
Çoğu zaman kıyı kentlerimizde yarı şaka yarı ciddi takılma cümleleri duyarız: Denize sırtını dönmek…
Bu, binlerce yıldır insanlık için besin kaynağı olan, kıyısında uygarlıkların yeşerdiği, aldığımız her iki nefesten birini borçlu olduğumuz denizlerimize karşı ilgisizliği ifade eden bir takılma biçimi olsa da, karşı karşıya kaldığımız acı gerçeği de çoğu zaman yüzümüze vuran bir hatırlatmadır.
Birçok kıyı kentimiz ve iç sularımızın çevresinde yerleşimlerde farklı biçimlerde yüzleştiğimiz bu gerçeklik; su ve denizle kurduğumuz bağlardan ne kadar uzaklaştığımızı da anlatır. Oysa tekrarlana tekrarlana yeniden üretilen ve dolaşıma sokulan bu ifadelerin, tarihsel olarak büyük bir karşılığının olmadığını da söylememiz mümkündür.

Biz Hep Sırtımızı Denize Dönen Bir Toplum Değildik!
Örneğin 13. Yüzyılda Antalya ve Alanya’da tersaneler kuran; Sinop’tan Kırım’a deniz ulaşımının önemini kavrayan Anadolu Selçukluları, yaklaşık 800 yıl önce denize sırtını dönmeyen bir yönetim anlayışını benimsemişlerdi. 1950-60’larda İstanbul’dan Hopa’ya, İzmir’den İskenderun’a; Gürcistan sınırından Suriye sınırına kadar kıyılarımızda sefer yapan yolcu ve yük gemileri de aynı şekilde bize bu gerçekliği hatırlatır: Biz hep sırtımızı denize dönen bir toplum değildik!
Denizle kurulan ilişki elbette yalnızca ulaşımla sınırlı değildi. Mutfağımızdan türkülerimize, masallarımızdan atasözlerimize kadar toplumsal dokumuzun en derinine kadar nüfuz eden bir kültürel akış vardı. Ekmeğini topraktan çıkaranla, ekmeğini denizden çıkaran insanlar aynı toplumun parçalarıydı. Sonra tercihler değişti, yollar değişti, kentler değişti ve sanki üç tarafı denizlerle çevrili, kendisine ait bir iç denizi olan, iki ayrı boğaz geçişini barındıran ülkemizde, tümüyle karasal bir toplummuşuz gibi bir algı oluşmaya başladı.
Yazının başında değindiğim “denize sırtını dönmek” ifadesi de ne yazık ki birçok başka kavram ile birlikte bu algıyı büyütmek için bir araç olarak kullanıldı. Kendi değerlerini eleştirmenin, hatta aşağılamanın dayanılmaz hafifliği de buna eklenince gerçeklikle bağını koparmış bir algının peşine düşüldü.
Oysa insanımızın denize sırtını dönmediğini, aksine deniz yüzlü çocuklar yetiştirmek için can atan birçok değerli eğitimcimizin olduğunu son yıllarda düzenlemiş olduğumuz Okyanus Okuryazarlığı kursları ile birlikte bir kez daha anladık. Kurslara olan ilgi ve başvuruların fazlalığı “denize sırtını dönmek” ezberini bozuyordu. Örneğin 40 kişilik kontenjanı olan kurs için, farklı meslek grupları ve kurumlardan 400-500 başvuru olması bile bu ezberleri bozacak türdendi. Denizleri anlayıp tanımaya, ulusal ve uluslararası koruma ve hukuk mevzuatını öğrenmeye; yüzünü denize dönmeye hazır olan her yaştan binlerce insanımızla karşılaşmak bizleri oldukça motive etti.
