı yerde 20, 30 veya 40 yıl arayla çekilmiş görüntüler bize bilimsel araştırmalar açısından da son derece değerli sorular sordurabilir. O tür eskiden orada mıydı? Bu habitat ne kadar genişti? Bu canlı ne zaman görülmeye başladı? Kıyı yapısı nasıldı? Deniz çayırları nerelere kadar uzanıyordu? Bir fotoğraf tek başına bütün bu soruların bilimsel cevabı değildir. Ancak tarihi, yeri ve koşulları bilinen görüntüler sistematik kayıtlarla birleştirildiğinde geçmişe ilişkin son derece değerli kanıtlar sağlayabilir.

Bu nedenle eski sualtı fotoğraf arşivlerinin yalnızca sanat tarihi açısından değil, deniz bilimleri ve vatandaş bilimi açısından da korunması gerektiğini düşünüyorum.

Fotoğrafçı Aynı Zamanda Tanıktır

Uzun yıllar aynı ekosistemi gözlemleyen bir sualtı fotoğrafçısının sahip olduğu başka bir değer daha vardır: ekolojik hafıza.
Bilim insanı belirli yıllarda belirli istasyonlardan örnekleme yapabilir. Ancak yıllarca aynı koylara, kayalıklara, resiflere ve dalış noktalarına giden deneyimli dalgıçlar başka türden bir bilgi biriktirirler. “Nerede ne vardı?” sorusunun görsel karşılığını taşırlar. Bu bilginin bilimsel yöntemlerin yerine geçmesi elbette söz konusu değildir. Fakat doğru biçimde kayıt altına alınması ve bilimsel çalışmalarla buluşturulması, geçmişe ilişkin önemli boşlukların doldurulmasına yardımcı olabilir. İşte tam burada vatandaş bilimi ile sualtı fotoğrafçılığı birbirine yaklaşır.

Bir Camia Yaratmak: SUFOD ve TUSACAN

Ateş Evirgen’in hikâyesinin bir başka önemli tarafı da bireysel üretimin sınırlarını aşarak insanları bir araya getirmeye yönelik çabalarının yıllar boyunca devam etmiş olması.

Sualtı Dünyası ile gördüğümüz bu birleştirici yaklaşım daha sonraki yıllarda SUFOD ve TUSACAN kapsamındaki faaliyetlerinde de karşımıza çıkıyor. Bu nokta önemli. Çünkü fotoğraf çekmek son derece bireysel bir eylem olabilir. Fotoğrafçı deklanşöre tek başına basar. Fakat deniz kültürü bireysel olarak oluşturulamaz. Fotoğrafçıların, dalıcıların, bilim insanlarının, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, kamu kurumlarının ve denize ilgi duyan insanların birbirleriyle konuşması gerekir.

Denizin korunması da ancak böyle bir ortak kültürün içerisinde anlam kazanabilir. Dolayısıyla Ateş Evirgen’in yıllardır sürdürdüğü bir araya getirici rolünü, fotoğraflarından ayrı düşünmemek gerekir. Belki de onun asıl mirası yalnızca çektiği binlerce fotoğraf değil, o fotoğrafların çevresinde bir araya gelen insanlardır.

Bir Fotoğraf Bazen Bir Ömürden Daha Uzun Yaşar

Ateş Hoca ile yaptığımız programı hazırlarken üzerinde en çok düşündüğüm sorulardan biri şuydu: “Bunca yıl ve binlerce görüntü arasından Türkiye denizlerinden gelecek kuşaklara yalnızca tek bir fotoğraf bırakabilseydiniz hangisini bırakırdınız?” Çünkü fotoğrafın çok tuhaf bir gücü var. Deklanşöre basıldığı an yalnızca saniyenin küçük bir bölümüdür. Ama o saniye onlarca yıl yaşayabilir. Fotoğraftaki canlı yok olabilir. Habitat değişebilir. Kıyı betonlaşabilir. Denizin sıcaklığı değişebilir. Oraya yeni türler gelebilir. Eski türler kaybolabilir. Ama fotoğraf kalır. Ve yıllar sonra bize sessizce şunu söyler: “Bir zamanlar burası böyleydi.”

Okyanus Okuryazarlığının Görsel Dili

Okyanus okuryazarlığını yalnızca bilimsel bilgilerin topluma aktarılması olarak görmemek gerekiyor. Bazen bilgi bir grafikle aktarılır. Bazen bir müze örneğiyle. Bazen bir bilim insanının anlattığı araştırmayla. Bazen de tek bir fotoğrafla. Ateş Evirgen’in uzun yıllara yayılan çalışmalarına bu açıdan baktığımda, Türkiye’nin sualtı dünyasının yalnızca fotoğraflanmadığını görüyorum. Kaydedildiğini, paylaşıldığını ve toplumsal hafızaya taşındığını görüyorum.

Belki de bu nedenle Sualtı Dünyası dergisinin sayfalarından yıllar önce denizin altına bakan bir genç ile bugün sosyal medyada bir sualtı fotoğrafına bakan bir çocuk arasında görünmez bir bağ var. O bağın adı merak.

Merakın arkasından bilgi geliyor. Bilginin arkasından farkındalık. Ve belki de en sonunda koruma. Çünkü denizleri korumanın ilk adımlarından biri, yüzeyin altında nasıl bir dünya bulunduğunu görebilmektir. Ateş Evirgen’in objektifi ise Türkiye’de birkaç kuşağa tam da bunu yaptı: Denizin altını gösterdi ve bilinir kıldı.

Antalya Kent Gönüllüleri – https://antalyakentgonulluleri.wordpress.com/2026/08/26/denizlerimizin-gorsel-hafizasi-ates-evirgen/

DİĞER VİDEOLAR