SERBEST DALIŞ İLE İLGİLİ BAZI TERİMLER VE ÖNEMLİ UYARILAR
Bu hafta ki yazımda serbest dalış ile ilgili bazı terimlere ve bazı uyarılara yer vereceğim. Çünkü birçok serbest dalıcı bu terimleri bilmemekte. Bu bilgileri paylaşmakta yarar olacağını düşünüyorum.
MEMELİLERDE DALIŞ REFLEKİ (BradiCARDİA)
Memelilerde oluşan dalış refleksi, vücudun (özellikle alın ve dudak çevresinin,ve burnun ucunun) suya girmesi ile birlikte, dalış sırasında kalp atım hızının azalması ile vücudun verdiği reflekse denir..
Bu refleks tüm memelilerde gözükür.
Bu refleks sayesinde serbest dalış sırasında vücut oksijen miktarını en az şekilde kullanır.
KAN TRANSFERİ (BLOOD SHİFT)
Memelilerde oluşan serbest dalış refleksidir.
Serbest dalış sırasında artan ortam basıncından dolayı akciğerlerin sıkışıp ezilmemesi ve bundan dolayı da zarar görmemesi için kan ile birlikte vücut sıvısının (plâzma) ciğerlerdeki iç ve dış zar arasına pompalanmasıdır. Bu sayede ciğerlerin baro travma olması engellenir.
Kısaca refleks vücutta hayati olmayan organlardan(kol, bacak vs. gibi)kanı alır ve hayati organlara taşır.
HİPERVENTİLASYON (Hyperventilation)
Serbest dalıştan hemen önce yüzeyde derin ve sık nefes alma durumudur. Hipervantilasyonun ardından dalıcı, dokulardaki oksijen miktarını çok fazla arttırdığını düşünerek bu olayı yapar. Fakat vücuttaki oksijen miktarı çok az artmaktadır. Hiperventilasyonda asıl olan, karbondioksit miktarının çok düşüyor olmasıdır.
Bu durumda dalıcı dipte kendini çok rahat hisseder. Çünkü karbondioksit miktarı(yani arttıkça nefes alma isteğimizi tetikleyen gaz) normalden fazla düştüğü için kasılma refleksini yok eder ve bayılmalara sebep olur.
SIĞ SU BAYILMASI (shallow water black-out)
Yüzeye çıktıkça ortam basıncı azalır, oksijenin de kısmi basıncının azalması sonucu da, yüzeye yakın bir derinlikte serbest dalıcının bayılmasıdır.
Serbest dalış öncesinde yüzeyde yapılan hipervantilasyon sonucu, (yukarıda da bahsettiğim gibi)dokulardaki oksijen miktarını bir miktar artırmanın ve karbondioksit miktarını çok fazla düşürmesinin sonucu olarak dalıcı kendisini derinlerde daha rahat ve uzun kalacakmış gibi hisseder. Vücudun soluk alma refleksi karbondioksit seviyesindeki artışa bağlı olduğundan dalgıç nefes alma ihtiyacı hissetmeden dipte uzun süre kalır. Bu şartlar altında, oksijen seviyesindeki ani azalma ve harcanan güç nedeniyle dalgıç bayılabilir.
DERİNSU BAYILMASI
Oksijen seviyesindeki ani azalması ve harcanan efor nedeniyle serbest dalıcının dipte bayılmasıdır.
Yukarıda bahsettiğim konuları dikkatlice okuyun. Çünkü bu konuları bilmemek dalıcının hayatını riske sokar.
Her şeyden önce tek başınıza dalmayın. Ve tek başınıza suda nefes antrenmanları yapmayın. Yanınızda mutlaka bu işi bilen güvenlikleriniz olsun.
Bilgilerin faydalı olacağını düşünüyorum.
Sağlıklı dalışlar.
Serbest Dalış Milli Sporcu
Derya CAN PAMUK]]>
11 farklı ülkeden 140 sporcu Çanakkale''de düzenlenen bir organizasyonla 200 yıl önce 3 Mayıs günü Lord Byron''un yaptığı gibi Çanakkale Boğazı''nı yüzerek geçecek.
Çanakkale Boğazı''nı yüzerek geçmek için Hollanda, Avustralya, Brezilya, Almanya, İrlanda, Amerika, İspanya, İtalya, Yeni Zelanda, Türkiye ve İngiltere''den gelen 140 profesyonel ve amatör yüzücü 3 Mayıs''ta gerçekleştirilecek etkinlik öncesi il merkezinde 3 saat yüzme provası yaptı. Sabah erken saatlerden itibaren kaldıkları otellerden Wilusa Seyahat Acentesi yetkililerinin nezaretinde Yeni Kordon mevkiindeki Dabakoğlu tesislerine gelen yüzücüler gruplar halinde denize girerek 3 saat boyunca 4 kilometrelik
parkurda prova yaptı. Güvenlik açısından 1 teknenin de refakat ettiği yüzücüler yaklaşık 4 kilometrelik mesafeyi başarılı bir şekilde yüzmeyi başardı.
Wilusa Seyahat Acentesi''nin yetkilisi Sevil Demir, bu yıl ilk kez gerçekleştirdikleri etkinliğin önemine değinerek, "Çanakkale''de her yıl Nisan ayı içerisinde Anzak törenleri yapılıyor. Bu etkinlikler dışında bizler de Çanakkale''de turizmi hareketlendirmek için değişik etkinlikler yapmayı düşündük. Her yıl 30 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen boğazı yüzerek geçme yarışmasının dışında şimdi de 3 Mayıs 1810 tarihinde Lord Byron''un Hero ile Leandros efsanesinin erkek kahramanı Leandros gibi, Çanakkale
Boğazı''nı yüzerek geçtiği günkü etkinlikte olduğu gibi aynı güzergahı izleyerek 11 ülkeden farklı sporcumuzun boğazı yüzerek geçmelerini sağlayacağız. Lord Byron''dan 200 yıl sonra yeniden aynı gün gerçekleştirilecek etkinlikte Eceabat''tan denize girecek Hollanda, Avustralya, Brezilya, Almanya, İrlanda, Amerika, İspanya, İtalya, Yeni Zelanda, Türkiye ve İngiltere''den gelen 140 profesyonel ve amatör yüzücü yaklaşık 4 millik mesafeyi kat ederek Çanakkale''de lodos önünde yüzmelerini tamamlayacaklar. Yaklaşık
1,5 saat sürecek Çanakkale Boğazı''nı yüzecek geçme etkinliği sırasında boğaz bir süre deniz trafiğine kapatılacak. Çanakkale''nin turizmine büyük katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu etkinliğin gerçekleştirilmesinde bizlere yardımcı olan bütün resmi kurum ve kuruluşlar ile milletvekillerimize teşekkür ediyoruz" dedi.
Öte yandan 200 yıl sonra aynı gün Çanakkale Boğazı''nı yüzerek geçecek olmanın mutluğunu yaşadıklarını belirten Amerikalı öğretmen Charlie Schuler, Avustralyalı tur Bradd Anderson ve yüzme antrenörü Elizabeth Dodgson ise 200 yıl sonra 3 Mayıs günü Lord Byron''un izlediği güzergahı takip ederek Çanakkale Boğazı''nı yüzerek geçecek olmanın heyecanını yaşadıklarını söylediler.
Çanakkale Boğazını yüzerek geçme etkinliği 3 Mayıs günü saat 15.30''da Eceabat''tan başlayıp 17.00''de Çanakkale il merkezinde Lodos önünde sona erecek.
Kaynak: Haber Kapısı]]>
Derin denizlerin ve Balıkların kralı olarak bilinen Oarfish, 1000 metre derinliklerde görülüyor.Yalnızca hastalık ve ölüme yakın bir zamanlarda kıyılara ve kenarlara yaklaşan bu balık ilk görüldüğü zamanlarda 'canavar' olarak adlandırılmıştı.
1860 lı yıllarda Bermuda kıyılarında görülen bu balık türü jelatinimsi eti sebebi ile pek kabul görmesede daha küçük boylarını kimi zaman tezgahlarda görme mümkün.
Kaynak: Aktuel Deniz
]]>
Dünyanın aktif durumdaki en büyük ikinci feneri, ülkemizin ise en büyük Feneri olan Şile Feneri'nin 150.yılı, Belediyemiz tarafından hazırlanan bir dizi sanatsal ve görsel etkinlikle kutlanacak.
Ulaştırma Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, PTT Genel Müdürlüğü, Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü, çeşitli Üniversiteler, akademisyenler, kurumlar ve sanatçılarla iş birliğine giden Belediyemiz, Şile Feneri 150.yıl etkinlikleri kapsamında, PTT Genel Müdürlüğü ile birlikte Şile Feneri 150.Yıl Anı pulu'nu çıkardı.
1 Mayıs günü satışa çıkan ilk gün damgalı anı pulları özellikle koleksiyonerler tarafından büyük ilgi gördü. PTT Genel Müdürlüğü 150.yıl anı pulunun 250.000 adet basıldığını ve pulların dolaşıma çıktığını açıkladı.
Belediye Başkanımız Can Tabakoğlu; ‘150.yıl etkinlikleri kapsamında hazırlanan Şile Feneri 150.yıl anı pulu ile Şile Feneri'nin tanınırlığını artırmayı düşündüklerinin altını çizerken bu yaz bir dizi etkinlikle Fenerimizin 150.yaşını kutlamaya hazırlanıyoruz. Bu etkinlikleri, 25 Mayıs günü, Fenerimizin altında yapacağımız geniş katılımlı bir basın toplantısı ile duyuracağız' ifadesini kullandı.
Şile Feneri
Şile Feneri, Karadeniz sahillerinde seyir yapan gemiler için rota feneri olarak Osmanlı'lar zamanında Fransızlara verilen imtiyaz neticesinde Fenerler İdaresi tarafından 1859 yılında inşa edilmiştir.
Türkiye'nin en büyük feneri olup deniz seviyesinden 60 metre yükseklikteki kayalıklar üzerine 110 cm. kalınlığında örme taş kuleye sahiptir..Fenerin sekizgen şeklindeki kulesinin yüksekliği 19 metredir. Gündüz iyi görünebilmesi için kule siyah - beyaz yatay bantlar şeklinde boyanmıştır.
Çakma karakteri Fl.W.15 Sn. olan fenerin görünüş mesafesi 20 deniz milidir.
Fenerde ışık kaynağı olarak fitilli gaz yağı lambası kullanılmış daha sonra LPG ile çalışan parlak ışıklı manşonlu ( gömlekli ) lambalar kullanılmış ve şu anda 1000 W'lık elektrik lambası ile aydınlatması sağlanmaktadır.
Işık kaynağını kuvvetlendirerek uzaktan görünmesini teminen odak uzaklığı 925 mm olan 8 adet kotodiyoptrik panel kullanılmaktadır.
Söz konusu optik paneller cıva banyosu üzerinde dönebilen dairesel platform üzerine sekizgen teşkil edecek şekilde yerleştirilmiş bulunmaktadır. Işık kaynağı odakta sabit olarak yakılmakta ve platform üzerindeki optik panellerin döndürülmesi suretiyle fenerin çakar ışık vermesi sağlanmaktadır.
Kuledeki çelik tellerle aşağıya dik olarak hareket eden ağırlıklara sahiptir. Ağırlık inerken saat harekete geçer ve yolda ağırlık yukarı doğru geriye kurulmadığı taktirde ağırlık dibe ulaştığı zaman saat durur. Fener bekçileri, Optik sistemin hemen altında yer alan mekanizmaya bağlı geniş kurma kolu ile deniz feneri optik saatini kurmaktaydılar. Bu sistem evlerdeki saat mekanizmasına benzemektedir..Fener bekçileri 2 saate bir mekanizmayı kurmaktadırlar.
Söz konusu makine ve optik paneller koruma altına alınmış olup halen kullanılmaktadır. Fener ve gardiyan binası ulusal miras olarak Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğünce koruma altındadır.
Kaynak: Aktuel Deniz]]>
Kaş’ta Dünya serbest dalış rekoru için deneme antrenmanı yaparken 106 metre derinde su bayılması yaşayan ve hemen ambulans helikopterle hastaneye kaldırılan Yasemin Dalkılıç, bir süre serbest dalışlara ara vereceğini açıkladı.
Kurtarma çalışması yapacak
Dalışa ara vereceğini ama kurtarma çalışmalarına yoğunlaşacağını belirten Dalkılıç, “Şu an rekor düşünmüyorum. Bir süre rekor denemesi için yaptığım çalışmalara ara vereceğim. Artık ailemle ve eşim Rudi ile vakit geçirip biraz dinlenmek istiyorum. Ama serbest dalış hayatım sürecek. Tabii ki bu kaza hoş değildi. Fakat oldu. Şimdi geleceğe bakıyorum. Bir yandan da kurtarma operasyonlarına yoğunlaşıp, dünyada duyulmasını sağlamaya çalışacağım. Umarım herkes beni çalışmalarımla hatırlar” diye konuştu.
7 yıl önce de ara vermişti
Yaklaşık 7 yıl önce de pankreasında bir kitle tespit edilince sporu bırakmak zorunda kalan Yasemin Dalkılıç, tümörün çıkarılmasının ardından yeniden serbest dalış çalışmalarına başlamıştı.
Rekora Hazırlanıyordu
Antalya’nın Kaş İlçesi’nde 26 Nisan 2010’-da 125 metreye dalarak dünya rekoru kırmaya hazırlanan Dünya Sualtı Serbest Dalış rekortmeni Yasemin Dalkılıç, antrenmanda rahatsızlanmasının ardından ambulans helikopterle Antalya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alınmıştı.
Kaynak: Vira Haber / Vatan]]>
]]>
Geçen hafta sualtı ragbisinin geçmişinden ve tekniğinden bahsetmiştik.Bu hafta konuyu biraz daha derinleştirmek istiyorum.
Herşeyden önce 3 boyutlu bir oyun olan sualtı ragbisi dünyanın en zor ama bana göre de en zevkli sporlarından biridir. Bugüne kadar sporun birçok dalıyla uğraştım ; basketbol,yüzme,voleybol gibi ancak hiçbiri sualtı ragbisinin verdiği heyecanı , adrenalini veremedi . Oyle bir duygu ki insan maç anında sadece topu karşı takımın kalesine atmayı düşünüyor ve bunuda gerçekleştirmeye çalışırken nefessiz kalabilir ama topu kaptırmamak için sonuna kadar dayanmak zorundasın ve pas verene kadar takım arkadaşını bekliyorsun.Özellikle bayanların çift mayo giymesini tavsiye ederim . Bunun nedeni bayan maçlarında çekiştirmeler çok fazla olabiliyor ve bazende hakemlerin gözünden kaçabilir. Hakem heyeti bir tane yüzey hakemi (baş hakem), iki adet SCUBA ekipmanlı dip hakemi, iki tane ceza hakemi ve hakem sekreteryasından oluşmaktadır. Dip hakemleri önemlidir çünkü maçı direk onlar yönlendirir;fauller,goller,penaltılar,cezalar,..gibi. Suyun altında karşı takımın oyuncusunun mayosuna , paletine , maske ve şnorkeline dokunmadığınız sürece topu alabilmek için her türlü atağı gerçekleştirebilirsiniz . Dip hakemlerinin
ellerinde korna vardır bu korna o kadar güçlüdür ki suyun altında duymamak imkansızdır . Bu kornayı duyduğunuz anda maç durur ve hakemlerin yölendirmesiyle gerekenler yapılır ; serbest atış,penaltı,fauller yada çıkması gereken oyuncu olabilir.Tekrar korna sesiyle oyuna geri dönülür. Maçın süresi , molalar gibi teknik konular turnuvadan bir gün önce yapılan hakemlerin ve antrenörlerin katıldığı teknik toplantıda belirlenir .
Genelde turnuvalar festival havasında olur ve çok eglenceli gecer . Özellikle İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin turnuvalara getirdiği davul ve söyledikleri sloganlar ayrı bi renk kazandırır.Sadece kendilerine slogan etmekle kalmaz , diğer takımlar için de ellerinden gelen desteği verirler. Ayrıca tribun showlarıyla hakemlerin bile ilgisini çekmişlerdir. Eğer spor dostluk ve kardeşlik diyorsak ; bunun tam örneğini bu turnuvaların birinde görebilirsiniz .
Deniz Can Sobaşat]]>
Osmanlı denizciliğine dair kayıtlar incelendiğinde gemi kazalarının sıkça yaşanan olaylardan olduğu anlaşılmaktadır. Gemi teknolojisinin ahşap, kürek ve yelkene bağlı; seyir bilgisinin de kısıtlı olduğu dönemlerde doğal koşulların etkisine daha açık şekilde yapılan deniz yolculuklarında bu kazalar sıradan bir olay halini almış görünmekte.
Deniz kazalarında gemiler bazı küçük hasarlarla yaralanıp su üstünde kalmayı başarabilseler de büyük oranda batıyorlardı. Batma ile sonuçlanmış olsun ya da olmasın gemi kazalarının ardından bir kurtarma süreci başlatılmaktaydı. Bu süreç ise geminin batıp batmamasına bağlı olarak biçimleniyordu. Yara almışancak hala su üstünde bir gemiye yapılan müdahale ile batmış bir gemininki aynı olmayıp, ikincisinde bir su altı çalışmasıgerekmekteydi.
Bizim bu çalışmamızda amacımız Osmanlı Devleti’nin, 19. yüzyıl ortalarına kadar özellikle donanmaya ait olan batık gemiler ve su altındaki malzemeler için yaptığı kurtarma dalışlarını nasıl organize edip, gerçekleştirdiğini ortaya koymaktır. Çalışmamızın zaman sınırının 19. yüzyıl ortalarında son bulmasının nedeni su altında nefes alıp vermeyi mümkün kılarak su altıçalışmalarında yeni bir dönemi açan dalış cihazlarının Osmanlı sularında kullanılmaya başlanmasının bu tarihlerde olmasıdır. Bu doğrultuda, burada insan vücudunun sınırlarına bağlı olarak gerçekleştirilmiş su altı çalışmalarını esas alırken ayrıca Osmanlı’da dalış tarihi konusuna da bir katkı hedeflenmektedir.
Gemi Kazalarının Nedenleri
Belgelerde, batmış olsun veya olmasın denizde iken her hangi bir nedenden dolayı yaralanan gemilerin durumu ‘kazazede olma’ tabiriyle ifade ediliyor. Gemilerin kazazede olma nedenlerine ilişkin açıklamalar bize bu olayların çoğunlukla hava koşullarından kaynaklandığını gösteriyor. Bu durum da yine belgelerde ‘hava muhalefeti’ olarak belirtiliyor. Hava muhalefeti ile kastedilen ise genellikle fırtına ve şiddetli rüzgar idi. Fırtına ve şiddetli rüzgar, yolculuklarısırasında gemileri tek tek yakaladığı gibi bazen bir filonun da sulara gömülmesine neden oluyordu. Olumsuz hava şartları gemilerin sadece yolculukları sırasında değil, limanda demirli iken de batmalarına neden olabiliyordu.
Deniz kazaları ile içinde bulunulan mevsim arasında bir ilişki olup olmadığını anlamak ise elimizdeki belgelerin kazadan sonra yapılan kurtarma işlemlerinin yazışmaları olmaları ve bunların da kazaların kesin olarak hangi tarihte olduğu bilgisini içermemeleri nedeniyle mümkün görünmüyor. Genel olarak Akdeniz’de gemi yolculukları yaz aylarında yapılıyor olsa da kışmevsiminde meydana gelen gemi kazalarına dair örnekler de bulunmaktadır.
Hava koşulları dışında gemilerin kazazede olma nedenlerine bakıldığında yangının önemli bir yer tuttuğu görülüyor. Yangın, ahşap malzemeden yapılan gemiler için en büyük tehlikelerden biri idi. Gemilerin yanarak batmaları, 1770 Çeşme limanı olayında olduğu gibi düşman gemileri tarafından Osmanlıdonanmasının yakılması örneği dışında gemicilerin kendi gemilerini batırmalarışeklinde de karşımıza çıkıyor. 1807 yılında Akdeniz’de savaşan Osmanlıdonanmasından ayrılan bir kalyon ve iki firkateynin personeli Selanik limanıönlerinde gemilerini kendilerini izleyen düşmanın eline düşmesin diye yakarak batırmışlardı. 1779 yılına ait bir kayda göre Yafa’dan İstanbul’a gitmekte olan bir tüccar gemisi Değirmenlik adası yakınında, 1815 tarihli bir başka kayda göre de Akdeniz boğazına giren İngiliz gemilerinden biri Bozcaada yakınlarında yanarak battı. Yine savaş gemilerinde bulunan cephanenin ateş alarak gemilerin havaya uçması karşılaşılan önemli tehlikelerdendi.