Hem Okyanus Okuryazarlığı kurslarımızda, hem de genel olarak ülkemizdeki deniz koruma mevzuatı ve uluslararası sözleşmeler konusunda her zaman birikimleri bize yol gösteren değerli Hocamız Prof. Dr. Nesrin Algan ile yapmış olduğumuz programda, denize dönük yüzümüzü bir kez daha gözden geçirme olanağı bulduk. Tamamen sırtımız dönük olmasa da, gözlerimizin önünde yaşanan birçok sorunla ilgili daha istekli ve organize olmamız gerektiğini bir kez daha anladık.
Mavinin her tonu onun için bir tutku gibi. Yıllardır bıkıp usanmadan denizlerimizi anlatıyor. Sadece anlatmakla kalmıyor, yasal zeminde ve mevzuatlar çerçevesinde yapılması gerekenler için çaba harcıyor, kürsülerde dersler veriyor. Nesrin Algan Hocamızla denizlerimizi konuşmak benim için her zaman çok öğretici ve motive edici. Her konuşmamızdan sonra denizlerimiz için bir şeyler yapma isteği daha da güçleniyor.
Denizleri Korumak Yetmiyor, Yönetmek de Gerekiyor
Nesrin Hocamızın da her zaman üzerinde durduğu gibi, denizlerin korunması gerektiğini artık hepimiz biliyoruz. Plastik kirliliğini, iklim değişikliğini, musilajı ve biyolojik çeşitlilik kaybını konuşuyoruz. Peki bütün bunları bilmek denizlerimizi korumak için yeterli mi?
Bir deniz bilimci size denizde neler olup bittiğini anlatabilir. Bir ekolojist kayıpları gösterebilir. Bir balıkçılık uzmanı stoklardaki değişimi ortaya koyabilir. Ama bütün bu bilgilerin toplumsal bir karşılık bulabilmesi için başka bir şeye daha ihtiyaç vardır: Karar alma mekanizmalarına.
İşte Prof. Dr. Nesrin Algan’ın uzun yıllardır üzerinde çalıştığı konu tam da burada başlıyor. Çünkü çevre sorunları yalnızca bilim alanına giren konu başlıkları değil, aynı zamanda yönetişim sorunlarıdır. Hatta tüm toplumun, insanlığın geleceğini ilgilendiren sorunlardır. Dolayısıyla tüm insanlığın ortak sorunudur ve çözümü için de ancak birlikte hareket etmek gereklidir.
Okyanus Okuryazarlığı Programı’nda Nesrin Hoca ile yaptığımız söyleşi boyunca sık sık aynı düşünceye geri döndüm: Doğa bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor. Asıl mesele onu dinleyip dinlememekte yatıyor.
Çevre Sorunları Aslında Yönetim Sorunlarıdır
Denizlerimizi tehdit eden sorunları sıralamak kolay: Kirlilik, iklim değişikliği, aşırı avcılık, habitat kaybı, kıyıların yapılaşması ve bütün bunların yol açtığı biyolojik çeşitlilik kaybı…
Ancak yıllar içinde gördük ki, bu sorunların hiçbiri yalnızca çevresel sorunlar değil. Aslında bunların büyük bölümü yönetim sorunları. Çünkü çoğu zaman neyin yanlış olduğunu bilmiyor değiliz. Aksine, bildiğimiz halde gerekli adımları atmıyoruz. Bilim insanları yıllardır Marmara Denizi’nin yükünü anlatıyordu. Akdeniz’deki istilacı türlerin yayılışını anlatıyordu. Kıyı alanlarının baskı altında olduğunu söylüyordu. İklim değişikliğinin etkilerini ortaya koyuyordu. Sorun çoğu zaman bilgi eksikliği değil, bilginin karar alma süreçlerine yeterince yansımamasıydı.
Türkiye’deki Çevre Koruma Mevzuatı Gelişiminin Tanığı
Nesrin Algan, Türkiye’de çevre politikalarının gelişim sürecine yalnızca tanıklık eden değil, o sürecin içinde yer alan ve yön veren isimlerden biri. Bugün bize doğal gelen birçok kavramın geçmişte hiç konuşulmadığını hatırlamak gerekiyor: Sürdürülebilir kalkınma, katılımcı yönetişim, biyolojik çeşitlilik, iklim değişikliği, ekosistem temelli yönetim ve Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED).