Bunların dışında deniz haydutlarının gemiyi soymasından sonra batırmaları, gemilerin bakımsızlık ve ihmal sonucu demirli oldukları yerde batmaları veya yolculuk sırasında aşırı su almaları da1 gemilerin batma nedenleri arasındaydı. Gemilerin yaralanma ve batmalarına neden olan kasıtlıhareketler de söz konusu olabiliyordu. Bu tür olaylar daha çok kıyılarda yaşayan halkın, mallarına el koyma isteği ile bilerek seyreden gemileri yanıltmasısuçlamaları ile ilgili idi.
Kurtarma Çalışmaları
Bir gemi battığında genellikle geminin gövdesi ambarındaki mallar ve güvertedeki top, çapa, zincir vb. ağır malzemeler ile birlikte dibe batarken, güvertedeki hafif malzeme veya geminin ip, yelken gibi su üstünde kalabilen kısımları karaya vuruyordu. Bu tür durumlarda karaya vuranlar bölgede oturanların yağmalaması veya kaybolmaları tehlikesi karşısında hemen bölgedeki yetkililer tarafından koruma altına alınıyordu. Bu şekilde kazazede bir geminin karaya vuran veya suda yüzen parçalarının kurtarılması toplanması ile gerçekleşirken suyun dibine batanların çıkarılması ise profesyonel bir çalışma sürecini gerektirmekteydi.
Bir gemi kazası olduğunda bölgedeki yetkililer durumu İstanbul’a haber vererek kurtarma çalışmalarının başlamasını sağlıyorlardı. Genellikle kurtarma çalışmalarını organize etmek üzere İstanbul’dan bir görevli atanırken olayın meydana geldiği bölgenin idarecileri de çalışmalardan sorumlu oluyorlardı.20 Çalışmalar sırasında kullanılacak olan malzemeler İstanbul’dan gönderiliyor veya olayın meydana geldiği bölgeden temin ediyordu. Yine çalışmalar sırasında yardım etmek üzere yöre halkından işgücü temin ediliyordu.
Su altında kalmış olan malzemelerin kurtarma çalışmaları ise dalgıçlar tarafından gerçekleştirilmekteydi. Su altında kalanları çıkarmak üzere dalışların başlayabilmesi için öncelikle dalış yerinin tespit edilmesi gerekmekteydi. Belgelerde kazanın meydana geldiği mevkiler belirtilmekteyse de bu bilgiler dalışyerinin kesin bilgisini içermemektedir. Su altında kaldıkları süre içinde batıkların dipteki akıntılarla sürüklenip parçaların farklı noktalara dağılma ihtimali vardır. Yine bazı batıklar su üstünden görülebilecek derinlikte iken bazıları da buna imkan vermeyen derinliklerdeydi. Böyle durumlarda günümüzdekilerin aksine su altında kalış süreleri kısıtlı olan dalgıçların dipte gemi aramak üzere dalmalarıyerine önceden tespit edilen yerlere dalış yapmaları daha mantıklıdır. Bu dönemde batıkların yeri önceden tespit edilebiliyor muydu? Bu sorunun cevabını içerdiğini düşündüğümüz bir ip ucunu 1792 yılına ait bir belgede buluyoruz. Anapa ve Soğucak taraflarında batan gemilerin demir malzemelerinin çıkarılması için bir kayık ile birlikte arayıcı ağ ve diğerlerinin mükemmel takımı ile gönderilmesi istenmişti. Burada diğerlerinin ne oldukları belli değilse de arayıcı ağ muhtemelen batıklardan denize dağılan parça ve malların yerlerini tespit etmekte kullanılıyordu. 1831/1832 yılında da Sakız adasıyakınlarında batan bir geminin yerinin tespit edilmesi için 5 tane İngiliz, 2 tane de Rus arayıcı kayığıkullanılmıştı. Batığın yerinin tespit edilmesinin ardından da burasının kaybedilmemesi için şamandıralar bağlanarak dalış noktasıkesinleştirildi.
Dalış yerinin belirlenmesinin ardından dalgıçlar batığın durumunu inceleyerek çalışmanın yani dalmanın mümkün olup olmadığına, dipten çıkarılması istenen malzemenin durumuna dair bir ön inceleme yapıyorlardı. Dalışlar aşağıda ayrıca inceleneceği üzere batığın derinliği, zemin yapısı, malzemenin cinsi gibi bir takım faktörlerden etkilenmekteydi.
Dalgıçlar su altında nasıl çalışıyorlardı? 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da, su altı çalışmalarında dalgıçların daha uzun ve rahat çalışabilmelerini sağlayabilmek üzere bir takım buluşlar yapılmıştı. Bunların en başarılı olarak kullanılanı ‘dalışçanı’ adı verilen ve su altında dalgıcın içinde solumasına ve belli bir mesafede hareketine izin veren çan biçimindeki yapı idi. Bu sistem o dönemlerde dipte 18 m. gibi bir derinlikte bir saat kadar çalışma imkanı veriyordu. Dalgıcın, su altında hareketini kolaylaştıran dalış elbisesinin bulunması 1797 yılında olurken bu buluş 1830’larda elbiseye yüzeydeki bir pompadan hava basılacak şekilde geliştirilmişti.
Elimizdeki belgeler bu dönemde Osmanlı Devleti için çalışan dalgıçların bu türden aletler kullandıklarına dair bir bilgi içermiyor. Evliya Çelebi, bellerinde taşıdıkları bıçaklarından başka aletleri olmayan inci ve sünger dalgıçlarının deniz dibini rahat görebilmek için ağızlarına zeytin yağı alarak daldıklarını belirtiyor. Buna göre, dalgıçların dipte suya bıraktıkları yağ bir cam etkisi yaratarak dibi görmelerini sağlıyordu. Bu dalgıçların dibe hızlı inmek için kullandıklarıbir teknik de bir taşa tutunarak bunu ağırlık olarak kullanmaktı. Tekneden bir taşla suya atlayan dalgıçlar bununla dibe ulaşınca suyun kaldırma kuvvetine karşı yine taşın ağırlığından faydalanarak dipte kaldıkları süre içinde rahat çalışabiliyorlardı. Bir ucu teknedeki bir arkadaşlarının gözetiminde olan bellerine bağladıkları ip ise su altı çalışması sırasında her hangi bir Tehlike anında dalgıçların yukarı çekilmelerini sağlıyordu.
Elimizdeki veriler dalgıçların dipteki çalışmaları sırasında ancak birkaç basit aletten yararlandıklarını gösteriyor. 1776 yılında bir batığa yapılan dalış için tersane-i amireden bir tane iki ve bir tane de bir buçuk kantarlık isparçine,28 cebehane-i amireden 25 ağaç kürek, 40 tane bargir urganı ve üç tane lağımcı küleki emaneten gönderilmişti. Bu malzemelerle dalgıçların dipteki ufak tefek madeni malzemeyi kovalara doldurduklarını, top gibi büyük ve ağır malzemeyi ise yukarıdan çekilerek çıkarılmak üzere iplerle bağladıklarınıdüşünebiliriz. Yukarıda bahsedilen düşman eline geçmesin diye yakılan gemilerin 7 kulaç (yaklaşık 14 mt) derinlikteki malzemeleri ise önce su altında iplerle bağlanmış, sonra kıyıdan hayvan gücü (manda) ile dışarı çekilmişti. Buradaki halkın da yardımı ile denizden 12 büyük ve küçük top, halka, kanca, bin kantar çoy (?) çıkarıldı.
Kıyıya yakın batıklarda bu yöntem mümkünse de açık ve derin denizlerdeki malzemelerin dipte bağlandıktan sonra yukarıya gemilere çekilmesi gerekmekteydi. Bu iş için gemilerdeki insan gücünün kullanılabileceği düşünülebilirse de 16. yüzyıldan kalma bir resim ve üzerindeki açıklamalardan, bu dönemde denize batmış olan gemi veya dipteki malzemelerin çıkarılmasında kullanılan bir geminin mevcut olduğu görülüyor. Tek direkli ve fazla büyük olmayan bu kurtarma gemisinde, geminin kıçında yer alan bir ahşap platform ile iplerle irtibatlandırılmışbüyük bir tekerlek bulunmakta olup bu muhtemelen denizden çıkarılacak malzemenin yukarıya çekilmesini sağlayan bir çark idi. Evliya Çelebi de dipteki gemilerin çıkarılmasının dalgıçların sualtındaki geminin iki tarafından bağladıkları ip ve halatların su üstündeki iki gemiden dolaplarla çekilerek geminin yüzdürülmesiyle olduğu bilgisini veriyor.
Sığ yerlerde karaya oturan gemilerin kurtarılması ise geminin altından geçirilen iplerin her iki ucuna içi su dolu fıçıların bağlanıp, daha sonra tulumbalarla fıçıların içindeki suların boşaltılarak hafifleyen fıçıların su yüzüne yükselirken gemiyi de beraberinde yükseltmeleri ile sağlanırdı.
Kurtarma çalışmaları sonucunda çıkarılanlar ise İstanbul’a gönderiliyorlardı. Bu iş için gereken kayık, gemi gibi araçlar İstanbul’dan donanma gemilerinden gönderiliyor35 veya şahıslara ait gemi, kayık vb. kiralanıyordu. Ancak nakliye işinde şahıs gemilerinin kullanılmasında bu kişilerin isteksizliği ile karşılaşılabiliyordu.
Dalışlar sırasında çalışmalara katılan dalgıçların sayısı hakkında belgelerimizin bazıları bilgi içeriyorsa da bunların çalışacakları malzemelerin miktar ve niteliği hakkında bilgilerin detaylı olmaması işgücü ve iş saati hakkında anlamlı sonuçlara ulaşmamıza imkan vermiyor. Ancak Bozcaada yakınında yanarak batan gemiden yapılacak kurtarma çalışmalarıiçin Biga’dan 20 günlük periyotlarla değişmek üzere 20 amele istenmiş olması bu tür çalışmaların kısa sürede sonuçlanmadığını gösteriyor. Nitekim Sakız açıklarında batan bir geminin sadece yerinin tespit edilmesi yaklaşık 30 gün sürmüştü.40 Çalışmaların uzun sürmesinin nedeni dalgıçların su altındaki kalış sürelerinin kısa olması ile ilgili idi. Bunlar, ancak ciğerlerinin kapasitesine bağlıolarak nefes tutabildikleri birkaç dakikalık sürelerde dipte kalabiliyorlardı.
Nitekim merkezden gelen bir emir olmaksızın bölgedeki yöneticiler de suda kalmış malzemelerin çıkarılması için çalışmalar yapıyorlardı. Karadeniz’de, zaman içinde denizdeki batmış veya fırtına nedeniyle demir bırakmış gemilerden kalan top, demir vs. gibi malzemeler varsa bunların yerlerinin tespit edilerek çıkarılması için boğaz nazırının denetimi altındaki halk birkaç kayık ile her yıl nisan ve mayıs aylarında Rumeli fenerinden İğneada’ya kadar kıyı boyunu dolaşmaktaydı. Bu çalışmalar sırasında çıkarılanlar ise satılarak parası çalışanlar arasında paylaştırılmaktaydı. Ancak çıkarılanlar arasında devlete ait olan malzemeler satılamazken, devlet halkın bu şekilde denizde kalmış donanma gemilerinin malzemelerini çıkarmalarını teşvik için masrafları karşılayarak veya bahşiş vererek bu malzemeleri alma yoluna gidiyordu.
Dalgıçlara Dair
Osmanlıda tersane-i amire personeli arasında yer alan dalgıçlara gavvas adıveriliyordu. Evliya Çelebi, gavvasların İstanbul’da, Galata ve Kasımpaşa’da loncaları olup bunların genellikle Mağrib, Reşit ve İskenderiyeliler’den oluştuğunu aktarıyor. Tersane-i amire’deki dalgıçlar sefer zamanı donanma ile birlikte denize açılırken yaşı ilerlemiş olan birkaç dalgıç da her hangi bir ihtiyacın ortaya çıkması ihtimali karşısında tersanede bırakılıyorlardı. Gelibolu tersanesinde de ulufeli dalgıçlar bulunmaktaydı.
Ancak devlet bu tür çalışmalar için donanma personeli olmayan dalgıçlardan da faydalanıyordu. Bu dalgıçlar genellikle Ege’deki adaların denize yatkın halkından temin ediliyordu. Bu adalar içerisinde özellikle Sömbeki adasının dalgıçları kullanılmaktaydı. Sömbeki adası süngercilikle uğraşıp49 ada halkı da denizden sünger çıkarma uğraşıları sonucu iyi dalgıçlar olarak ünlenmişlerdi. Belgelerde de sık sık su altına inecek kişiler için sönbeki/sömbeki kelimeleri kullanılmaktadır. Ancak yine örneklerden anlaşıldığı kadarıyla sönbeki kelimesi sadece bu adanın dalgıçlarını işaret etmeyip genel olarak ‘dalgıç’ anlamına gelmekte ve tersanedeki dalgıçlar için de kullanılmaktaydı.
Tersane-i amirede istihdam edilen dalgıçların görevleri sadece batık çıkarmak ile sınırlı değildi. Bunlar Akdeniz seferi sırasında donanma ile birlikte yola çıkıyorlar, tersanede tamire ihtiyaç duyan gemilerin hizmetinde görev alıyorlar, çeşitli tersanelerde inşa edilen gemilerin denize indirilmesi sırasında görevlendirilerek buralara gönderiliyorlar, yolculukları sırasında kaza yapan gemilerdeki personel veya yolcuların kurtarılmasında görev alıyorlardı.
Dalgıç, tersane personeli arasında ise ulufe alıyordu. Bunun dışında da dipten çıkardıkları gemi lengerleri devlete aitse donanmaya teslim ediliyor, sahibi çıkarsa yarı fiyatına buna iade ediliyor, sahibi bulunamazsa satmak üzere kendilerine kalıyordu. Dalgıçların çalışmalar süresince yiyecekleri ise bölgenin kaynaklarından karşılanıyordu.
Tersane personeli olmayan dalgıçların ücreti, çıkarılan malzemenin belirli bir hissesinin verilmesi şeklinde ödenmekteydi. Karadeniz’deki çeşitli yerlerde ve Tuna’da batan gemilerden top, hamire, yuvarlak ve lenger çıkaran RusyalıKablon (?) adlı dalgıcın 1803 ekiminde Osmanlı ile yapmış olduğu anlaşmaya göre çıkardığı malzeme kaç kantar geliyorsa bunun yarısı kendisine verilecek yarısı da devletin olacaktı. Bu anlaşmanın ardından İsmail kalesi yakınlarında 9 top ve diğer aletleri çıkaran bu dalgıca top ve safralığın yarı hissesinin karşılığıolarak hazine-i amireden verilecek 17 bin 650 kuruş için bir senet ve bahşişolarak da bir miktar hamire, yuvarlak, lenger ve hurda demir verildi.
1830 yılında da Akdeniz’de Nağra limanı ve Bozcaada yakınlarında eskiden batmış olan gemilerin malzemelerini çıkarmak üzere Sömbeki ve Kastel’den dalgıçlarla anlaşılmıştı. Anlaşmaya göre Nağra limanında çıkarılanlardan 5/2 hisse, Bozcaada’da çıkarılanlardan da 3/1 hisse dalgıçlara verilecekti. Yaz mevsimi boyunca yapılan çalışmalar kışın gelmesi ile mart ayında tekrar başlamak üzere sonlandırılmışken bu süre içinde 11 tunç, 1 demir top ve bir miktar bakır, demir ve kurşun çıkarılmıştı.
Bu şekilde özel dalgıçlarla çalışıldığında bunlara çıkardıkları karşılığında kaç hissenin verileceği devlet ile dalgıçlar arasında yapılan pazarlık sonucunda belirlenmekteyse de dalgıçların teklifi devlet tarafından hesaplı bulunmazsa İstanbul’dan tersaneden dalgıç ve malzeme gönderilmesi seçeneği her zaman mevcuttu.
Kurtarma Çalışmalarını Etkileyen Faktörler
Kurtarma çalışmalarının organize edilmesi ve gerçekleştirilmesinde özellikle olayın meydana geldiği yer ve çalışmaların gerçekleştirildiği tarih etkili olmaktaydı. Kazanın meydana geldiği yer birkaç açıdan kurtarma çalışmalarıüzerinde etkili idi. İlk olarak diptekilerin çıkarılmasında derinlik faktörü önem kazanıyordu. Dalgıçların su altında solumalarına imkan veren modern dalışcihazlarının kullanılmadığı bu dönemlerde dalış derinliği insan vücudunun olanakları çerçevesinde belirleniyordu. Bundan dolayı dipteki malzemelerin çıkarılabilmesi ancak dalgıçların çalışabileceği derinlikler dahilinde mümkündü. Bazı seyahatnamelerdeki anlatımlarda dalgıçların 70-80 kulaç (140-160 mt) gibi derinliklere daldıklarına dair yer alan ifadeler61 belgelerimizde karşımıza çıkan ölçülere göre çok abartılı kalıyor. Bununla ilgili olarak belgelerimizde geçen derinlik ölçüleri 7-32 kulaç (14-64 mt) arasındadır. Ancak bu büyük farkın denizden top benzeri ağır malzeme çıkarmak için yapılacak bir çalışmanın dalgıçlara harcatacağı enerjinin daha fazla olması nedeniyle daha az derinlikte, daha kısa sürelerle çalışmalarından kaynaklandığı düşünülebilir.
Çıkarılması gereken malzeme her zaman çok derinde olmayıp kıyıdan seçilebilecek mesafelerde de olabiliyordu. 1776 yılında Karadeniz kıyısındaki çeşitli noktalardan çıkarılması istenen topların bazıları deniz kenarından görülebilecek derinlikte idi.
Geminin battığı bölgenin dip yapısına bağlı olarak batık ve parçaları farklı derinliklerde bulunabilmekteydi. 1831/1832’de Sakız yakınlarında batan geminin dipteki durumu incelendiğinde bir tarafının 21, bir tarafının 27 ve asıl güverte bölümünün ise 32 kulaç derinlikte yattığıanlaşılmıştı.
Dalış yerinin derinliğine ek olarak dip yapısı da malzemenin kurtarılmasıçalışmalarında dikkate alınması gereken bir diğer faktördü. Kayalık veya taşlık bir zemindeki batık malzemenin takibi, yerlerinin tespiti daha kolay iken, kumluk bir zemin yapısında malzemenin kısa sürede kum içinde batarak gözden kaybolması mümkündü. Bu nedenle bu tür alanlarda kurtarma çalışmalarının bir an önce gerçekleştirilmesine gayret ediliyordu. Mora’da Gaston sahilinde batan bir şalopenin malzemelerinden bir kısmı çıkarıldığı halde bir kısmı kuma gömülmüş, üstelik şalope de üzerlerini örtmüş olduğu için çıkarılamamıştı.
Kurtarma çalışmalarında zaman faktörü iki açıdan önem taşıyordu. Birincisi dalışların gerçekleştirilebilmesi açısından içinde bulunulan mevsim ve hava şartları uygun olmalı idi. Kış döneminde dalmak güç olduğu için kurtarma dalışlarının kış gelmeden tamamlanması gerekiyor veya çalışmalar hava koşullarının iyi olduğu tarihlere erteleniyordu.
İkinci olarak geminin batmasının ardından kurtarma çalışmalarının yapıldığı tarih arasında geçen süre de önem taşımaktaydı. Bu özellikle batan malların cinsi, su altında ne kadar bozulmadan kalabilecekleri ile ilgiliydi. Batan ticaret gemilerindeki gıda maddeleri içlerine konuldukları küp, testi gibi koruyucu kapların varlığına rağmen tuzlu deniz suyunun sızması ile bozulma riski altında olduklarından kurtarma çalışmalarının bir an önce başlatılmasıönemli idi. Donanma gemilerinden çıkarılması istenenlerin çoğunlukla madeni malzeme olup su altında bozulma sürelerinin uzun olması ise kurtarma çalışmalarının olaydan daha sonraki tarihlerde yapılmasına olanak veriyordu. Nitekim 1806 yılında batan geminin top ve yuvarlaklarının çıkarılması için dalışancak 1817 yılında mümkün olmuştu.
Kurtarma çalışmalarının olaydan uzun süre sonra yapılmasının içerdiği bir tehlike de batıktaki malzemenin görevlilerden önce halk tarafından çıkarılmasıidi. 1797 Temmuz’unda, Eğriboz’un Kızılhisar kazası yakınında Karaduvar adlımevkide ve Andre adası yakınında 8 yıl önce batan iki firkatenin denizde kalan tunç toplarının çıkarılması çalışmaları için gönderilen iki sönbeki yaptıklarıdalışlarda dipte gemilerin enkazını bulmakla birlikte hiç top bulamamışlardı. Bunun üzerine yapılan araştırmada Aksalı Yorgo reis ve arkadaşlarının 14 kayık ile gelerek Kızılhisar’da batan geminin 54 topunu çıkararak bir kısmını Mısır’da bir kısmını da Foça’da Fransızlar’a sattıkları, Andre adası yakınında batan geminin toplarının da adanın kocabaşıları tarafından çıkartılarak satıldıklarıtespit edildi. Bu örnekte suçluların bulunarak devlete ait olan bu malların parasının alınması yoluna gidilmişken dipten çıkarılan malzemenin çıkaranın elinde olduğu durumlarda devlet bunu geri alıyordu.
Kurtarılan Mallar
Batmış olan donanmaya ait savaş gemilerinden çıkarılanlar öncelikle gemilerdeki madeni malzemeler idi. Bunun nedeni bu malzemelerin denizde bozulmadan kalabilmeleri sonucu yeniden kullanılabilme fırsatını vermesi idi. Bunlar arasında da özellikle top ve gemi çapalarının çıkarıldığı görülüyor. Kıyıya vuran ve dipten çıkarılan mal ve malzemeler şahsa ait gemilerden olup sahipleri belli ise (top v.b. savaşaleti dahi olsa) bunlara iade edilirken donanma gemilerine ait olanlar İstanbul’a tersane-i amireye gönderiliyordu.
Denizdeki donanma gemilerinden çıkarılan top ve lengerler, İstanbul’a gönderilmek yerine inşasısürmekte olan yeni gemilere de verilebiliyordu. Toplar ayrıca çıkarıldıkları bölgenin kalesine de bırakılabiliyordu. Ancak bu durumda denizden çıkarılan topların çap, menzil vs. açısından kalede kullanılmaya uygun olmaları gerekiyordu. Andre adası yakınlarında batan bir firkateynden çıkarılan tüfekler de dipte kaldıkları süre içinde kundak ve çakmakları bozulduğu için tamir edilmeden kullanılamayacaklarından cebehane-i amireye gönderildiler.
Belgelerimizde ender olmakla birlikte kurtarılan mallar arasında gemilerin de olduğunu görüyoruz. Bu şekilde çıkarılan gemilerin tekrar kullanımımümkün olabiliyordu. Ancak gemilerde su altında kalma sürelerine bağlı olarak oluşan hasarın tamiri gerekiyordu.
Yapılacak tamirin ardından yeniden kullanılabilecek durumda olan gemiler tekrar donanmaya dahil ediliyor, bunların tamir ve donanım masrafları da devlet tarafından karşılanıyordu.
Ancak çıkarılan gemilerin su altında kalmaktan dolayı çok zarar görmüşdurumda olmalarıhalinde tekrardan donanmaya almak yerine satılmaları tercih ediliyordu. 1792 yılında Sinop’ta batık durumdaki üç şalopeden denizden çıkarılan ikisi, uzun süre denizde kalmış olmaktan dolayı durumlarının kötü olması ve donanımlarının da olmamasınedeniyle halen batık olanla birlikte 1000 kuruşa Kastamonu mütesellimine satılmıştı. Aynı yıl Sinop limanında kaza yapıp hala suda olan bir kırlangıcın çıkarılmasına aynızamanda bu gemiyi satın almak isteyen kapan tüccarlarından Hattabzade Seyyid Mustafa talip oldu. Burada liman reisi tarafından yapılan inceleme sonucunda bu geminin donanımıolmaksızın suda durduğu ve bu şekilde kalırsa bozulacağışeklinde raporu üzerine geminin bu kişi tarafından satın almak üzere denizden çıkarmasına karar verildi.
Sonuç olarak Osmanlı yönetimi, devlete ait batık durumdaki gemi ve malzemelerinin kurtarılması amacıyla devlet görevlilerinden olayın meydana geldiği bölgenin halkına kadar geniş bir kitlenin görev aldığı sistemli bir çalışma sürecini gerçekleştirmekteydi. Batan gemilerin mal ve malzemelerinin yağmalanması ihtimali kurtarma çalışmasının bir an önce başlatılması zorunluluğunu doğuruyorsa da bu her zaman mümkün olmuyordu. Bu çalışmaların esas kritik bölümü olan su altı çalışmasını gerçekleştiren dalgıçlar ise tersanenin personeli veya özellikle Ege’nin denize alışkın halkı arasından seçiliyordu. Bunların deniz dibindeki çalışmaları ise basit birkaç aletin yardımı dışında insan vücudunun olanakları doğrultusunda belirleniyordu.
Osmanlı sularında modern dalış cihazlarının kullanılmaya başlanması ise 19. yüzyılın ortalarına doğru oldu. Nitekim su altı çalışmasını kolaylaştıran bu gelişmenin ardından Osmanlı Devleti batıkların çıkarılmasında bu ekipmana sahip olan yabancılardan faydalandı. 1830’larda Navrin ve Sakız’daki savaşlarda batan gemilerin batıklarında çalışan M. Lovee ve dalış ekibi 1850’lerde de İstanbul limanındaki birkaç batıkta çalıştılar.
Yar.Doç.Dr
Şenay Özdemir
Mersin Üniversitesi]]>
Serbest dalış severleri MEDEX 2010 İstanbul Fuarı'nda Prof.Dr.Şamil Aktaş "SENKOP" hakkında aydınlatıyor. Serbest Dalış severlerin bu video sunumu kaçırmamalarını şiddetle tavsiye ediyoruz. !
]]>
1934 yılında Bursa’da doğdu. Astsubay okulunu bitirdikten sonra çeşitli kıta görevlerinde bulundu. Kurtarma ve Sualtı Komutanlığı’da Birinci Sınıf Dalgıç olduktan sonra Amerikada Birinci Sınıf Dalgıç Kursu’nu bittirdi. Daha sonradan senelerce Kurtarma ve Sualtı Komutanlığı’nda eğitim kadrosunda yer aldı. Donanmaya ve dalış sektörüne sayısız dalgıç yetiştirdi. Camiya tarafından çok sevildi. İçtenliği, bilgi ve teçrübesiyle, işine karşı titizliği ile gönüllerin hocası oldu. 1985 yılında kendi isteği ile emekli oldu. Emekli olduktan sonra sanayi dalgıçlığında çalışmalar yaptı. 19 Kasım 1996 yılında geçirdiği beyin kanaması nedeniyle vefat etti. Hocaların hocası, Erdoğan hocamızı hiç unutmadık. Allah gani gani rahmet eylesin.
Fotograflarını aldığımız ailesine; Eşi Sema Ebinç Hanıma, Oğulları Alper ve Alp Ebinç’e çok teşekkür ederiz. Fotograflarda yaşayanlara uzun ömürler diler, vefat etmiş olanlarada Allah’tan rahmet dileriz.
]]>
ODTÜ SAS – Su Altı Sporları olarak 28 Mayıs 2010 saat 16:00-18:00 arasında ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi (KKM) C Salonunda, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Volga Bayrakçı Tunay tarafından verilecek; “Spor Yaralanmaları ve Önlenmesi Semineri” düzenlenmiştir.
Seminer ilgilenen herkese açıktır. Semineri takiben küçük bir kokteyl verilecek olup saat 18:00’da KKM Kemal Kurdaş salonunda ODTÜ Spor Müdürlüğü tarafından 2009-2010 yılı başarı ödülleri töreni düzenlenecektir.
Tarih: 28 Mayıs 2010
Saat: 16:00-18:00
Yer: ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi C Salonu]]>
Gectigimiz CMAS yonetim kurulu toplantisinda Paletli (DYN) ve Paletsiz Dinamik (DNF) Apnea ve Kup Apnea (JB) yeni kurallari onanmistir. Sporcularin faydasi ve guvenligi icin onemli degisiklikler iceren yeni kurallar cok yakinda CMAS web sayfasindan yayinlanacak olup, federasyonumuzca yapilan kurallar guncellemesi de yakinda duyurulacaktir.
Bunun yanisira, 2. CMAS Avrupa Serbest dalis sampiyonasi ACIK olarak yapilacak olup isteyen ulkeler daha once 3 olan sporcu sayilarini 6’ya cikartarak (bay 6 bayan 6 seklinde) katilim saglayabileceklerdir. Siralama ise Sampiyona ve Avrupa olmak uzere iki ayri sekilde yapilacaktir.
Bilgilerinize sunariz.
Levent UCUZAL
{TSSF ve CMAS Serbest Dalis Teknik Kurul Baskani}]]>
'Serbest Dalış' Dünya Rekortmeni Yasemin Dalkılıç'ın hem çocuk doktoruyum ve hem de aile dostu Suat Amcası...
Çocukluğunda bir kez ateşlendiğinde ona 'dondurma yiyebilirsin' dediğim için bana hep sevgi duymuştur (Çocuk doktoru olmak ne güzel!)
Kişiliği çok erken gelişmiş bir çocuktu Yasemin...
Bir şeyi yapmaya karar verdiğinde ne annesi Şeyma ve ne de babası Yalım vazgeçiremezdi onu...
Yalım'a göre, Yasemin bu kötü huyunu annesinden almıştı!...
★
Yasemin geçen hafta başında 125 metreye rekor dalışı yaparken yüreğimizi ağzımıza getiren bir şanssızlıkla karşılaştı...
125'e inip dönerken, sinüs iltihabından boğazına boşalan kanlı sıvı yarı yolda solunum yolunu tıkayınca Yasemin bilincini yitirmiş...
Alınan dalış önlemleri ve kurtarıcı dalgıçlar sayesinde kurtarma balonuyla su yüzüne çıkarılmış...
Her tür önlem alınmış olduğu için tıbbi müdahale ile sevgili Yasemin yeniden yaşama dönmüş...
★
Annesi Şeyma ile telefonla görüştüğümde şunları söyledi:
"Yasemin, Kaş'ta çok iyi hazırlandı ve çok sayıda rekor kırarak bir 'rekorlar serisi oluşturmak istiyordu....
Başına bir şey gelmesin diye de, deneme dalışlarının başlayacağı ilk günden itibaren tüm güvenlik önlemlerini aldırmıştı.
Her tür donanımın yanı sıra, hakemler, güvenlik dalgıçları ve tıbbi müdahale ekipleri ilk dakikadan itibaren Yasemin in yanındaydı...
(Bu önlemleri almayan ünlü birçok rekortmen yaşamlarını yitirmişti deneme dalışları sırasında...)
Her dalış öncesi 'güvenlik dalgıçları' 15-20 metre arayla aşağı doğru yerleşiyorlardı...
Yasemin önce 105 metreyi 106.8 ile kırdı ve bunu tescil ettirdi...
Sonra bu rekoru 125 metreye çıkarmak için dalarken 70 metre dolayında genzinde bir sıcak akıntı hissetmiş ama bunu önemsemeyip 125 e inmiş.
Çıkışta, 50 metrede güvenlik dalgıçları Yasemin'in hareketlerinin bilinçsiz olduğunu görerek hemen müdahale etmişler ve kurtarma balonuna bağlayıp yüzeye çıkardılar...
Yüzeye çıktığında bilinci ve solunumu yoktu.
Hemen müdahale edilince solunum ve bilinç geri geldi...
Helikopterle Akdeniz Üniversitesi'ne götürüldü ve orada 'akut sinüzit tanısı kondu..."
Şeyma başka önemli şeyler de söyledi: "Yasemin'in başına gelenler baştan beri filme alındı...
Bu kayıt, bir dalıcının yaşamının nasıl kurtarılabildiğini göstermesi açısından ders niteliğinde bir belgesel...
Bence tüm dalıcılar bu filmi izlemeli, ders çıkarmalı ve sağlam güvenlik önlemleri olmadan dalmamalı... "
Şeyma ya, Yasemin in bundan sonra dalıp dalmayacağını sordum...
"Dalmamaya karar verdi" dedi. "Diyelim 125'e ya da 130'a daldı, ne olacak?
Bir gün bir başkası 126 veya 131'e dalacak ve onun rekorunu kıracak...
Ama Yasemin'in yaşamının nasıl kurtulduğunu gösteren film serbest dalış dünyası için birçok rekordan daha değerli..."
Evet Yasemin Dalkılıç rekorlarına son verirken bir yaşam dersi de vermiş oldu...
Sevgili Yasemin'e, Dalkılıçlara ve hepimize geçmiş olsun...
Suat Çağlayan
Kaynak: Haber Türk]]>
Son zamanların en gözde turistik beldelerinden biri haline gelen Çin ziyaretçilerine bir çok gezi alternatifi sunuyor.
Çin'e gidenlerin mutlaka ziyaret ettiği Çin Seddi'ni farklı bir açıdan, su altından görmek de mümkün. Az sayıda kişinin bildiği üzere Çin seddinin bazı bölümleri genelinden çok daha özel, özellikle de su altında olan kısımları.
1980'den beri bir gölün altında olan kısım Çin seddini görmek isteyenler için yeni bir maceraya kapısı açıyor. Daha önce izin verilmeyen dalışlar artık resmi olarak tureistik tur. kapsamında. Göl üzerinde tekneyle açıldıktan sonra dalış ekipmanıyla gölün derinliklerine iniyor ve tarihi kalıntıları sau altında ziyaret edebiliyorsunuz. Dalış eğitmenleriniz sizi tam olarak kalıntıların üzerine getiriyor ve sonra size en güzel görüntülerin olduğu kısımlara doğru sualtında rehberlik ediyor. Su altında kalan bölümlerden en ilgi çekenleri ,Ming zamanından kalma kabartmalar, tüneller ve gözlem kuleleri. Elbette bu sualtı turu için dalış deneyiminiz olması şart yoksa tehlikeli olabilir.
Çin Seddi sualtı turuna katılanlar 2. gün Atlantis benzeri kalıntıların olduğu başka bir dalışa götürülüyor ve daha sonra rehber eşliğinde Yasak Şehrin restore edilmemiş kısımları geziliyor ki bu bölümler normalde turistlere kapalı alanlar içinde yer alıyor.
Selin Kunt Tütüncü
Kaynak: Haber Turk]]>
Antalya'nın Kaş ilçesine bağlı Kalkan beldesi dalış tutkunlarının yeni gözdesi oldu.Kalkan'da üç dalış okulu, Kalkan Körfezi çevresindeki 18 noktaya dalış yaptırıyor. Kalkan Koyu'nda 1900'lü yılların başında batan bir geminin batığı, derin mağaralar, zengin bitki örtüsü, turistlerin büyük ilgisini çekiyor.Eylül ve ekim aylarında sualtında balık sürüleri ve balık türlerini gözlemlemenin de mümkün olduğu Kalkan Koyu'nda çok sayıda amfora da bulunuyor. Dalış tutkunlarının 12 metre ile 30 metreye kadar dalış yapabildikleri koyda zaman zaman caretta cerattaları da görmek ayrı bir heyecan veriyor.
10 BİNE YAKIN DALIŞ GERÇEKLEŞİYOR
Kalkan'da yılda on bine yakın dalış gerçekleşiyor. Dalışa gelenlere önce dalış ve dalış noktaları hakkında ders veriliyor. Dalışlarda gruplara, profesyonel dalgıçlar eşlik ediyor. Dalış 30-45 dakika sürüyor.Kalkan'a dalışa gelen Aman Michel Menger adlı turist, AA muhabirine yaptığı açıklamada, suyun ve görüş mesafesinin çok güzel olduğunu söyledi. Su altında çeşitli balıkları görme fırsatı bulduğunu anlatan Menger, ''Şahane bir dalış yaptım'' dedi.İngiliz Snacon Brett, yaşamının en güzel dalışlarından birini yaptığını belirtirken, İngiltere'de öğrenci olan Timur Ada, Kalkan'ın dalış için çok güzel bir yer olduğunu kaydetti.
Kaynak: Haber Turk /AA]]>
ODTU SAS 7. Geleneksel Serbest Dalis Dinamik Apnea Sampiyonasi yarisma kurallari sporcu ve hakem egitimleri 18 Mayis 2010 Sali gunu saat 18:15de ODTU SPOR MERKEZI Toplanti Salonunda (ODTUKENT ve ODTU TEKNOKENT arasinda) yapilacaktir.
Google Earth den bulabileceginiz adres icin kmz dosyasi ve jpg goruntusu ektedir.
Egitim ilgilenen herkese aciktir.
Haberleri;
http://www.metu-sas-championships.com/
veya
http://www.sas.metu.edu.tr
web sayfalarindan takip edebilirsiniz.
Levent UCUZAL]]>
‘’bir baktım restorantın önündeki akvaryumda duruyor, en fazla 700 gram gelir.. Hemen aldım onu ordan, koydum kovaya, koşarak gidip dalış malzemelerimi aldım, atladığım gibi tekneye doğruca ıstakoz yuvalarının olduğu yere, attım çapayı, atladım denize, ıstakozu koydum yuvaya…’’
RESTORANTLARDAN ISTAKOZ TOPLAYIP DENİZE BIRAKAN, BULDUĞU ISTAKOZ YUVALARININ ÖNÜNE BALIK PARÇALARI KOYAN BİR BALIKADAM…. SERGİO EKŞİYAN… NAMI DİĞER ADALI SEÇO KONUĞUMUZ OLDU;
Hoşgeldiniz Sergio bey , okurlarımıza sizi biraz tanıtalım dilerseniz.
Merhaba, hoşbulduk, adım Sergio Ekşiyan, ama ben ADA’LI SERÇO olarak biliniyorum, siz de bu şekilde bahsedebilirsiniz, memnun olurum. 54 doğumluyum, 58 den beri adada yaşıyorum. Deniz benim hayatım. İlk gözümü açıp baktım, hep merakla baktım, hala bakıyorum..
Dalış nasıl başladı?
68 de ilk zıpkınımı aldım. Buralarda kefal vuruyordum 68 de. 69 da liman inşaatı başladı burada, sonra mütahit işi bırakıp gidince atılmış olan taşlara çok Sargoz geldi. Sargozlar çok ama elbise yok üşüyorum. Ben üşüyen biriyisiyim ve yüzmek için de denize girmem, bir maskem bir paletim olmadan suya yüzmek için hala girmem. İşte böyle Sargozlarla beraber başladık diyelim.
Benim Yücel diye arkadaşım var, bisikletçi Yücel, yıl 72 onunla beraber balık vuruyoruz, maske palet tüfek var, elbise yok, o zaman malzeme bulmak da kolay değil üstelik pahalı, bende yılmazın tüfeği var, ilk tüfeğim yılmazın dönen lastikli modeliydi, daha sonra lise 1.sınftayken çitf lastikli tüfek aldım yılmazdan. Maskeyi de Atina’dan ne zahmetlerle getirtmiştim neyse biz Yücel ile ‘ya’ dedik ‘bir fenerimiz olsa ne güzel olur’ ama yok, sualtı feneri bulmak ne mümkün. Napalım, fener yapalım dedik; bisiklet fenerleri vardı dinamoyla çalışan, onun arkasına kabloları bağladık, o zamanlar etek giymiş kadın şekilnde bir sirke şişesi vardı. Aldık sirke şişesini, etek kısmına feneri yerleştirdik, şambrel lastiği ile ızolasyonu yaptık, şişenin ağız kısmından kabloları kıçardık aç kapalı bir vida yaptık, ama yine su geçirecek bunu engellemek için cips kağıtları var ya hışıdaklı o zaman da vardı onlardan aldık içine koyduk tekrar lastikle bağladık oldu sana sualtı feneri… Aç kapa yok tabi, açık duruyordu bir saat falan gidiyordu. İşte bölye sirke şişesinden hausingli fener yaptık.
76 yılında askerden geldim, Karaköy’de bir dükkanda bir elbise gördüm, 2. el mi artık 3. el mi bilmiyorum, 3 parça, alt, üst bir de başlık, 3 parça ama her parça ayrı, hem marka hem model hem malzeme farklı, patik falanda yok. 2000 lira dediler bu elbiseye kavga dövüş 1800 liraya aldım. Böylece ilk elbisem olmuş oldu.
Şuana kadar hep skinsiniz, henüz scuba yok ve dalışlar hep zıpkın/balık için ?
Tabii scuba nerdee. 80 de reşim değişti ithalat ihracat değişti yavaş yavaş malzeme gelmeye başladı. Bende 80 de bir tüp aldım, 72 tarihli, galvaniz, 2250 psı, 150 atmlik bir tüp. Ben bu tüpe 210 basıyordum. Neden? HABAŞ’a götürüyorum da ondan.. Buradan kalkıyorum, Eminönü’ne, Eminönü’den Topkapı minibüsü, topkapı’dan Sağmalcılar minübüsüne bin elinde 15 kiloluk tüple… Habaş’a git.. eeee bir nefesin kıymeti oluyor tabi.. O zamanlar kimsenin baktığı yok, testli mi değil mi? üretim tarihi ne, kullanım basıncı ne, koymuşlar oraya bir adam ne getirsen basıyor, orada koca koca tüpler var adam bir açıyor bir bakıyorsun ibre 200’e dayanmış bir anda, tüp yanıyo. Adamın haberi bile yok bu 200 mü 150lilik mi.. Doldurduğun tüple aynı yolu geri dön adaya gel, o nefesi sonra böyle gıdım gıdım kullan.. Birinin teknesinin sorunu olur, birinin aşağıda birşeyi kalır.. O tüple hep böyle işler yapılıyordu..