Bugün üniversitelerde ders olarak okutulan, kamu kurumlarının stratejik planlarında yer alan ve uluslararası sözleşmelerin temelini oluşturan bu kavramların ülkemizin gündemine girmesi çok eskilere dayanmıyor. Bu nedenle Nesrin Hoca’yı dinlerken yalnızca bir akademisyeni değil, aynı zamanda çevre ve koruma konularının ülkemizdeki gelişim hikâyesini de dinliyorsunuz.
Sürdürülebilirlik Yalnızca Bir Çevre Meselesi Değildir
Sürdürülebilirlik çoğu zaman yalnızca çevre koruma olarak algılanıyor. Oysa aynı zamanda ekonomi demek. Toplum demek. Adalet demek. Gelecek kuşakların hakkı demek. Bugün denizleri korumaktan söz ederken yalnızca balıkları korumaktan söz etmiyoruz. Kıyı kentlerinin geleceğinden, gıda güvenliğinden, turizmden, balıkçılıktan, iklim değişikliğine karşı dirençli bir gelecekten söz ediyoruz. Bu nedenle çevre politikaları yalnızca çevrecilerin konusu değil. Hepimizin ortak meselesi.
Okyanus Okuryazarlığı Neden Önemli?
Uluslararası Okyanus Enstitüsü Genel Direktörü Antonella Vassallo ile yaptığımız programda okyanus okuryazarlığını konuşmuştuk. TÜDAV Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk Hocamız ile deniz kültürünü ve deniz koruma mücadelesini konuştuk. Nesrin Algan Hocamız ise bu hikâyenin başka bir boyutunu tamamlıyor. Çünkü okyanus okuryazarlığı yalnızca deniz ekosistemini tanımak anlamına gelmiyor. Bir kararın denizler üzerindeki etkisini anlayabilmek de okyanus okuryazarlığının bir parçası. Bir kıyı planlamasının sonucunu görebilmek. Bir yatırımın çevresel etkilerini sorgulayabilmek. Bir yönetim kararının gelecek nesiller üzerindeki etkilerini değerlendirebilmek.
Gelecek Kuşaklar Adına Konuşabilmek
Program boyunca dikkatimi çeken en önemli konulardan biri buydu. Çevre politikalarının asıl öznesi çoğu zaman henüz doğmamış insanlar. Bugün koruduğumuz bir kıyı alanı, bugün kurtardığımız bir sulak alan, bugün azaltabildiğimiz bir kirlilik yükü, belki de onlarca yıl sonra yaşayacak insanların hakkını korumak anlamına geliyor. Bu nedenle çevre koruma yalnızca teknik bir mesele değil. Aynı zamanda etik bir sorumluluk.
Mesele Yalnızca Denizler Değil
Program sona erdiğinde zihnimde kalan soru hâlâ aynıydı: Denizleri kim koruyacak? Belki de bu sorunun cevabı tek bir kurumda, tek bir meslek grubunda ya da tek bir bilim dalında değil. Bilim insanlarında, karar vericilerde, yerel yönetimlerde, sivil toplumda, üniversitelerde ve en önemlisi de toplumun kendisinde. Çünkü sonunda mesele yalnızca denizler değil. Mesele, nasıl bir kalkınma anlayışı benimsediğimiz. Nasıl bir gelecek istediğimiz ve gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bırakacağımız. Belki de Nesrin Algan Hocamızın yıllardır anlatmaya çalıştığı en önemli şey de bu: Doğayı korumak yalnızca çevreyi korumak değildir. Aslında geleceği yönetmektir.
Deniz yüzlü çocuklar yetiştirebilmenin yolu, denizlerimizin geleceğini yönetebilmekten geçiyor…