Tüple beraber yavaş yavaş zıpkıncılıktan başka , sualtı işlerine doğru kayma başlamış galiba.
E tabii, ayrıca bir de işin parasal boyutu da var, masraflarda çıksın diye bakıyoruz, Habaşa git gel masraf..
Tüp geldi avcılık kolaylaştı olmamıştır umarım, çünkü biliyorsunuz scubayla avcılık avcılık olarak değerlendirilmiyor.
Elbette, bakın şimdi, zaten eski balıklar kalmadı, bir de al tüpü in aşağı ne gelirse vur bu yanlış. Ben zıpkıncılık yaparım, ama skin, kara avcılığı da yaparım, kışın Ercan başkanla Anadolu’ya gideriz keklike, ama yasal olan 2 tane keklik vurmaktır kimse bana 3.kekiliğe ateş ettiremez. Şimdi Entel Danteller bana kızabilirler belki vay efendim hayvanları öldürüyorsun diye, kararında ve bilinçli olarak yapıldığında bunun bir zararı yok. Avcı ister sualtında olsun ister karada ölçüsünü bildiği sürece ve doğaya saygı duyduğu sürece zarar vermez.
Ben dalgıç olmamın yanısıra Hayvan Hakları Federasyonunun temsilcisiyim. :)
Bakın şimdi Ege hanım, ormana gidiyoruz, iki kuş vuruyoruz, orada bir kamp kuruyoruz eğlenip geliyoruz, ya da dalıyoruz iki balık alıyoruz, sofraya koyup yiyoruz. Burada bir sorun yok, gidip katliam yapmadığınız sürece..
İşin Avlanma kısmını anlamam mümkün gibi gözükmüyor, ben bir vejetaryanım ve hayvan öldürmeyi anlayamıyorum, ancak şunu kabul ediyorum; evet avcılar çoğu noktada doğayı ve hayvanları koruma konusunda normal insanlardan çok daha duyarlılar. Benim babam da avcıydı, zıpkıncıydı, ama ben onun kadar zor durumdaki hayvanları kurtaran iyileştiren birini daha görmedim. Avcılar doğayı da bildikleri için nasıl müdehale edeceklerini de biliyorlar.
Katliam boyutuna varmadığı sürece iş (kara avında; teyp kurmak, tam otomatik tüfekler kullanmak, yasak dönemlerde yasak bölgelerde avlanmak, sualtında scubayla zıpkın yapmak gibi) yine ’öldürme’ güdüsünü anlam mümkün değil ama makul karşılayabilirim belki.. troller ve gırgırlara diyecek bir şeyse bulamıyorum..
Bilinçlilik ve duyarlılık konusunda söylediklerinize katılıyorum. Ormanda gezerken ağaç kesen ya da ateş yakan birilerini görürsem mutlaka uyarırım. Bir gün bir yerde adamlar atış yarışması yapıyorlar, hedef aldıkları şey bir ağaç.. geçmişler karşısına ağacı kurşunluyorlar ‘napıyoırsunuz ya ‘dedim ‘canlı bu ağaç, siz onun kabuğunu deldiğinizde hastalanak, kuruyacak ölecek hedef dikin ona ateş edin’ . adamlar ağacın zarar görebileceğini düşünmüyorlar, bunlar avcı değil, doğa düşmanı. Avcı aynı zamanda korumayı bilecek ve koruyacak.
Bakın size bir şey anlatayım, eskiden bizim buralarda ıstakoz vardı, sonra kalmadı bu hayvanlar, bir kaç yıl önce bir bölgede dalış yaparken tesadüfen 21 tane ıstakoz yuvası gördüm .. 21 tane bir yerden geldi yuvalandı herhalde bu hayvanlar diye düşündüm. Gitmesinler diye ben bunlara her gün balık parçaları götürüp yuvalarının önüne bıraktım.
Dalış yapanlara da söyülüyorum, almayın ıstakozları.. alacaksınız yiyeceksiniz ne olacak sonra, bir sonraki dalışta boş yuva görmek çok mı hoşunuza gidecek. Almayın hayvanı her dalışınızda görün mutlu olun..
Bir gün bir restorantın önünde, hani şu akvaryumlar var ya, onların içinde bir ıstakoz gördüm. Küçük daha, hemen aldım onu, koydum kovaya, koşarak gidip dalış malzemelerimi aldım, atladım tekneye doğru ıstakoz yuvalarının olduğu yere, attım çapayı atladım denize, koydum onu bir yuvaya.
E şimdi ben size zıpkıncısınız diye nasıl kızayım? Ayrıca sizin kaç parça ağ çıkardığınızı da biliyorum. Sadece bu ağları çıkararak kurtardığınız canlının haddi hesabı yok.. Ne olacak bu sualtının durumu?
Ben eskiden burada reeflerin üzerinde nasıl bir hayat vardı anlatamam size, mercanları andıran bitkiler, çeşit çeşit balıklar… 70 li yıllarda kullanılan ağlar pamuktu, naylon değildi, eriyip gidiyordu bir süre sonra. Artık ağlar hem naylon hemde boyları çok büyük, 100 kulaç ağ, ne var ne yok kaldırıyor aşağıda, birde takılıp kalırsa koskoca bir alanı bitiriyor. Bu doğal yapıyı özellikle bitki yaşamını ağlar yoketti. Bu ağların çıkması gerek. Biz 5 parça ağı çıkardık Ercan, Ekrem çok emek veren arkadaşlardır bu işe. Çok ağa bidon bağlamıştır Ekrem’de Ercan’da. Daha var, çıkaracağız.
Geçen dalıyorum, 20 25 metrelerdeyim, karşıda bir karaltı gördüm, biliyorum bölgeyi taş falan olmaması lazım orda, merak ettim yaklaştım; denizin ortasında belki 100 belki daha fazla pet şişe, cola fanta kutuları toplanmış yığın olmuş. Ama sanki biri süpürmüş oraya biriktirmiş gibi, akıntıyla toplantılar herhalde, bu oda kadar bir alan şişe kutu dolu, makinem yoktu çekemedim. Çok üzülüyorum bunları görünce.
of Serço bey, bu şişe kutu tarlalarıyla bende karşılaşıyorum zaman zaman.. bu konuda artık ciddi bir çalışma yapılması gerekiyor, ama sadece sivil toplum kuruluşları ve bu işe gönül vermiş bir avuç gönüllüyle değil, yerel yönetimlerin yetkili birimlerin üzerinde durmaları gereken bir konu bu. Ulaşmayı başarabildiğim birimlere anlatmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Ancak şunu da atlamamalıyız ki, asıl iş temizlemek değil, kirletmemek olmalı. Bu noktada da halk giriyor devreye, eğitim, bilinçlendirme, farkındalık yaratma..vs konularda çalışmalar yapılmalı. Aslında bunun en kolay yolu insanları denize çekmek. İnanıyorum ki bir kez dalış yapıp sulatına inen bir insan bir daha çöpünü denize atamaz, bir kediyi bir köpeği tekmelemez, ağacın dalını kırmaz..vsvs bizim bir şekilde bu insanları suya sokmamız lazım :)
Adalarda dalışı nasıl canlandırabiliriz, burayı dalış turizmi haline getirebilir miyiz?
Olmasına olur ancak burada önemli bir nokta var, GÖRÜŞ MESAFESİ. Şimdi bir Ege ile Akdeniz ile bir değil Marmara’nın suyu. Ege’de dalış yapıyorsunzu 30 metre görüş var, ben sabah sudaydım 3 metre görüş yoktu. Su karanlık, Cazip hale getirecek bir şey bulunması gerek.
Tamam işte, PAŞABAHÇE’yi batıralım..
Paşabahçe çok eski çok güzel vapurdur. Yazık ya, ne anılar var onda, çocukluğumuz geçti onunla.. Kıyamam sanırım ben onu batırmaya.. :)
Paşabahçe çok çok güzel bir vapur, ama yaşlı, korkuyorum kesime falan yollayacaklar diye, ya da çekecekler karaya müze yapacaklar.. Paşabahçe onurlu bir vapur, ne hurda olmayı kabul eder ne de karaya çıkmayı, bende O bunca yıl yaptığı seferlerde kendisine yarenlik eden balıklara yuva olmayı, tercih edecektir.
Paşabahçe hayranları suyun 30 metre altında da olsa gidip onu ziyaret edeceklerdir.
Peki şöyle bir şey mi yapsak acaba; daha önce Ege’de ve ya Akdeniz’de dalmamış olanları seçelim, böylece suların arasındaki görüş farkını bilmeyecekler ve ‘biz bu suda dalmayız’ demeyecekler. :) :)
:) :) Bakın bu olur işte. Benim eşim mesala, burada dalmıyor, ‘görüş yok’ diyor ‘karanlık’ diyor dalmıyor, ama kızım benimle dalışlara geliyor, çok da severek dalıyor, çünkü eşim Ege’da dalış yaptı, ‘görüş’ nasıl bir şey biliyor, kızım orada dalmadı ‘görüş’ ne demek bilmiyor. :)
Aslında burada çok güzel reefler var, Sedef adası ile Kartal arasında. Ancak Sedef dalışa yasak bölge.
Sedef tam olarak ne zaman dalışa yasaklandı?
81 yılında, bir üniversitenin dalış klubu gelip burada dalış yapıyor, amforaları görüyorlar. Birkaç tanesini çıkarıyorlar, fotoğraf falan çektiriyorlar, bu fotoğraflarda gazetede çıkıyor.
Anıtlar kurulu da bölgede dalışı yasaklıyor. Olay bu.
E biz biliyorduk orada amforaların olduğunu, dalıyorduk biz oralarda görüyorduk amforaları, duruyorlardı orada öyle, napıcam ben amforayı neden çıkarayım ki yani onu ordan, değil mi ama.
Bu olay oluyor 1981 de, şimdi sene 2009, 28 senedir orası dalışa yasak. Bu kadar yılda bir gelip baktılar mı burada ne var diye, kazı yaptılar mı, araştırdılar mı, gerçekten bir batık var mı, varsa bunu nasıl değerlendiririz diye bir çalışma yapıldı mı? HAYIR. 28 sene evvel ‘yasak’ dediler, hala yasak. Dalış yapılmıyor. Ama orada avlanmak serbest; adam gidip ağ atıyor oraya, ağlardan kaç tane amfora çıktı bugüne kadar hiç gelip bakan var mı? Yok. Ağlar fanyalı ağ, amforalar zaten karpuz gibi yuvarlanıp takılıyor ağlara, ağlar çekilirken kırılanlar oluyor, adam alıp evine götürüyor, kalmamıştır zaten orda amfora falan bu kadar yılda. Ne gelip kazı yapıyorlar, ne kontrol ediyorlar, bizlerde dalmayacaksınız diyorlar..
Bakın geçen çıkardığımız ağ gibi bir parça daha var o bölgede, ama ağın bir kısmı dalışa yasak alanda kalıyor, ağı çıkartacağız, çıkartamıyoruz, neden ; YASAK çünkü!
Serço bey size ‘DALIŞ’ desem bana ne dersiniz?
Bedenim yorulurken beynimin dinlendiği yere gitmektir. Sessizlik, yer çekimi yok, sınırsız özgürlük. Dalışa başlıyorsun aşağıya doğru iniyorsun 10-15-25..35 kayalara varıyorsun ve ‘oh geldim eve’ diyorsun oysa aslında yüzeydeki evinden uzaklaşyorsun. Garip bir duygu, garip ve bir o kadar da güzel..
Sizde anı çoktur ama unutamadığınız bir tanesini bizimle paylaşır mısnız?
Anı çok tabi ama tam dediğiniz gibi unutamadığım ve dalış anısı deyince direk aklıma gelen bir anım var;
Adanın güneyinde Kurşunburnu’na doğru kayalaık bir alan vardır, bir arkadaşımız oraya ağlarını takmış. Bu olay 77 de falan oluyor, şu anlattığım 150 lik galvaniz tüple dalıyorum.
Bir ip aldım indim aşağıya, güzelce bağladım, ‘vira’ dedim çekiyorlar yukarıdan bende bir taraftan kurtarıyorum, neyse kurtuldu ağlar, çekiyorlar yukarıya, bende ağların yanından çıkıyorum yavaş yavaş, derinlik 40 metre falan derinlik, tutunmuyorum ama ağların yanından kabarcıkları takip ederek çıkıyorum yavaş yavaş 30-35 lerdeydik sanırım, bir kafamı kaldırdım ki ip kopmuş ağlar olduğu gibi üstüme iniyor, nasıl yaptıysam yana kaydım, ağlar önümden indi gitti. Bir kalsaydım ağların altında, orada bekle dur, kimse yok gelip kurtaracak, dalacak adam olsa adada bir tane daha tüp ya var ya yok.. Neyse işte kıl payı kurtardık o gün, ama bu olay bana ders oldu, bundan sonraki ağ çıkarma işlerimizde mümkün olduğu kadar ağlardan uzak duruyoruz.
Ağlar dedik gene, bu ağlar, kapladıkları alanı öldürmekle işleri bitmiyor, orada oldukları sürece pasif avlanmaya devam ediyorlar.. Bu çok önemli, mesela ben bazen görüyorum bu ağa bir balık takılmış çürümüş, onu yemeye bir ıstakoz gelmiş takılmış kalmış, haydi bakalım otur orada, uğraş onu kurtarıcam diye, sen uğraşırken o yakalasın seni elbiseden, aman kolu incinmesin diye ince ince uğraş, beyin ameliyatı yapar gibi ağ kes. Falan filan..
Serço bey bize zaman ayrıdığınız için, bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ediyorum, son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bahsettiğimiz tüm bu konularda insanların biraz daha duyarlı olmalarını, doğaya çevreye biraz daha saygılı olmalarını diliyorum.. Teşekkür ederim..
Ege Sakin
egesakin@sualtigazetesi.com
]]>
İklim değişikliğinin ülkemizde Akdeniz kıyısındaki kumsallara yumurtasını bırakan deniz kaplumbağalarının üreme dengesini bozacağı, sıcaklık artışıyla birlikte yumurtadan çıkan dişi yavru sayısı artarken erkek yavru sayısının da azalacağı bildirildi.
Aksaray Üniversitesi ve Türkiye Tabiatını Koruma Derneğinin işbirliğiyle Aksaray’da düzenlenen "Ekoloji 2010 Sempozyumu"na katılan Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Zooloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Dürdane Kolankaya, sera gazı etkisine neden olan gazların miktarlarındaki artışın devam etmesi halinde, önümüzdeki 100 yıl içinde sıcaklığın 4,5 derece artmasının beklendiğini söyledi.
1750 yılından bugüne kadar kaydedilen sıcaklık artışının yüzde 90’ının insan faaliyetlerinin bir sonucu olduğunu ifade eden Kolankaya, "İklim değişikliğinin sonuçlarından türlerin göçü ve buzulların erimesi gibi gözle görünür etkiler günümüzde başlamıştır" dedi.
İklim değişikliğinin yaban hayatını olumsuz etkileyeceğini ve türlerin yok olacağını vurgulayan Kolankaya, şunları ifade etti:
"İklim değişikliği, ekosistemlerin kompozisyonunun, dağılımının
bozulmasına ve türlerin de bu değişikliklere tepki vermesine neden olacak. Yaban hayatındaki canlıların coğrafi dağılımı, üreme zamanı ve göç zamanları değişecek. Araştırmalara göre ortalama sıcaklığın yalnızca 1,5 derece artması, bugün bilinen türlerin üçte birinin yok olmasına yol açacak. Ekosistem içerisindeki bazı türlerin yok olması bekleniyor. Defenders of Wildlife verilerine göre, küresel ısınmadan en çok etkilenecek canlıların başında geyikler, arktik foklar, kutup ayıları, penguenler, gri kurtlar, deniz kaplumbağaları ve alabalıklar gelmektedir."
DENİZ KAPLUMBAĞALARINDA ÜREME DENGESİ BOZULACAK
İklim değişikliğinin deniz kaplumbağaları üzerindeki etkisinin başladığını anlatan Kolankaya, "Deniz kaplumbağaları 15 yıl öncesine göre yumurtalarını 10 gün daha erken bırakmaya başladı" dedi.
Kolankaya, Chelonia mydas kaplumbağalarının üremesinde iklim değişikliğinin etkileri konusunda Mersin ve Adana’daki kumsallarda bulunan kamplumbağa yuvalarında 4 yıldır çalıştıklarını ve önemli bulgulara ulaştıklarını belirtti.
İklim değişikliğinin Chelonia mydas gibi kaplumbağa türlerinin üreme dengesini bozacağını vurgulayan Kolankaya, şöyle devam etti:
"İklim değişikliği ülkemizde Akdeniz kıyısındaki kumsallara yumurtasını bırakan deniz kaplumbağalarının üreme dengesini bozacak. Sıcaklık artışıyla birlikte yumurtadan çıkan dişi yavru sayısı artarken erkek yavru sayısı azalacak. Kaplumbağalarda eşey gelişimi, embriyonik gelişim döneminde hayvanın maruz kaldığı sıcaklığa bağlıdır. Küresel ısınmayla birlikte bu türlerin popülasyonlarında erkek bireylere göre dişi bireylerin sayısı daha fazla olacaktır. Bu da türün neslini devam ettirmesini zorlaştıracaktır. Chelonia mydas için ortam sıcaklığı ortalama 30 derece eşeyler eşit oranda (yüzde 50 dişi ve erkek) gelişir. Sıcaklık artınca dişi birey sayısı artacak, erkek birey sayısı azalacaktır. Bu sonuç bütün kamplumbağa türleri için geçerli." (aa)
Kaynak: Radikal]]>
Alptekin bey merhaba nasılsınız ?
Merhaba, teşekkürler iyiyim sizleri sormalı ?
Bizde iyiyiz , sizi yakalamışken çok kısa fuar hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?
Aaa durun daha şimdi girdim , vallahi yeni geldim . Ama çok iyi :) çok çok iyi buldum :))
:) :) bizde başka soru sorarız :). Hocam STH ‘da Konuşan Balık etkinliğinde Jüri olduğunuzu öğrendik, bu konuda ne düşünüyorsunuz ?
STH’nın yaptığı işleri çok beğeniyorum, çünkü çok doğru işler yapılıyor. Orada bana jürilik görevi uygun gördükleri için mutluyum . Çocukları motive etmek çok önemli, çocuklarla, çocukların denize bakışlarıyla ilgili, fotoğraf yarışması, resim yarışması gibi etkinliklerin onların dünyaya bakışlarını, hayatlarını değiştireceğini biliyorum. Bu sebeple orada olmak beni çok mutlu edecek. Herbirimizin bireysel olarak yaptığı bazı çalışmaların, daha hep birlikte yapılan bölümlerinde olmayı daha çok seviyorum açıkçası o yüzden de STH ‘nın o etkinliğinde olmak ayrı bir keyif..
Sayın Alptekin Baloğlu, çok teşekkür ediyoruz zaman ayırdığınız için. İyi eğlenceler..
Ege Sakin
egesakin@sualtigazetesi.com]]>
Okyanusların dev canlıları arasında yer alan ve Amber balığı olarak bilinen İspermeçet balinası, Karayib Denizi’nde dalgıçlar tarafından görüntülendi. Görüntülerin en hayret verici tarafı ise, dalgıçların boyları 20 metreye varan dev canlıların neredeyse ağzına girecek kadar yaklaşmasıydı.
Dominik Cumhuriyeti’nin Karayib Denizi açıklarında yüzeye çıkan İspermeçet balinalarının yanına giden dalgıçlar, dünyanın en ünlü edebiyat eselerlerinden Moby Dick’te yaşanan insan-balina çatışmasının tam tersi bir ilişkiyi gözler önüne serdi.
Resimleri çeken sualtı yaşam uzmanı Peter Allinson, “Defalarca bulundukları yerde dönerek karın ve vücutlarına dokunmamıza izin verdiler” diyerek dev canlıların arkadaşça tavrına değindi.
Allinson, dev balinaların çok akıllı olduğunu, ilk yaklaştıklarında endişe duyduklarını ancak kısa zamanda kaynaştıklarını belirtti.
Rastlamak Çok Zor
61 yaşındaki araştırmacı, İspermeçet balinalarının fotoğraflarını çekebilmek için bir hafta boyunca teknelerle denizde dolaşmak zorunda kaldıklarını ifade etti. Bunun sebebi, Dominik açıklarında sadece 150 tane bulunan dev balinaların nefes almak için yüzeye çıktıklarında 15 dakika ile 1 saat arasında su yüzeyinde kalmaları.
Allison, İspermeçet balinalarının neslini koruyabilmek adına bu canlılara dikkat çekmek için resimlerini çektiğini söyledi. Ağırlıkları 57 tona ulaşabilen İspermeçet balinaları, okyanusların en derine dalabilen canlıları.
Kilometrelerce derinlikte avladıkları dev mürekkepbalıkları ile beslenen İspermeçet balinalarının su altında çıkardığı şaklama sesi ise, dünya üzerindeki canlıların çıkardığı tüm sesler arasındaki en güçlü ses olma özelliğine sahip.
Sperm balinası olarak da bilinen İspermeçet balinalarının bu adı almasının sebebi, vücutlarından elde edilen ve kozmetik ürünlerde kullanılan ‘spermceti’ yağı.
Kaynak: Vira Haber / Hürriyet
]]>
10-12 cm boyundaki Syngnathus scovelli'nin (deniz iğnesi balığı) erkeğinin, akrabası denizatının erkeğinin yaptığı gibi yumurtaları kesesinde taşıdığı ve beslediği görüldü.
Ancak erkek balığın ilginç özelliği bununla da kalmadı.
Bilim adamları, bu erkek balıkların küçük dişilerle çiftleştikten sonra, bebeklerin daha fazla hayatta kalma şansı olması ve yeni bebekler için güçlerini korumak amacıyla bu yumurtaları bıraktığı da belirlendi.
Dahası, daha büyük dişi yumurtalarını döllemeyi seçen bu balıkların eşinin "çekiciliğine" bağlı olarak iyi ya da kötü babalık yaptığı ortaya çıktı.
Araştırmaya imza atan bilim adamlarından Kimberley Paczolt, hayvanlar aleminde hayatta kalma şansını artırmak için daha büyük balıkların seçilmesine rastlandığını, ancak ilk kez çiftleşmeden sonra "erkeğin hamile" olduğu bir türde bu durumun görüldüğünü belirtti.
Halen şaşkın olan bilim adamları neden bu erkek balığın "anne olmayı seçtiğini" bilmiyor.
Kaynak: Vira Haber / AA]]>
Kainat denizlerinin efendileri,
Arılar gibi üretken, yürekleri sevgi dolu sevgili Mancornalar,
Dikkat! Kaptanınız konuşuyor;
BU BİR MANCORNALAR DESTANIDIR
Karamanya’nın ve Ege’nin mavi derinliklerinde sarı yosunlarız biz,
Sarı yosunların arasında, sarı altınlara dönüşen siyah incileriz biz,
Sünger gözeneklerinde hayat dolu hücreleriz biz,
Kızgın güneşin altında bir yudum su gibi sevgi dolu yürekleriz biz,
Koylarında, kumsallarında, kaya üstlerinde nice mezarlar bıraktık biz,
Kalendeki burçlarında, köşe taşlarında, tersanelerindeki ırgat diplerinde,
Tirhandillerin bodoslamalarında silinmez izler bıraktık biz
Karpas’ta, Silifke bangosunda, Anamur’da, Ege’de
acı sularla örselenmiş sevgi dolu yürekler bıraktık biz
Yüzyıllar evvelden Oppianus’ların, Heredot’ların yüreklerinde,
Halikarnas Balıkçısı’nın eserlerinde silinmez izler bıraktık biz,
Çanakkale’den Karpas’a mezar taşları beyaz köpüklü dalgalar olmuş
nice canlar bıraktık biz,
Biz Mancornalarız, mavi derinliklere yüreklerini gömmüş büyük
ustalardan süzülerek gelir bilgimiz,
Yüreğimizin derinliklerinde taht kurmuş yaşatmaktayız sizleri biz,
Esti yine meltem rüzgarı, doldu yelkenlerimiz,
Adımız MANCORNADIR, mavi deryaların altında ve üstünde kelebekler gibi uçarız biz.
AKSONA
1860 yılında Karaman’dan gelip, Çiftlik köyünü kurmuş ataları... 1950 yılında Çiftlik’te doğmuş Aksona Mehmet. Tarlada çalışmak zor gelmiş, kaçıp Mustafa Cengiz’in teknesinde süngerciliğe başlamış... Mayıs’tan Eylül sonlarına kadar sünger teknelerinde yaşamış, yüzünü deniz suyuyla yıkamış...
Rasim Özgürel : Sizi herkes Aksona Mehmet olarak tanımakta. Aksona lakabı neyi anlatıyor?
Aksona Mehmet : “Aksona” süngercilerin yüzlerce kere tekrar ettiği bir kelime. Yabancılar buna “dekompresyon”, kısaca “deko” diyorlar. Dalgıçlar denize daldıklarında hava solumaktadırlar. Soludukları bu havanın içerisinde % 79 oranında bulunan azotu da alırlar vücutlarına. Dipte basınç altında vücuda alınan bu gazların yukarıya deniz yüzüne çıkarken belirli metrelerde beklenerek yapılan dinlenmelerde vücuttan atılması ve denge sağlanması işine “aksona” deniyor. Birçok teknede süngercilik, kaptanlık yaptım ve 1981 yılı Kasım ayında kendi teknemi alayım dedim. Ziraat Bankasının sağladığı kredi ile Torba’da bulduğum Ziya Usta’nın teknesi olan Şafak adlı tekneyi aldım. Gittim, baktım tekneye, tamam. Düşündüm teknenin adını ne koyayım diye. Sonra “AKSONA” koydum. Zira biz sünger avcıları için önemli bir kelime idi. O günden sonra bana Aksona Mehmet dediler. Hoşuma da gidiyor bu. Sünger avcısı olarak, deniz kültürünü sünger avcılığından alan bir insanım. Onların terbiyesi ile onların eğitimi ile büyüdüm. Bodrum’da çok eskilere dayanan kayıtlara göre 1700 yıl önce buralarda yaşamış “Opianus” isimli birisi Güney Ege süngercilerinin ne kadar zor bir iş yaptıklarını anlatıyor. Halikarnas Balıkçısı “Deniz Gurbetçileri” isimli kitabının başında M.Ö. 3.yüzyılda yaşamış olan Opianus’un sözlerine yer verir;
“HİÇ BİR ÇİLE SÜNGER AVCILARININKİNDEN DAHA KORKUNÇ,
HİÇ BİR ÇABA ONLARINKİNDEN DAHA ZOR DEĞİLDİR.”
R.Özgürel : Sünger nedir, nerede kullanılır, kaç çeşit sünger vardır? Bu konuda biraz bilgi verir misiniz?
Aksona : Sünger deniz dibinde kayalara yapışık olarak yaşayan tek hücreli bir canlıdır ve planktonlarla beslenir. Ülkemiz denizlerinde ticari değeri olan veya olmayan pek çok sünger çeşidi vardır. Deniz biyologları sayılarının yüzleri aştığını söylerler. Ekonomik olan, ticari olan cinsi ise 5-6 tanedir. “Karamanya süngeri” de denilen “Akdeniz Bal Peteği” cinsi olanı en makbul olanıdır. Karamanya aslında bizim süngercilik dilinde Bodrum’dan Antakya Samandağı’na kadar olan kıyı şeridine verilen addır. Süngerci aslında “Akdeniz’e süngere gidiyorum” demez. “Karamanya’ya gidiyorum ya da çıkıyorum” der. Yurtdışından bir alıcı, sünger tüccarı geldiğinde “Karamanya süngeri” denildi mi delirir, çünkü en iyi süngerdir bu. Bir de “Türk Fincanı” denen, bizim süngerciler arasında “Melat” adı verilen bir sünger vardır. Sonra İpsator yani “Fil Kulağı” denilen yassı ve çok nadir bulunan bir sünger vardır. Bunlar, ekonomik, ticari değeri olan süngerlerdir. Süs olarak kullanılan süngerler de vardır; Şumba ve Marmara denizinden çıkarılan Mandaba gibi… Elde edilen süngerin %5’i yurt içinde tüketilir. Süngerin çıktığı devirlerde % 95’i ihraç edilirdi. Bodrum’dan yapılan sünger ihracatı ile ülkeye döviz girdisi sağlanmıştır. Süngercilik tehlikeli bir meslektir. Pek çok süngerci vurgun yemiş, sakat kalmıştır. Pek çok insan ölmüştür. Kıyılarda bilinmeyen yerlerde mezarlar vardır süngerde ölenlere ait, Ege ve Akdeniz kıyılarında bir yerlerde. Bugün Bodrum’da denizcilik, tekne yapımcılığı bu kadar ilerlemiş ise bunların temelinde sünger avcılığı, sünger avcıları vardır. Ama insanlar bunu unutuyorlar. Bugün artık süngercilik unutulup gitti.
R.Özgürel : Süngerciliğe ne oldu, niye unutuldu, geleceği nedir süngerciliğin ve bundan sonra ne olacak?
Aksona : Zamanla yaşam farklılaştı, Bodrum’a turizm geldi. Gençler daha kolay olan ve tehlikesi olmayan turistik tekneleri tercih ediyorlar. Süngercilik gibi tehlikeli mesleklere rağbet etmiyorlar. Yeni nesil küçük teknelerde mahrumiyet içinde çalışmak istemiyor. Benim şu ufacık teknemde 7 kişi süngere çıkardık. Onun içinde yatar, onun içinde yemek yer, 5-6 ay yaşardık. Süngerden geri döndüğümüzde insanlara,ortama uzun süre uyum sağlayamazdık. Yabancılık çekerdik, psikolojimiz bozulurdu. Ben şimdi anlıyorum o zamanki tavırlarımızın psikolojik bozukluk olduğunu…
Sonra 1986 yılında süngere bir hastalık geldi. Sünger dipte, denizin dibinde eriyip gidiyordu. Tabii sünger azaldı, süngercilik ekonomik olmaktan çıktı. Zira 5-6 kişiyi doyurmak zorundasın. İaşesi, mazotu, dalgıçların payı... Tabii vazgeçtik biz de süngercilikten. Elbette biz de para kazanmak için yapıyorduk bu işi. Ama sünger olmayınca ben dahil pek çok süngerci iş değiştirdi. Hala arada bir dalarım, ama o da keyif için. Aslında tarih boyunca süngere hastalık girmiş ama sonra düzelmiştir. Ama öyle ya da böyle bu tekneler yaşatılmalıydı. Zira bu tekneler bir okuldur. Burada usta çırak ilişkisi ile çark döner. Burada gençlere denizcilik ve dalgıçlık öğretilir ve sonuçta iyi bir denizci olunur. Her kaptan her gemici iyi bir dalgıç olamaz ama bir dalgıç, iyi bir gemici, iyi bir kaptan olur. Yani bu çark durmamalıydı ama durdu. Bürokratlara çok anlattık süngerciliği… Bu süngercilik yüzyıllar boyu ne badireler atlattı, ne ekonomik krizler, ne hastalıklar. Ama işin üzücü yanı da; Bodrum’da kurulan “Balıkçılık ve Sünger Araştırmaları ve Geliştirme Enstitüsü” kurulduktan sonra süngercilik bitti. Burası için zorlukla istimlakler yapıldı, basınç odaları kuruldu, doktorlar tayin oldu ama süngercilik bu enstitünün zamanında yok oldu. Enstitüde Erdener Çeri vardı, onu da görevden aldılar o zamanlar, bu iş de bitti.
R.Özgürel : Bir aralar sünger avlamak yasaklanmıştı.
Aksona : Süngercilik yok olduktan sonra sünger avı yasaklandı. Belirli yerlerde tamam anlarım koruma amaçlı yasaklarsın, mesela Saroz körfezinde. Ama deniyor ki banyo süngeri yasak. Allah Allah “banyo süngeri” diye bir sünger yok ki yasaklayasın. Yani zeka fukaralığı derim ben buna, kardeşim plastik süngerden kesersin bir parça olur banyo süngeri, kaba süngerden kesersin avuç içi kadar bir parça, kullanırsın banyoda olur sana banyo süngeri. Neyi kastediyorlar bu banyo süngeri ile ben anlayamıyorum. Gelecekte süngercilik olsa ne olur yani. Serbest olsa kaç kişi gider şimdi süngere. Süngeri kaç kişi tanıyor, kaç kişi biliyor bu işi.
R.Özgürel : Yurt dışında veya komşu ülke Yunanistan’da süngercilik ne durumda?
Aksona : İki adım ötemiz Yunanistan. Çıplak gözle baktın mı Turgutreis’ten karşısı Kalimnos. Dünyanın süngercilik merkezi. Oraya gidiyorum bazen. Orada insanlar bu işi yaşatıyorlar. Özel bayramlar yapıyorlar, tekneleri koruyorlar, teşvik ediyorlar süngerciliği Girişimci insanlar gitmişler, araştırmışlar dünyada nerede sünger var diye. Sonunda Atlantik’in öte yanında Florida sahillerini bulmuşlar. Orada, Bahamalar’da şirketler kurmuşlar, oralara yerleşmişler sünger avlıyorlar. Şimdi dünyada Amerikan süngeri hakim. Avladıkları bu süngeri Kalimnos’a gönderiyorlar, burada süngerler işleniyor, paketleniyor ve dünyaya “Yunan süngeri” diye pazarlanıyor. Atölyelerin depoları ağzına kadar sünger dolu. Süngerleri sınıflandırıyorlar, paketliyorlar ve modern bir tarzda piyasaya sunuyorlar. Bizim burnumuzun dibinde, her türlü devlet desteği arkalarında çalışıyorlar. Bizde ise bu konuda bilgi sahibi olmayanlar masa başına oturup süngeri koruyacağız diye bir takım yasaklar koyuyorlar. Şimdi belki süngerci yetiştiren okullar açacaklar. Belki böyle kurtarırız diye düşünüyorlar.
R.Özgürel : Sünger teknelerinden bahseder misiniz? Sünger avına nasıl gidilirdi? Bunun özel bir yöntemi var mıydı?
Aksona : Kış oldu mu kaptanlar köy köy gezer, dalgıçları bulur onlara avanslarını verirlerdi. Sünger öyle yakalandığı zaman hemen nakde çevrilen bir mal olmadığından dalgıçların geride kalan aileleri için ön ödeme şarttı. Süngercilik genç ve sağlıklı insan yapısına dayanan bir meslek olduğundan onların ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyordu. Böylece ekipler kurulup ayarlanırdı. Süngercilikte iki tip tekne vardır. “Sığ Su Makinaları” ve “Mancornalar”. Sığ Su Makinaları; artık uzun seneler bu işte çalışmış ve yorulmuş süngercilerin çalıştığı, 30 metreye kadar dalarak sünger avlayan teknelere verilen addır. Süngerci aile baskısı altındadır. Aileler korkarlar evladım vurgun yiyecek, ölecek diye… Bu yüzden onların bir an evvel karada iş tutmalarını, süngerciliği bırakmalarını isterler(di). Dışarıda ne yapacaksın; ya Karaova’ya tütüne gideceksin ya da Milas’a pamuk çapasına. İşte bu süngerciler Sığ Su Makinalarında çalışırlardı. Yani yaşı biraz geçmiş ama çalışmak isteyen fakat derin sularda olmak istemeyenlerin tercih ettikleri tarz bir süngercilikti bu. Mancornalar ise; derin sularda avlanan genç ve dinç süngercilerin çalıştığı tip sünger avcılığı içindir. Mancornalar üç tekneden oluşurdu. Birincisi “Aktarma” dediğimiz dalgıç pompalarının ve dalgıçların olduğu tekneler. İkincisi, “Depozito” denilen kumanyanın, sünger çuvallarının olduğu tekneler. Üçüncüsü ise daha çok yaşlı ve tecrübeli süngercilerin olduğu ve “Taşarı” denen tekneler. Tşarı teknesinin kaptanları denizi ve deniz dibini çok iyi bilirlerdi. Bunlar her sabah çok erkenden denize çıkarlar ve “gangavi” denen 2-3 metre uzunluğunda ve üzerinde terazi gibi çengelleri olan bir demiri ince ipe bağlı olarak denize atarlar ve çekmeye başlarlardı. Ne zaman gangavi bir taşa takılırsa oraya bir kabak atarlardı (şamandıra gibi). Böylece taşlara kabak bağlaya bağlaya giderlerdi.Arkadan sabah hafif kahvaltılarını yapmış dalgıçları taşıyan aktarma teknesi gelir ve ilk dalgıç ilk kabağa dalardı. Her dalgıç her gün iki kez dalış yapardı. İlk dalma sırası her gün değişirdi, dün birinci olan bugün sona geçerdi. Günlük dalışlarını bitiren dalgıçlar akşam dönerler ve depozitoya yanaşırlardı. Akşam hep birlikte yemek yenir, sohbetler edilir sonra da ertesi günkü işlerine dinlenmiş olarak devam edebilmek için uykuya yatılırdı. Böyle bir sünger avı hemen hemen 5 ay kadar devam ederdi. Süngerciler Mayıs ayında kumanyalarını tedarik ederler ve denize açılırlar, ancak Eylül ayı sonlarında Bodrum’a dönerlerdi.
R.Özgürel : Biz ülke olarak bir kaç deniz kıyısı şehri veya kasabası haricinde denizi pek sevmiyoruz. Sırtımızı dönmüşüz…
Aksona : Evet. Eğer bugün denizci nitelikli bir ülke olabilseydik bulunduğumuz konumdan en az 50 yıl daha ilerde olurduk. Peki ne yapmak gerekiyor? Öncelikle eskiden ders almamız, yapılan hataları telafi etmemiz gerekiyor. Bir kere “ben” demeyi kaldıracağız, “biz” demesini öğreneceğiz. Böylece sağlıklı kararlar alabiliriz, böylece belki durumu düzeltebiliriz.
Yukarıdaki “SÜNGER, SÜNGERCİLİK VE BİR SÜNGERCİ; AKSONA MEHMET” başlıklı yazı; Bodrum Ticaret Odası Yayını olan, “BODRUM MAVİ” derginin 6. sayısından, A.Rasim ÖZGÜREL’in “AKSONA MEHMET” başlıklı yazısından alınmıştır.
AKSONA İLE TANIŞMA VE SOHBET
Aksona Mehmet adını çok uzun zamandır duyardım. Sonra Bodrum Ticaret Odasının yayını olan MAVİ derginin 6. sayısında A.Rasim Özgürel’in Aksona ile yaptığı söyleşiyi (yukarıdaki metin) okudum. 20 Eylül 2006 akşamı, Bodrum Ticaret Odasının almış olduğu ISO 9001:2000 kalite belgesinin takdimi ve MAVİ derginin 1. yılı kutlaması için düzenlenen gecede Aksona ile tanıştık. Daha sonra ben ona, “biz gerçek hemşeriyiz, siz Çiftlik’lisiniz ben de Pınarlıbelen köyündenim” dedim. Bir defa daha ve daha teferruatlıca tanıştık. Ayak üstü (lafın gelişi ayak üstü işte, ben ayak üstü nasıl durayım!) kısa bir sohbet ettik. Kendisini köye davet ettim. “Tamam geleceğim, ben seni kim olarak sorayım, nasıl bulayım” dedi. “Etrim’i biliyor musun?” dedim, “bilmez miyim?” dedi. “Karanlık’ı biliyor musun?” dedim, yine aynı cevap. O zaman Karanlık’a gelince “kimin bağı var diye sorsan söylerler” dedim. Ya da ailemizin büyük adını söylesen de olur deyip, bu adı da söylediğimde, “deme ya, sen onların oğlu musun?” dedi. Meğer çocukluğu bizim oralarda tütün tarlalarında geçmiş.
Ayrılırken telefon numaralarımızı da almamıştık. Ben, vakit bulup gelebilir mi acaba, yoksa unutur mu diyordum. 4 gün sonra (bugün, 24 Eylül 2006) Pazar sabahı saat 09:00 da daha ben uyuyorken (gece çok geç yatmıştım çünkü) kardeşiyle geldiler ve çok güzel bir sürpriz yaptılar. Hatta Mumcular pazarına bile uğramışlar. Epeyce uzun ve güzel bir sohbet ettik.
Çok hoş sohbet, görmüş geçirmiş, iyi bir insan. Zaten ömrünü denizde geçirmiş bir deniz insanı başka nasıl olabilirdi ki…
Tekrar görüşmek üzere Aksona…
25.02.2007
Bugün Pazar. Epeyce bir süreden sonra Aksona ile tekrar görüştük. Yeğeni Mehmet Ali’yle geldiler ve uzunca bir sohbet yaptık. Aksona ile sohbet bitmez ama zaman sınırsız değil işte. Tekrar görüşmek üzere Aksona…
Aksona, yazmış olduğu MANCORNALAR DESTANINI’nın bir kopyasını bıraktı bana. Süngerin, Süngerciliğin ve bir Süngercinin yazıldığı bu sayfada, bu destan da olmalı...
Kainat denizlerinin efendileri,
Arılar gibi üretken, yürekleri sevgi dolu sevgili Mancornalar,
Dikkat! Kaptanınız konuşuyor;
BU BİR MANCORNALAR DESTANIDIR
Karamanya’nın ve Ege’nin mavi derinliklerinde sarı yosunlarız biz
Sarı yosunların arasında, sarı altınlara dönüşen siyah incileriz biz
Sünger gözeneklerinde hayat dolu hücreleriz biz
Kızgın güneşin altında bir yudum su gibi sevgi dolu yürekleriz biz
Koylarında, kumsallarında, kaya üstlerinde nice mezarlar bıraktık biz
Kalendeki burçlarında, köşe taşlarında, tersanelerindeki ırgat diplerinde,
Tirhandillerin bodoslamalarında silinmez izler bıraktık biz
Karpas’ta, Silifke bangosunda, Anamur’da, Ege’de
acı sularla örselenmiş sevgi dolu yürekler bıraktık biz
Yüzyıllar evvelden Oppianus’ların, Heredot’ların yüreklerinde,
Halikarnas Balıkçısı’nın eserlerinde silinmez izler bıraktık biz
Çanakkale’den Karpas’a mezar taşları beyaz köpüklü dalgalar olmuş nice canlar bıraktık biz
Biz Mancornalarız, mavi derinliklere yüreklerini gömmüş büyük ustalardan süzülerek gelir bilgimiz
Yüreğimizin derinliklerinde taht kurmuş yaşatmaktayız sizleri biz
Esti yine meltem rüzgarı, doldu yelkenlerimiz
Adımız MANCORNADIR, mavi deryaların altında ve üstünde kelebekler gibi uçarız biz.
AKSONA
www.aksona.com
Kaynak: bodrumbaglari.com]]>
MARMARA 10. Uluslararasi Sualti Goruntuleme Festivali
26 Haziran – 03 Temmuz 2010 Istanbul
Turk Balikadamlar Kulubu tarafindan, POLISAN ana sponsorlugunda duzenlenen etkinlik, 26 Haziran – 03 Temmuz 2010 tarihleri arasinda gerceklestirilecektir.Festival bunyesinde iki ayri yarisma yapilacaktir. Onceden cekilmis fotograf ve filmler arasindan secimle;
KATEGORILER
Dijital Portfolyo
Dijital Genis Aci
Dijital Makro
Baski Fotograf Genis Aci
Baski Fotograf Makro
Slayt Gosterisi
Video film
17. “Yasayan Marmara” Sualti Goruntuleme Yarismasi kapsaminda 26-27 Haziran 2010 tarihinlerinde Marmara Adasi’nda dalis yapilarak gerceklestirilecektir.
KATEGORILER
Dijital Portfolyo ( Marmara Denizi’nde Onceden Cekilmis)
Dijital Genis Aci
Dijital Makro
Video film
DALIS PROGRAMI
26 Haziran 2010 Cumartesi / Antrenman Dalisi
27 Haziran 2010 Pazar / Yarisma ve
03 Temmuz 2010 Cumartesi / Odul Toreni, Saat 20:30
ULASIM;
25 Haziran 2010 Cuma saat 20:00’de Tekirdag’dan Marmara Adasi’na feribot ve 27 Haziran 2010 Pazar saat 19:00’da Marmara Adasi’ndan Tekirdag’a feribot tarafimizca karsilanacaktir.
Katilimcilar Tekirdag’a ulasimlarini kendileri saglayacaktir.
KONAKLAMA;
25 ve 26 Haziran 20102 tarihlerinde, yarismacılarin ve dalis eslerinin 2 gece oda kahvalti konaklama masraflari tarafimizca karsilanacaktir.
‘Yasayan Marmara’ yarismasi icin kayitlarimiz dolmustur.
Basvuru ve gonderim icin son tarih : 01 Haziran 2010
Oduller; Raja Ampat liveaboard – Kararu Diving, Similan Mermaid Livebaords, Manado Cocotinos Resort, Manado Kima Bajo & Eco Divers, Manado Tasik Ria Resort, Lembeh Kungkungan Bay Resort, Hurghada ve Taba – Blue Lagoon, Red Sea North Cruise – Sinai Divers, Lembeh Resort, Kapalai Dive Resort, Manado Thaslassa Dive Center ve Turkiye’de dalis tatilleri…
Katilimlarinizi bekliyoruz. Herkese bol sans…
Sevgi ve Saygilarimla,
Sevda Sahin
Organizasyon Komitesi Baskani
www.marmarafestival.org
2010@marmarafestival.org
Turk Balikadamlar Kulubu
Iskele Cikmazi No:69 Caddebostan – Istanbul
0216 355 56 28]]>
SONY ana sponsorluğunda EPSON TÜRKİYE yan sponsorluğunda BODRUM BELEDEİYESİ ve BODRUM DENİZ KURTARMA DERNEĞİ ve ERSAN OTEL & SPA desteğiyle gerçekleştirilen 13. ALTIN PALET SUALTI GÖRÜNTÜLEME TÜRKİYE ŞAMPİYONASI sonuçlandı.
2011 yılında yine Bodrum’da gerçekleştirilecek olan 13. CMAS SUALTI GÖRÜNTÜLEME DÜNYA ŞAMPİYONASI’nın bazı yönlerden küçük bir provası olan şampiyonada bu sene bazı yenilikler uygulandı.
Şampiyona diğer yıllarda olduğu gibi 2 gün değil 4 gün sürdü ve 2 gün üst üste yarışma dalışları yapıldı. Yarışmacıların hangi noktada dalacağı ise öncelikle kendi isteklerine bırakıldı ve dağılım özel bir programla sağlandı.
Seçici Kurul değerlendirmesi ise tek oturumda değil Kapalı ve Açık oturum şeklinde gerçekleştirildi. Kapalı oturumda Seçici Kurul üyelerimiz her dalda verilen fotografları elemeye tabi tuttular. Daha sonra ise fotoğraflar ödül töreninde özel bir program eşliğinde seyircilerimizin gözü önünde puanlandı ve dereceye giren fotograflar belirlendi.
CMAS Görüntüleme Kurulu Başkanı Juergen Warnecke Seçici Kurul üyesi ve CMAS adına gözlemci olarak şampiyonaya katıldı ve organizasyondan oldukça memnun olarak ayrıldı.Kısa süre içinde şampiyona ile ilgili rapor CMAS Yönetim Kuruluna sunulacak ve 13. Dünya Şampiyonasının 2011 yılında Bodrum’da yapılacağı duyurulacak.
Şampiyonada dereceye giren yarışmacılarımız ve kulplerimiz şu şekilde;
Dereceler Puanlar
Şampiyonada görev yapan ve benim için çok değerli iki isme özellikle çok teşekkür etmek istiyorum. Teknik sorumlu arkadaşım, aynı zamanda TSSF Başkan Yardımcısı Çağrı Türkkorur ve çok kısa sürede mükemmel bir iş çıkartan yazılım uzmanımız Yener Engin. Sizler bu şampiyonada çok önemli bir rol oynadınız. Doğru insanlarla çalışmak başarıyı da beraberinde getiriyor.
Dalış Operasyonlarını kusursuz yerine getiren tekne amirlerimiz Burak Yalkılday,Ali Murat Yücesoy,Çağrı Türkkorur ve Ahmet Talay ve Sualtı Hakemimiz Koçer Türköz sizler her yıl olduğu gibi yine mükemmeldiniz.Çok teşekkür ederim.
Hakemlerimiz Tuncer Gülerman,Bekir Ufuk Atar,İbrahim Aydın ve Nejat Adlim. Tarafsız ve kararlı uygulamarınız için çok teşekkür ederim.
Sadece dalışla ilgili değil otelde ve teknede tek telefonla yanımızda olan Hiperbarik Tıp Uzmanımız Dr. Abdullah Arslan çok çok teşekkürler.
Federasyon görevlimiz Ruşen Işık ve TSSF finans müdürümüz Arif Birdinç özverili çalışmalarınız için çok teşekkürler.
Dünya Şampiyonasında Dalış ve teknelerle ilgili operasyonu yönetecek olan ve bu şampiyonada her türlü desteği esirgemeyen sevgili Aytaç Aydın’a çok teşekkürler.
Bu şampiyonanın onur konukları değerli Seçici Kurul üyelerimiz; Ferda Büyükbaykal,Alptekin Baloğlu,Ali Ethem Keskin,Juergen Warnecke,Sadettin Aşkın,Haluk Sağtürk ,Merih Akoğul, Saki Uğurlu,Bengiz Özdereli,Tacettin Sağlar,Tahsin Ceylan ve Cem Cengiarslan. Doğru seçimlerinizle bu şampiyonanın kalitesini yükselttiniz çok teşekkürler.
Ve bana her zaman güvenen motive eden sevgili Başkanım çok değerli hocam A. İnkılap OBRUK çok teşekkürler. 2011 Dünya Şampiyonasına hazırız….
Saygılarımla
Soner YARKIN
TSSF Sualtı Görüntüleme Kurulu Başkanı]]>
2010 sezonuna başlarken Ege ve Akdeniz bölgesi Ticari Dalış Merkezlerinin sorunları hakkında Kaş Sualtı Derneği Üyesi Hakan Nalçacı ve Kaş Sualtı Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Ziya Şulekoğlu sorunları dile getirdiler.
Bu arada eğitmenlerin sorunları ile ilgilide Side bölgesinden Murat Dürüstkan açıklamalarda bulundu.
]]>
2008’de katılmış olduğum bu organizasyonda yeniden bulunmak heyecan vericiydi . Bu organizayon Akdeniz'in Antalya kıyılarında bulunan sualtındaki doğal ve arkeolojik değerlerin dünyaya tanıtılması amacıyla yapıldığı için büyük bir önem taşır .
2008’de katıldığımda Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğrenciydim ve merakım okurken Hakan Öniz’den aldığım sualtı fotoğrafcılıgı dersiyle başladı . Üniversitede sadece seçmeli olan bu ders benim için çok önemli oldu ve aynı zamanda da aletli dalışa başladım .
Ardından Tahsin Ceylan’ın tavsiyesi ile kendi ekipmanıma sahip oldum ve 2008’de elde ettiğim başarılar beni şevklendirdi . Artık her dalışımda makinem benimleydi , gittiğim heryerde çekimler yapmaya başladım . Sualtında ki canlıların misafirleri olup onları daha yakından tanıma fırsatı buldum ve yaşam alanlarına tanıklık ettim. Bu sayede dışardan cok ürkütücü gibi görünen canlıların bile ne kadar sevecen olabileceğini gördüm . Onları rahatsız etmediğim sürece saklandıkları yerlerden çıkıp pozlar bile verdiler . Zaten küçüklüğümden beri onları rahatsız etmemem ve sualtında hiçbirşeye müdahale etmemem gerektiğinin bilincindeyim.
Bu seneki organizsayonda bazı teknik sorunlar yaşamama rağmen orda bulunmak güzeldi . Eski dostlarla birarada olup sohbet etmek ve dünya rekortmeni Sara Cambpell ile tanışma fırsatı bulmak keyif vericiydi . İngiliz sporcu Sara Campbell, serbest dalışta 96 metreye ulaşarak dünya rekorunun sahibiydi . 37 yaşındaki Sara, sadece geniş palet ve vücut ağırlığıyla yaptığı tek soluklu dalışı 3 dakika 34 saniyede tamamlamıştı . Aynı zamanda yoga eğitmeni olan Sara ile spordan ,denizden , rekorlarından bahsettik ve antreman yaptığı sırada fotoğrafını çekme şansı elde ettim .
Genel olarak keyifli geçen bu festivalde birçok kategoride ödüller sahiplerini buldu. Ödül alan tüm arkadaşlarımı tebrik eder , başarılarının devamını dilerim .
Deniz Can Sobaşat]]>
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Avlama ve İşleme Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali İşmen, ilkbahar ve sonbahar aylarında denizlerde görülen renk değişimlerinin sudaki planktonların aşırı çoğalmasından kaynaklandığını bildirdi.
Çanakkale Boğazı'nda, ilkbahar aylarının gelmesiyle birlikte, denizin bazı kısımlarında farklı renkler oluşmaya başladı.
Bazı vatandaşlar denizdeki bu renk değişimini, 'deprem olabileceği'' yönünde değerlendiriyor. Prof. Dr. İşmen, denizdeki renk değişimin doğal bir olay olduğunu ve her yıl gerçekleştiğini söyledi.
Bunun, Türkiye gibi ılıman iklim kuşağına sahip sularda yılın 2 döneminde görülebildiğine işaret eden İşmen, ''İlkbahar ve sonbahar aylarında denizlerde renk değişimleri olur. Bunun ana sebebi sudaki plankton dediğimiz canlıların bu dönemde aşırı çoğalmasıdır'' dedi. İşmen, planktonların aşırı çoğalması sonucu, deniz suyunun yeşil, mavim ve kahverengine bürünebileceğini ifade ederek, şunları söyledi:
''Bunu tetikleyen 3 ana neden var. Birincisi, denizlerdeki yüzey dip suları, bu dönemlerde rüzgarın ve fırtınaların etkisiyle karışarak derin sularda bulunan besin tuzlarını yüzeye taşır. İkincisi, sıcaklık artışı söz konusudur ve denizler ısınır. Üçüncüsü de, ışık optimum düzeydedir. Kışa nazaran günler uzamaktadır. Bu üçü bir araya geldiği zaman renk değişimleri denizlerde gözlemlenir. Bu doğal bir olay ve her yıl gerçekleşen olağan bir durumdur.''
''Kirlilikten de kaynaklanabilir''
Denizdeki renk değişiminin, bölgesel kirliliklerden de kaynaklanabileceğini dile getiren İşmen, şöyle devam etti:
''Fakat bunlar lokaldir. O bölgede denize bir deşarj vardır. Özellikle kirliliklerin olduğu sanayi bölgelerinde, bu doğal da olabilir, su taşınımlarıyla ve karasal değişimlerle renk değişimleri olabilir. Yağmurların yoğun yağdığı dönemlerde karalardan taşınımlar denize ulaşıyor ve o bölgeye gelen alüvyonların etkisiyle lokal renk değişimleri olabilir. Fakat çok geniş alanlı renk değişimleri planktonlardaki aşırı dönemsel çoğalmalardan kaynaklanmaktadır. Bu doğa açısından olumlu bir şey.''
İşmen, renk değişimlerinin uydulardan da takip edildiğini ve okyanuslarda renk değişimlerinin olduğu bölgelerde bol balık beklendiğini belirterek, ''Çünkü balıklar denizlerde dolaşarak buraları arar ve bulur. Balıkçılar da yönetsel anlamda buralara yönlendiriliyor. Bu bilgiler aktarılarak balıkçılıkta düzenlenebiliyor'' dedi.
Kaynak: Vira Haber / Sabah]]>
ODTU SAS tarafindan 29 Mayis 2010 tarihinde duzenlenen, Dr. Alp GUNAY tarafindan verilen; “Serbest Dalis Riskleri; Bana bir sey olmaz!” ve Dalis Amiri Asutay AKBAYIR tarafindan verilen “Serbest Dalis’ta Kurtarma Teknikleri; Yasemin DALKILIC Dunya Rekoru Denemesi Ornegi” seminerleri tamamlanmistir.
Son derece egitici gecen ve keyifle dinledigimiz seminerleri sunan Sayin GUNAY, Sayin AKBAYIR’a ve katilim saglayan dostlarimiza tesekkurlerimizi sunariz.
Levent Ucuzal
]]>
ODTU SAS Su Alti Sporlari olarak 30 Mayis 2010’da duzenledigimiz 7. Geleneksel Serbest Dalis Dinamik Apnea Turkiye Sampiyonasi basariyla tamamlanmistir.
Etkinligimizin son derece zevkli gecmesini saglayan tum katilimci/sporcu dostlarimiza, katki ve destegini esirgemeyen basta ODTU Rektorlugu olmak uzere, ODTU Spor Mudurlugune, ODTU Havuz Mudurlugu yonetim ve personeline, ODTU MEDIKO Saglik Merkezi yonetimi ve personeline ve Ankara Hastanesi Doktorlarindan Dr. Yucel YUZBASIOGLU’na, ODTU Spor Kulubu yonetimine ve GSGM Ankara Il Mudurlugu ile destegini esirgemeyen TSSF yonetimine cok tesekkur ederiz.
Katilimiyla etkinligimize renk katan ODTU SAT-Su Alti Topluluguna ve ODTU OCIT-Ilk Yardim ve Cankurtarma Topluluguna ayrica tesekkur ederiz.
Ve tabiki bugüne kadar olduğu gibi bu sefer de mukemmel bir organizasyon gerceklestiren tum ODTU SAS ailesine candan kutlariz.
Sonuç Derece
Sonuç Tamamı
Saygi ve sevgilerimizle.
Levent Ucuzal
]]>
Çocukların balıklarla konuştukları çevre şenlikleriyle, Deniz ozanları ile birlikte şiirlerle, Harem’de, Karaköy’de, Ortaköy’de denizi temizleyen bir dernek; [STH]...
Sevgili Sualtı Gazetesi okurları merhaba.. Bu sayımızda Sualtı Temizlik Hareketi başkanı sayın Hakan TİRYAKİ ile birlikteyiz..
Merhaba Hakan bey, hoş geldiniz, sizi tanıyabilir miyiz?
Hakan Tiryaki olarak Kadıköy’de 1970 yılında doğdum, Kadıköy’de yaşıyorum. Tüm yaşantım İstanbul’da geçti. Haydarpaşa Meslek Lisesi’nde elektronik bölümü, İ.T.Ü. metalurji mühendisiliği, İ.Ü. İşletme Fakültesi adet olduğu üzere eğitim aldığım yerler. Tüm eğitimimin aksine, uzun yıllar reklam sektöründe çalıştım. Saymakla bitmeyecek denli farklı işlerle uğraştım. 2006 yılında inDeep’i kurdum. Moda’da kafe inDeep ve Fenerbahçe’de inDeep Dalış Merkezi ile yaşantıma devam ediyorum :)
Klasik sorularımızdan biri geliyor hemen; nedir hocam sizin dalış hikayeniz? nasıl bulaştınız bu işe?
Sanırım daha saçma bir hikaye duymamışsınızdır. :) İTÜ’de seçmeli beden eğitimi derslerinden biri SCUBA diye bir şeydi, ismi hoşuma gitti :) İlk derste anladım ki hayallerimdeki şeyle tesadüfen karşı karşıya gelmişim… cidden böyle oldu :)
Çok güzel bir tesadüf olmuş. Biraz STH den bahseder misiniz? Ne zaman kuruldu? STH nin hedefi nedir?
STH 2004 yılı Kasım ayında Sualtı Dergisi’nin e-posta grubuna atılan bir çağrı ile kuruldu. Doğrusunu isterseniz o çağrıyı gönderirken bu kadarını ben bile hayal edememiştim. Ama o gün dahi bildiğim ve inandığım şuydu; hiç değilse 3-5 kişi çıkar, dalarız, çıkartırız, işimize bakarız. Ama aksine inanılmaz bir ilgiyle karşılandı.
Hedefi derseniz; bizim gördüğümüz ama bizim dışımızdakilerin hiçbir fikri olmayan sualtı kirliliğini baz alarak deniz kirliliğine dikkati çekmekti. Öyle ki herkesin tutturduğu bir deniz kirliliği söylemi vardı ama soyuttu; biz çıkartıp insanların önlerine koyarak bunu somutlaştırdık. Bizim gözlerimizle görmelerini sağladık.
STH’nin hedefi en başta “kirletilmemesini” sağlamaktı. Zaman içinde etkinlik formatından genel yaklaşımlara kadar sürekli gelişen bir yapıya sahip STH. Bu nedenle artık hedef ne denildiğinde “deniz ülkesi, deniz halkı olabilmek” diyoruz. Artık denizi anlatmak, denizi insanların yaşamlarında konumlandırmak öncelikli hedefimiz. Yok olan deniz kültürünü tekrar var edebilmek. Milli eğitim müfredatına Türkiye’nin bir deniz ülkesi olduğu gerçeğini sokabilmek.
“bize deniz ozanı gerek!” serisi henüz tam olarak anlaşılamadı belki ama göreceksiniz uzun vadede bambaşka bir boyut katacak denizle olan serüvenimize.
Sualtı kirliliği kavramından pek çok insan malesef haberdar değil. Temizlik dalışları sırasında halk ile doğrudan temas kuruyorsunuz, çöp çıkaran dalgıçları gören insanların tepkileri ne oluyor?
İstanbul İl Çevre Orman Müdürlüğü’nün İstanbul Çevre Rehberi’nde yazığına göre 1953 yılına kadar belediyeler topladıkları çöpleri denize atıyorlarmış. Şaka gibi, değil mi? Ama gerçek. Halının altına süpürmek en kolayı. Ama gelin görün ki sanılanın aksine hiçbir yere gitmiyor atılanlar. Artık bata İstanbullular olmak üzere bunun farkına varmaya başladılar. Ve bunda STH gönüllülerinin çok büyük payı olduğuna inanıyorum.
Tepkilere gelince, inanın anlatmakla bitmez. Sanılanın aksine o kadar farklı yaklaşımlarla, o denli farklı tepkilerle karşılaşıyoruz ki… Mesela görüp, gelip bizimle birlikte canla başla çalışan da oluyor, elindekini fırlatıp “devlet vermiyor mu lan parasını, temizleyin” diyen de… Hatta bir kış etkinliğinde yaşlıca bir teyze kulağımdan yakalayıp fırçalmıştı beni, “senin anan-baban yok mu, bu havada ne işin var suda” diye :)
Tabi sorunun asıl yanıtı; önemli bir kısmı sadece karamizah olarak görmüyor, gerçekten etkileniyor. Şöyle düşünün, mesela bir Eminönü etkinliğinde binlerce insanla direkt kontak kuruyoruz. Ve onlara öyle şeyler gösteriyoruz ki tepkisiz kalmaları mümkün olamıyor.
Sualtı kirliliği deyip duruyoruz, nedir bu sualtı kirliliği? Neden ve nasıl kirleniyor bu sualtı hocam?
Şimdi isterseniz burada bir konunun altını çizelim ya da netleştirelim: STH somut olarak insanlara gösterebileceğimiz yegane kirlilik türünü seçmiştir çalışmalarında, katı atık kirliliği. Petrol kirliliğini saatlerce anlatabilirsiniz ama bir imgelem yaratmak zordur, keza mikrobiyolojik kirlilik yine aynı şekilde. Ama çıkarttığını bir pisuvar ya da el arabası, ya da dağ gibi yığılmış meşrubat şişeleri sert, kalıcı ve etkin bir imgelem yaratıyor insanlar üzerinde.
Neden ve nasıl mı kirleniyor? Bu noktada perspektifi biraz geniş tutmak gerek. Bakın şimdi, 21. Yüzyılda benim ülkemde hala levreğin bakanıyla patlıcanın bakanı aynı; devlet nezdinde toprakla deniz arasında fark yok. Bir yönetmelik çıkartıyorsunuz, aman ha! ömrünü tamamlamış lastikler tehlikelidir diyorsunuz, sonra iskelelerde takoz olarak kullanılmasına izin veriyor hatta teşvik ediyorsunuz. Altı tarafınız denizlerle çevrili, ama hala müfredatınızda deniz yok, çocuklarımız denizden bir haber yetişiyorlar. Deniz insanlarımıza yüzmek, manzaralı daire, rakı-balık benzeri şeyler çağrıştırabiliyor sadece. Basit bir soru sormak gerek, ve bu sorunun doğru cevabı için sil baştan başlamak gerek: “ne işe yarar bu deniz?”
Bakın size basit bir örnek vereceğim. Mısır yeryüzünde bir çok konuda arkamızda bırakabilmeyi başarabildiğimiz birkaç ülkeden biridir. Fakat söz konusu olan deniz olduğunda ders alınması gereken örnek bir ülkedir. Çünkü Mısır için deniz demek ekonomik girdi, besin ve istihdam demektir. Sadece Thistlegorm batığının Büyük Piramitten fazla gelir getirdiği bir ülkeden bahsediyoruz. Sizce bu tesadüf mü? Hayır, bu bir bütün. Mısırlı denizi yaşamında konumlandırmıştır, sevmesi şart değildir, faydasından haberdardır. Mısır otoritesi suç-ceza ikilisini hayata geçirmiştir. Giden herkes bilir, eldivenle dahi dalmanıza izin vermez dalış liderleri. Verir ve yakalanırlarsa belgelerinden olur, kallavi bir ceza ödemek zorunda kalırlar.
Uzun lafın kısası; deniz politikası, deniz stratejisi, deniz kültürü... bu kavramların yaşantımıza girmesi gerek. Ve denizi kirleten birey ya da kurum bilmeli ki gasp ya da darp gibi bir suçtur ve cezası nettir.
Kanımca sorunun kaynağında yer alan önemli unsurlar bunlar.
Geçtiğimiz sayılarımızda İBB Deniz Hizmetleri Md. Sayın Safa Şahbatoğlu ile yapmış olduğumuz röportajımız yer aldı. Kendileri bu konuda ciddi çalışmalar içinde olduklarını, uygun koşulları sağladıklarında Sualtı temizlik birimi kuracaklarını ifade ettiler. Adalar belediye başkan yardımcımız sayın Ercan Akpolat da buna benzer bir çalışmanın planları dahilinde olduğunu vurguladı. Yerel yönetimler Sualtı Kirliliğine dikkat etmeye başladı gibi geliyor bana. Bu konuda Sivil toplum kuruluşlarının özellikle STH nın etkisi yadsınamaz. Sivil toplum kuruluşlarının çabalarıyla bu iş bu gün bu noktaya geldi, daha aşılacak çok yol var tabi. Sizin bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyim? Özellikle denize kıyısı olan belediyelerin birer sualtı birimleri olması, kirliliği engellemede ve bilinç oluşturma etkili olur mu?
Doğrusunu isterseniz 1 Temmuz 2006 STH Kabotaj Bayramı Etkinliğinden bu yana İBB Deniz Hizmetleri Müdürlüğü en önemli lojistik destekçisi olmuştur STH’nin. Aynı yıl STH Harem Projesi I. Aşama Çalışmaları boyunca son derece önemli ve değerli bir destek ağlamışlardır. Şahsen de Safa Beyin samimiyetine ve iyi niyetine inancım tam fakat bu konuda bazı soru işaretleri kafamızı kurcalıyor.
Size şöyle bir örnek vermek isterim. STH Harem Projesi boyunca STH gönüllüleri 15.000 parçayı aşan katı atığı çıkartırken gerek dip yapısına gerek çıkartılan materyaller arasında olması muhtemel canlılara inanamayacağınız bir özen gösterdi. Bunun boyutlarını envanter ekibinin çalışmasını görenler bilir. Diğer taraftan kepçeyi takıp dipte ne var ne yok çok daha kısa zamanda da aşağıyı dümdüz etmek mümkün. Arada ki farkı ancak gönüllü olarak bu işi yapan insanlar yaratmaktadır. STH Harem Projesi’ne değer biçebilmek işte bu açılardan mümkün değildir
Bir diğer önemli sorun istihdam edilecek işgücünün kualifikasyonu. Geçtiğimiz yıllarda sadece İBB’nin bir Sualtı Şefliği kuracağı söylentisi bile ortalığı birbirine kattı. Rekreasyonel bir çok başlangıç seviyesi dalış sertifikası sahibi dalıcı bu işe talip oldu. Hatta inanamayacağınız derecede arayıp bu iş için eğitim almak istediğini söyleyen insan oldu. Kanaatimce en önemli sorunlardan birisi de bu noktada başlıyor. Hangi eğitim disiplini, kimler tarafından verilecek? Hangi kualifikasyonlara sahip kişilere verilecek?
Doğrusunu isterseniz biz STH organizasyonu olarak bu konuda inanılmaz bir yol kat ettik. Hatta geçtiğimiz yıl sevgili Sancar Uğuryol’un deneyimi ve geride kalan 60 kadar STH organizasyonundan elde ettiğimiz son derece değerli deneyimlerle bir araya getirerek STH Dalıcısı formatını hazırladık. Dolayısıyla gerek Safa Bey gerek Akpolat son derece şanslılar, çünkü eşi benzeri olmayan bir çalışma zaten tamamlandı. Hem de saha deneyimlerinin katkısıyla…
Uzun lafın kısası, evet, bu birimler olmalı ama ezbere değil. Hatta doğrusunu isterseniz, İstanbul’un STH’si varken gerek İBB gerek diğer belediyeler ellerindeki ceza yetkilerini kullansalar yeter de artar bile… Çünkü onlar da görecekler ki suç-ceza ikilisi olmadıkça temizlemekle bitmeyecek…
Ülkenin 3 tarafı denizlerle çevrili, ülkede yaşayan insanların sadece çok küçük bir kesimi denizle ilgileniyor. Bu durumu değiştirebilirsek, insanları bir şekilde denize çekersek sanki bana işler biraz düzelecekmiş gibi geliyor, dalış yapan bir adam elindeki içecek kutusunu denize fırlatıp atamaz diye düşünüyorum. Bilmem yanılıyor muyum?
Üzgünüm, yanılıyorsunuz… size düzinelerce örnek verebilirim. Bakın yine aynı iki noktanın altını çizmek istiyorum; denizi yaşamınızda konumlandırmak ve suç-ceza ikilisini devreye sokmak. İnanın medeniyet timsali Avrupa insanı tepelerindeki Demokles kılıcı kalktığında bambaşka bir insan oluyorlar. Gözlerini kırpmadan ellerindekini fırlatıp benim denizime atabiliyorlar. Çünkü burada cezası yok, ayıplayanı yok…
Sanırım bazen fazla iyimser oluyorum, istiyorum ki bir şey olsun insanlar birden bire duyarlı anlayışlı saygılı olsunlar.. Ama yok, olmuyor böyle bir şey..
Hayvan Hakları Federasyonunda gönüllü olarak çalışıyorum, CEZA konusunda bizim de çok ciddi sıkıntılarımız var; Hayvana kötü muamele ceza kanununda değil de kabahatler kanununda yer almaktadır işlenen suçun yaptırımı idari para cezasıdır :(. Yani bir hayvana tecavüz eden işkence yapan kişi ile sigara yasağı olan bir yerde sigara içen kişi aynı cezayı alıyor. Haytap Hukuk Grubu yasanın düzenlenmesi konusunda çalışmalarını sürdürüyor. Ayrıca Federasyon başkanımız sayın Av. Ahmet Kemal Şenpolat’ın ‘doğa mahkemeleri’ konusunda çok güzel çalışmaları var, umarım bu proje bir an önce hayata geçirilebilir..
Sizin çok sevimli, çok canlı, çok güzel bir çalışmanız var; KONUŞAN BALIK .. Bize biraz Konuşan Balıktan bahseder misiniz biraz da? Nedir, ne oluyor, nasıl oluyor?
Galiba STH organizasyonunun en önemli özelliği olmayacak işlere imza atmayı başarabilmesi. Bizim için imkansız diye bir şey neredeyse yok. STH Harem Projesi, STH Türkiye Organizasyonu ya da bütçesiz bir organizasyon olarak geride kalan 60 etkinlik, 3 şenlik, bir büyük proje, sayısız sergi, binlerce ilköğretim öğrencisine yerinde yapılan sunumlar… Sizce 140 YTL bütçe ile çocuk şenliği olur mu? İşin içinde STH varsa olur…
2007’de ilk Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği sırasında bir daha bana bundan bahsedene uçarım falan diyordum, küfürler ediyordum. Aynı akşam oturmuş bir sonraki yılın planlarını yapıyordum :)
Bence en özel en anlamlı STH çalışmasıdır Konuşan Balık. Bu yıl dördüncüsünü gerçekleştireceğiz ve daha şimdiden heyecanlıyım. Başka türlü bir şey bu! Ve Bombayı şimdiden paylaşayım sizinle; çok önemli bir aksaklık olmazsa artık Uluslararası Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği olacak adı; ve tabi katılımcıları da :)
2007’de ilk şenliği 140 YTL bütçe ile Büyükada’da gerçekleştirdik. 2008’de Çanakkale’de muhteşem bir gün geçirdik. 2009’da Ortaköy’de gerçek bir şenlik havası vardı. Ama 2010 bence Konuşan Balık’ın gerçekten dile geleceği yıl olacak…
Röportaj yaptığım herkesten unutamadığı bir dalış anısını anlatmasını istiyorum bir süre önce böyle bir karar aldım ve okurlarımız bundan çok hoşlandılar, hatta okumaya önce dalış anısından başladığını itiraf eden bir kaç arkadaşım bile var :). Bu kadar çok dalışın içinde oldukça ilginç dalışlarınız olduğundan eminim, birini bizimle paylaşır mısınız?
Harem’de altmışın üzerinde dalışım var. Aklıma ilk Harem geldi yine. Suyun altında 40 cm kadar bir metal aksam buldum, bir deponun köşesine benziyordu. Ve ne yazık ki kalan kısmı tabana gömülmüştü. Neyse tüm iyimserliğimle halatı alıp bağladım, yukarı çıkıp işareti verdim. Biraz sonra bizim deniz süpürgesi iskele tarafına doğru yatmaya başladı. Derken halat koptu. Tekrar indim, tekrar ve daha sağlam bağladım. İkinci kez koptu. Kaptanla birbirimize girdik, ama bir kez daha bağladım. Üçüncü denemede kaptanın küfürleri, bütün ekibin ve Harem sahilini dolduranların arasında sudan aşağıda fotoğrafını gördüğünüz yağ tankı çıktı.
Herhalde benden neşeli bir dalış anısı beklemiyordunuz…
Sayın Hakan TİRYAKİ öncelikle, Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) temsilcisi olarak Sualtı canlıları adına emekleriniz için çok çok teşekkür ediyorum. Sualtı Gazetesi’ne zaman ayırdığınız ayrıca teşekkür ediyorum.
Yüreğinize sağlık..
Ege Sakin
egesakin@sualtigazetesi.com
]]>
İnsanlara ‘Nasıl bir işyerinde çalışmak istersiniz?’ diye sorsak, herhalde büyük bir çoğunluk masa başında, mesai saatleri belli olan, güvenli ve “ayaklarının yere değdiği” bir ortamda çalışmak istediğini söyler. Ortadoğu Denizcilik’in kurucusu ve genel müdürü Fazıl Işınal’ın Ofisi ise bu tanımın oldukça dışında kalıyor. Bazen Karadeniz’de Akçakoca açıklarında, kimi zaman Marmara Denizi’nde hatta bir dönem Basra Körfezi olmuş Işınal’ın ofisi… Bu nedenle; “Ben gemilerde yaşıyorum” diyor.
Ortadoğu Denizcilik, 1984’ten bu yana sualtı projeleri için çalışıyor. Denizaltı boru hattı ve kablo döşeme, denizaltı haritası (survey), petrol ve gaz platformları destek ve yerleştirme gibi çok geniş bir alanda sualtı hizmetleri veren şirket, batık bulma, batık çıkarma, gemi kurtarma ve sualtı danışmanlık konularında da sektörün aranan isimi haline gelmiş.
Gemi Kurtarma ile Başladı
Babası hatta dedesi de deniz subayı olan Işınal, bu nedenle çocukluğundan beri deniz ile iç içe büyümüş. Babasının görevi nedeniyle Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ilköğrenimini tamamlayan Işınal, aile geleneğini devam ettirerek Deniz Harp Okulu’na giriyor. Denize tutkuyla bağlı olmasına rağmen, aslında kalp cerrahı olmayı hedeflediğini söyleyen Işınal, bu kararında henüz 6 yaşındayken kalp hastalığı nedeniyle kaybettiği abisinin payının büyük olduğunu ifade ediyor. Ancak lise son sınıfta yönetmeliğin değişmesi ile birlikte askeri eğitim görenlerin başka bir alanda yüksek öğrenim yapmalarının yolunun kapanması ile bu hayalinden vazgeçmek zorunda kalıyor. Bu noktadan sonra bir seçim yapmak zorunda kalan Işınal, kendisini Ortadoğu Denizcilik’in kuruluşuna götüren süreci şu şekilde anlatıyor: “Doktorluk kapısı kapanınca, ben de yönümü denize kırdım. Ancak yine de farklı bir şeyler yapmanın peşindeydim. Küçük yaşlardan beri su altına ilgi duyuyordum, bu nedenle dalgıçlığı seçtim. İlk eğitim dalışımı İstanbul Boğazı’nda gerçekleştirdim. Tabii o zamanlar bugünkü kadar gelişmiş bir teknoloji yoktu. 130 kilogram ağırlığı olan kıyafetlerle dalıyorduk. Türkiye’de bu konudaki eğitimimi tamamladıktan sonra gemi kurtarma alanında eğitim almak üzere Amerika’ya gittim. Burada 1,5 yıl kurtarma gemilerinde çeşitli görevler aldım. 1979’da Marmara Denizi’nde, Kadıköy açıklarında batan Independent (Kurtuluş) gemisinin denizden çıkarılmasında proje subayı olarak görev yaptım. Bu görev 6 yıl devam etti ve bu esnada hem ben sektörü, hem de sektör beni tanıdı. Kurtarma gemilerinde 17 yıl boyunca görev yaptım. Askeri kariyerimde de binbaşılığa kadar yükseldim. Bu noktadan sonra gemi hayatı sona eriyor ve masa başı hayat başlıyordu. Bu durum pek bana göre değildi, emekliliğimi istedim ve kendi işime yoğunlaştım. Bu arada 2 arkadaşımla birlikte Ortadoğu Denizcilik’i kurmuştum ama çok aktif değildim. Daha sonra 1989 yılında ortaklarımızla yolumuz ayrıldı ve tek başıma devam ettim”
Hurdaya Giden Gemi ile Gelen Başarı
Ortadoğu Denizcilik’te aktif olarak çalışmaya başladıktan sonra Işınal, çeşitli gemilerin kurtarılması ve Telekom kablolarının döşenmesini kapsayan bazı projeleri kiralık gemiler aracılığı ile gerçekleştiriyor. 1999’da işlerini büyütmeye karar veren Işınal, bunun için kendisine ait bir kurtarma ve kablo döşeme gemisinin olması gerektiğini düşünerek araştırma yapmaya başlıyor. Ancak o yıllarda kısıtlı imkanlarla bunu nasıl yapacağını da bilemiyor. Işınal ilk gemisini satın alma sürecinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Deniz Kuvvetleri bünyesinde mayın döşeme görevi yürüten “Mehmetçik” isimli geminin teknolojisinin güncelliğini yitirmesi nedeniyle hurdaya çıkarılacağını öğrendim. O anda karar verdim. Makine Kimya’ya kesime giderken ihaleye girdim ve satın aldım. Bu kararım sonrasında çevremdeki insanlar hurda bir gemi aldığım için bana çok kızmıştı. Yaklaşık 1 yıl boyunca Mehmetçik’i bir kurtarma ve kablo döşeme gemisine çevirmek için gece gündüz çalıştım. Bugün baktığımda çok doğru bir karar verdiğimi görüyorum. Mehmetçik hala çok büyük işler başarıyor.” Ortadoğu Denizcilik’in bünyesine daha sonra “Özgür” isimli dalış teknesini de katan Işınal, Türkiye’nin en kapsamlı dalış teknesine sahip olduklarını söylüyor. Özgür, özellikle sığ sularda ve kablo onarım işlerinde görev yapıyor.
Birleşmiş Milletler’den Teşekkür
Ortadoğu Denizcilik, gerçekleştirdiği projeler ile yurtdışındaki şirketlerin de dikkatini çekiyor. Zaten Işınal’ın en büyük hedefi de artık rotayı yurt dışına çevirmek… Türkiye’de uluslararası şirketlere verdikleri hizmetlerle yabancı kara sularındaki projeler için de teklifler alan Işınal, bu konudaki ilk sınavlarını 2003 yılında Basra Körfezi’nde Um Kasr limanında verdiklerini belirtiyor. Proje kapsamında dünya devi şirketlerle rekabet ettiklerini belirterek, çalışma ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen proje kapsamında Körfez savaşı sırasında limana demirliyken batan gemilerin, su altından çıkarılmasında görev aldık. Limandaki iskele, batıklar nedeniyle kullanılamaz haldeydi. Dünyada eşi benzeri olmayan bir işti. Çünkü gemiler yalnızca suyun içinde değil aynı zamanda çamura batmış vaziyetteydi. Gemiyi çıkarabilmek için zincir halatı, 12 metre çamurun içinden geçirerek gemiyi kavramamız gerekiyordu. Çamuru oyarak çalışma yaptık. Riski çok yüksek olan bu proje kapsamında 30 parça gemiyi hiçbir çalışanımızı kaybetmeden çıkardık ve ilk teşekkür belgemizi de bu vesile ile aldık.”
Kendi Ekibini Yetiştiriyor
Su altı projelerinde en önemli sermayenin iyi yetişmiş bir ekip olduğunu belirten Işınal, bu konunun aynı zamanda sektörün de en büyük sıkıntısı olduğunu dile getiriyor. Türkiye’de dalgıç yetiştiren bir üniversite olmasına karşın eğitimlerin yeterli olmadığını belirten Işınal, üniversiteden mezun olan dalgıçlara kendilerinin de saha eğitimi vererek yetiştirdiklerini belirtiyor. 6 kişilik çekirdek bir ekibe sahip olduklarını belirten Işınal, bu ekibin aynı zamanda eğitimleri de verdiğini belirterek şunları söylüyor: “Dalgıçlar üniversiteden her türlü teknik bilgiye sahip olarak ancak neredeyse suya girmeden mezun oluyorlar. Bu da bazı sıkıntıları beraberinde getiriyor. Dolayısı ile mezun olup bize gelen dalgıçlara biz yeniden eğitim veriyoruz. Birlikte çalışacağımız dalgıçlar bazen illa üniversite eğitiminden geçmiş olmuyor. Bazen gemiye herhangi bir görevle gelen birinin çok iyi yüzdüğünü fark ediyor ve ‘Dener misin?’ diye soruyoruz. Bu şekilde yetiştirdiğimiz çok başarılı dalgıçlar da oldu. Tabii dalgıçlığın da kademeleri var. Bu şekilde yetişenler ancak hava dalgıcı dediğimiz 50 metreye kadar olan dalışları gerçekleştirebiliyor. 51- 91 metre arasında olan gaz dalışı ise uzmanlık istiyor. Bu dalışlar için eğitimli dalgıçlarla çalışmayı tercih ediyoruz.”
Maksimum Riskten Para Kazanıyoruz
Yaptıkları işin temelinin riske dayandığını belirten Işınal, su altı işinin dinamiklerini şu şekilde anlatıyor: “Ortadoğu Denizcilik olarak, maksimum riskten para kazanıyoruz. Hiç kimsenin girmek istemediği riskli işlere talip oluyoruz. Genelde sektörümüzde faaliyet gösteren şirketler daha ucuz ve tehlikesiz işleri tercih ediyor. Bizim farkımız da buradan kaynaklanıyor. Tabii bu nedenle güvenliği de en yüksek düzeyde tutuyoruz. En son teknolojik donanımları kullanıyoruz. Çünkü ekibimizden herhangi birinin zarar görmemesi bizim için kazanacağımız paradan çok daha önemli. Dalgıç operasyonunu iyi yönetebilmek için dalış öncesinde de sıkı bir çalışma gerekiyor. Aşağıda karşılaşabileceğiniz her tür senaryoya karşı hazırlıklı olmalısınız ve dalgıçları da buna göre hazırlamalısınız. Çünkü aşağıdaki insanın hayatı biraz da sizin doğru yönlendirmenize bağlı… Her aşamasında başında durmalı ve ekibi koordine etmelisiniz. 4 yıl öncesine kadar ben de dalışlarda yer alıyordum. Ancak artık sağlık açısından dalış yapmıyorum ama yukarıda en büyük heyecanı da ben yaşıyorum.”
Hedef 300 Metre
Türkiye’de bu alanda profesyonel ve teknolojik donanıma sahip şirket sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ortadoğu Denizcilik’te ise teknoloji hem güvenlik hem de iş kalitesi açısından en önemli kriterlerden biri… Işınal ne tarz dalış olursa olsun, dalgıçların mutlaka kamera ve telefon tertibatı ile donanımlı olarak su altına girdiğini belirtiyor. Her aşama ve dalgıçların durumu kameralarla izleniyor. Teknolojiyi mümkün olduğu kadar almaya çalıştıklarını belirten Işınal, şu anda mevcut donanımlarla 90 metreye kadar dalış yapabildiklerini söylüyor. Yeni teknolojiler konusunda öncü olduklarını belirten Işınal, su altında boru hatlarında kullanılmak üzere aynı anda 12 tane cıvatayı sıkabilen bir cihazı Türkiye’ye ilk kez kendilerinin getirdiğini belirtiyor. Bu cihaz özellikle kaçağa tahammülü olmayan sualtı boru hatları için büyük önem taşıyor. Işınal, 300 metreye dalış yapabilmeyi sağlayacak yeni bir teknolojiyi de Türkiye’ye getirmek istiyor. “Saturasyon Dalış Sistemi” adı verilen bu sistemle daha derin sularda çalışma yapmak mümkün olacak. Bu sistem aynı zamanda iş verimliğini de olumlu yönde etkiliyor. Işınal, bu sistemi getirebilmeleri halinde 90 metreye kadar olan işlerde 1 aylık bir projenin 1 haftada tamamlanabileceğini belirtiyor. Işınal’ın gündeminde bir de demir atmadan pervane ve GPS sistemler ile su üstünde sabit olarak durabilen bir gemiye sahip olmak var. Böylece, çok derin sularda bulunan kablo ağının tamiri ve petrol/doğalgaz arama projelerinde daha etkin yer almayı hedefliyor.
Sertifika Sorunu Çözülürse Sektör Büyür
Sektörün en büyük sorunlarından birinin Türkiye’de verilen dalış sertifikalarının uluslararası geçerlilik taşımaması olduğunu belirten Işınal, bu nedenle uluslararası projelerde ve yurtdışına açılmada sıkıntı çektiklerini belirterek şunları söylüyor: “Sertifika sorunu nedeniyle yurtdışı projelerine kendi dalgıçlarımızı götüremiyoruz ve yabancı dalgıçlarla çalışmak zorunda kalıyoruz. Bu sorun yabancı bir şirketin bizim karasularımızdaki projeleri için de geçerli… Sertifika, bizim sektörümüzün yurtdışına açılmasında çok büyük bir engel. Bunun önü açılırsa hem yurtiçinde hem de yurtdışında büyük işlere imza atabiliriz. Türkiye’de dalgıçlığın bir meslek olarak kabul edilip benimsenmesi gerekiyor. Çünkü bu konuda oldukça başarılıyız. Geçtiğimiz yıl sualtında bir bağlantı projesi gerçekleştirdik. Bizimle birlikte bir Amerikan şirket de bu projede çalıştı. Amerikalı şirket aynı bağlantıyı 8,5 ayda bitirirken, biz 31 günde projeyi tamamlayıp teslim ettik. Dolayısıyla önyargıyı kırmamız lazım.”
Kaynak: KobiFinans Dergisi 24.Sayı]]>
Nasıl bir başlıktır bu böyle demeyin. Öncelikle kendinize bir sorun, bugüne dek gönüllü olarak ve hiçbir karşılık beklemeden yaptığınız bir şey var mı? Kalkıp felsefi ya da psikolojik çözümlemelerle çarpıtmadan, son derece net, motivasyonunuzun sadece odaklandığınız konu olduğu bir gönüllü uğraşınız oldu mu? Yanıtınız evet ise bu başlığı anlamak şöyle dursun zoraki bir gülümseme de belirmiş olmalı yüzünüzde.
Biraz daha açalım. Örneğin, Pazar günü ailesi ya da sevdikleriyle kahvaltı etmek yerine sabahın köründe bir sahilde pankart asan, malzeme taşıyan ya da yıllarını suların altında geçirmiş katı atıkları sayıp tasnif eden STH Gönüllülerini ele alalım.
Pazar günü için neredeyse seçenekler sınırsızdır. Hiç olmadı uzatır ayaklarınızı yatarsınız. Ama hayır, mesela STH Gönüllüleri gibi denizi seviyor, denizle yaşıyor ve denize dair sorumluluk hissediyorsanız tablo değişir. Belki on yıldır suyun altında yatan bir kamyon lastiğinin içini dolduran ve neredeyse elinizle dokunabileceğiniz kadar somut, sert bir kokuya karşın daldırır elinizi lastiğin içine en ufak bir yaşam izi var mı diye karıştırırsınız. Ola ki bir minik yengeç kalmıştır içinde ya da bir şaşkın karides… Yaşama, varoluşa saygı vardır hepsinin özünde. Her bir meşrubat kutusunun içine bakılır, her bir obje didiklenir. Varsa bir şaşkın yengeç ya da bir utangaç horozbina, soytarı edilmeksizin, nazikçe geri bırakılır kendi dünyasına.
Ve tüm bunlar olup biterken tiksinti dolu gözlerle izler sizi gelip geçen “normal” insanlar. Kimi at gözlüklerinin ardından bakar ve “kaç paraya olursa olsun yapılmaz bu iş” der kendi değer yargılarıyla. Kimi “boşa uğraş olduğunu” düşünmekle kalmaz hatta haykırır yüzünüze karşı.
Bir de sualtı temizlik ekiplerimiz vardır mesela. Dedik ya, hazır örnekten çıkalım yola, beş yıldır tırnaklarımızla kazıyarak yarattığımız STH örneğinden. Aralık ayıdır, lapa lapa kar yağar. Susmak bilmez telefonlar, ve hep aynı soru: “Etkinlik iptal mi?”. Bıkmadan, usanmadan aynı yanıt: “Tabi ki hayır!” Bir Şubat günü Eminönü… su beş derecedir, dışarısı üç derece. Poyraz bıçak gibi keser adeta, yirmibeş kişi yek vücut olur bir tentenin altında. Sıra dalışa gelir, “show must go on” denir ve bırakılır bedenler donduran sulara. Hepimiz mi aptalız? Hepimiz mi şov derdinde? Çıldırmış mı tüm bu insanlar? Hayır, sadece gönüllüler, inandıkları bir şeyi yapıyorlar, yapmaya çalışıyorlar. Gelip geçen kalabalığa haykırmaya çalışıyorlar sesleri çıktığı kadar.
Eminönü’nden devam edelim yine. Tam hazırlanırken dalışa bir adamcağız gelir yanı başınıza, der ki: “abi be, benim kantar var aşağıda, bir baksanıza ona da!” Ne diyorsun sen kardeşim dersin, ne kantarı? Derken bir başkası gelir, benim de der “tezgah olacak aşağıda!”. Sonra öğrenirsiniz ki sözüm ona düzenin bir çeşit bekçisi belediye zabıtası tuttuğunu atmıştır denize. Bir inersiniz ki aşağıya, evet, hepsi tam da yerli yerinde…
Bu kadar mı sanırsınız Türkiye’de gönüllü olmak başlığının altına yazılacaklar, gülerim size. Bir gün bir davet alırsınız, gidersiniz, devletin bir kurumuna. Derler ki, biz düşündük, taşındık, sizi bizim bünyemize almaya karar verdik. Hoppala! Bıkmadan, usanmadan anlatırsınız, bunun bir devlet kurumu ile ne alakası olduğunu ya da ne kadar alakasız olduğunu. Anlatırsınız, aslında bu gönüllülerin bir kurumsal kimliği olduğunu, aynı yasayla düzenlenmiş bir tüzel kişiliğe haiz olduğunu. Anlattığınızı sanırsınız ama nerede??? Bir sabah bir telefonla uyanırsınız. Alaylı bir ses vardır karşınızda, der ki “hakkınızda şikayet var!”. Karşılıklı güler geçersiniz. Çünkü ciddiye alınması zaten söz konusu bile olamayacak bir şeydir ve daha da önemlisi yapılacak çok daha önemli şeyler vardır deniz adına.
Bir başka gün bir belediyeden ararlar, davet ederler gidersiniz. Birlikte bir şeyler yapabilir miyiz derler, “hay hay, seve seve!” dersiniz. Teklif evlere şenliktir. Sizden toksik atıklara dalmanız istenir. Şaka gibi ama gerçektir. Ne de olsa gönüllüsünüz ya, sizden başka kim yapar bu işi. “Seve seve” dersiniz yine ama dersiniz “bizden dalacak her arkadaşımıza karşılık, bir kişi de sizden dalarsa!”. Küstahlıktan tutun saygısızlığa kadar bir çok sıfatla ödüllendirilirsiniz.
Sürekli bir medya ilgisidir tutturur gidersiniz. Tüm ulusal kanalları takmak istersiniz peşinize. Ne de olsa medya bu, kitlelere ulaşmanın en etkin yolu. Etkinlik alanında anlatır, anlatırsınız. Akşam olur oturursunuz televizyon karşısına. Bekler, beklersiniz. Reklamlardan hemen önce, 3 dakikalık “dana güzellik yarışması” haberinin ardından yalan yanlış bir kırkbeş saniye ayrılmıştır emeğinize. Yüzünüzde beliren gülümsemeyi tarif etmek öyle zor ki…
Şeytan dürter, neden bizim de bir çocuk şenliğimiz olmasın dersiniz. Hatta “deniz ve çocuk şenliği”. Başlarsınız hazırlıklara. Meme ucu hassasiyetinde narin memleket gündemi yüzünden üç kere ertelemek zorunda kaldığınız ilk şenliğiniz tuhaf bir deneyim olur sizin için. Yüzkırk Yeni Türk Lirası gibi dev bir bütçeyle şenlik yapmış olmanın haklı şaşkınlığı, bir avuç adamla yapmış olmanın haklı yorgunluğu ve iflah olmaz bir gönüllü olmanın pek de akıllıca olmayan romantizmi ile oturur aynı akşam bir sonrakini planlamaya başlarsınız.
Bir sonraki yıl anlı şanlı bir organizasyonunuz vardır artık: “Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği”. Çanakkale’de yüzlerce çocukla çocuk olur gelirsiniz geri. Sonraki yıl Ortaköy’de heyecan ve coşku kelimelerinin hakkını vererek geride bırakırsınız üçüncüsünü de.
Sonra aynı akşam oturur “neden bunu uluslararası yapmıyoruz ki” dersiniz haddinizi bilmeden. Birkaç ay sonra ilk duyuru çıkar ortaya: “Uluslararası Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği” İsmi bile gözlerinizi kamaştırmaya yeter. Hatta “International Talkin’ Fish Marine&Kid’s Fest”. Kendi yarattığınız minik konuşan balığınız bu yıl Romence ve Bulgarca da konuşacaktır artık. Belki sonraki yıllarda daha bir sürü farklı dilde…
Aylar süren hazırlıklar, yazışmalar, zihin jimnastikleri, kağıt işleri… öyle bir iş yumağının içinde bulursunuz ki kendinizi. Neyse ki ucu ucuna bir bütçe yaparsınız. Her şey çocuklar ve deniz içindir. Türk, Bulgar ve Romen çocukları bir araya gelecek, denizi konuşacak, denizi anlatacaktır. Denizi resmedecek, denizin fotoğrafını çekecek, kendi dilinde bir slogan iliştirecektir Konuşan Balık’ın dudakları arasına…
Sevsinler sizi… Onbeş gün kaldığında elinizde uzunca bir liste vardır. Başka? Başkaca tek şey umuttur. Siz oturup teşekkür belgelerini dahi Romence ve Bulgarca düzenlemeye çalışırken sizden başka kimsenin umurunda dahi olmadığı gerçeğini her fırsatta unutursunuz. Aylar önce böyle bir organizasyona kim sponsor olmak istemez ki diye düşünürken koskoca, anlı-şanlı firmalara neredeyse cebinizden para vermek istersiniz. O denli kötüdür hepsinin durumu. Yüz kadar çocuğu getirecek, üç gün boyunca gezdireceksiniz, bir gün şenlik edecek, ödüller, hediyeler vereceksiniz. Tüm organizasyon için günlerce kafa yorar ve yirmi-yirmibeşbin Türk Lirası gibi bir bütçe çıkartırsınız. Hatta istersiniz ki bir sürü kurum sponsor olsun, maddi külfete girmeden hepsi bir şekilde dahil olsun. Ne de olsa önemli bir şeydir sizce “sosyal sorumluluk” kavramı. Nakdi değil, ayni sponsorluk istediğinizi anlatmakta dahi zorlanırsınız, gerisini siz düşünün artık.
Zıpkınla balık avı için sponsor vardır. Ajitasyon yarışmaları için neredeyse kuyruğa girmektedirler. Hatta çevrenize şöyle bir baktığınızda, nasıl olur, herkes her şeye sponsordur. Fakat siz o denli beceriksizsinizdir ki, bu sponsor deryasında bir tanesini tavlamayı becerememişsinizdir. Neredeyse yirmi yılı bulan reklamcılık deneyiminizle düşünürsünüz; “bundan daha iyi bir reklam olabilir mi?” dersiniz, ama sonuç hala aynıdır. Önünüzde onbeş gün, mutlu edilmesi, eğlendirilmesi gereken toplam dörtyüz kadar çocuk, uzun vadede dahi olsa rehabilite edilmesi gereken deniz… hepsi tamam, bir tek sponsor eksik…
Sonrası daha da neşeli bir hal alır. Oturup, yatağı, duşu ve tuvaleti olan ama çarşaf ve yastık kılıfları olmayan yurt için çarşaf dikmeyi planlarsınız ciddi ciddi. Çünkü hesabı basittir, 7,65 TL bulduğunuz en ucuz çarşaf ve yastık kılıfı fiyatıdır. Bunu 100 ile çarptığınızda da dikmekten başka seçeneğiniz kalmamaktadır.
Tahta paletlerden sahne yapamaz mıyız diye düşünürsünüz. Bu da ciddidir. Çünkü sahne, ses sistemi ve görüntü paneli maliyeti 2800 USD + KDV’dir. Onbeş gün kala abuk subuk gelebilecek her şeyi düşünürsünüz. Bir tek iptal etmeyi düşünmezsiniz. Çünkü söz konusu olan dört yüz kadar çocuğun heyecanı, coşkusu ve deniz imajinasyonunuzda bırakacağı derin izlerdir. Her şenlik sayısız şey öğretir her birimize. Bu yüzden olsa gerek, patatesle t-shirt basmayı bile denersiniz. Çünkü GSMH’sı her geçen gün neredeyse geometrik artan, dört bir yanı zenginlik abideleriyle dolu güzel memleketimde dörtyüzelli adet t-shirt için sponsor olabilecek kurum aradığınızda karşınıza neredeyse Hint fakiri patronlarıyla bambaşka bir tablo çıkar. Sanırsınız ki Bangladeş’te Dünya Güzellik Yarışması için sponsor arıyorsunuz…
Bu kadar mı sanıyorsunuz Türkiye’de gönüllü olmanın bedeli? Yanılıyorsunuz. Mesela bir gün kalabalıkça bir e-posta grubuna bir mesaj düşer. Takma adla yazılmış bir mesajdan öğrenirsiniz ki siz aslında bir tezgah kurmuşsunuzdur, belediyelerden, oradan buradan topladığınız parayı cukka etmektesinizdir. Hatta yakın çevrenize sus payı olarak dağıtırken, diğerlerini de “gönüllü” payesiyle kullanmaktasınızdır. Tabi tüm bunları okurken mesela telefonunuzun borcundan dolayı kesik olması kara mizahın son noktasıdır belki de…
Evet, bir adam bu ülkede gönüllü bir şeyler yapıyorsa mutlaka bir menfaati olmalıdır. Yoksa niye yapsın ki! Bu denli basittir yurdum insanı için açıklaması. Hayatında bir kez dahi gönüllü olarak hiçbir şey yapmamış bir insan için hastalıklı, ancak onun perspektifinden son derece inandırıcıdır bu yorum.
Diğer taraftan, böyle bir toplumda her kim varsa gönüllü olarak bir şeyler yapmaya, bir şeyleri değiştirmeye çalışan, her biri birer Don Kişot’tur. İyi midir, kötü mü orasını bilemem. Ama saftır en azından. Saf ve hepsinden önemlisi hala umutlu, hala verecek bir şeyleri var demektir. Her kim ki egosu gıdıklanmasa da, cebine üç akçe girmese de, birileri eller üzerinde taşımasa, alkışlara boğmasa da bir şeyler yapmaya çalışıyorsa, işte o bizdendir. Kendi değirmenlerini seçmiş, yaşamının elverdiğince saldırmaya devam edecektir.
3 Haziran Cuma günü gelecekler. Romanya’dan ve Bulgaristan’dan gelecekler, Bilecik’ten ve Beşiktaş’ın ilköğretim okullarından gelecekler. 4 Haziran günü hepsi bir araya gelerek muhtemelen canımıza okuyacaklar. Belki hala bir sahne ve ses sistemi bulamamış olacağız. Hatta belki t-shirt ya da bir sürü şeyleri eksik kalacak. Ama öylesine güçlü, inançlı bir avuç “gönüllü” bulacaklar ki, hiçbir şeyin eksikliğini hissetmeyecekler. 5 Haziran günü buruk ayrılacaklar. Geride tarifsiz bir yorgunluk, dayanılmaz bir “sonrakini planlama” histerisiyle baş başa kalacak olanlar yine aynı “gönüllüler” olacak. Çoğunluğun anlayamadığı ve hiçbir zaman anlayamayacağı, memleket gerçeklerine uymayan, uzaydan gelmiş denli garip bakılan insanlar olarak onlar yine aynı şeyi soracaklar: “sırada ne var?”
Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanındaki tüm iflah olmaz gönüllülere SAYGIYLA!
Hakan Tiryaki
Vira Dergisi, 2010
hakan@indeep.com.tr
www.indeep.com.tr]]>
Döküman için buraya tıklayın !
{Bu döküman Sn Osman Yaşar Kulaç’ın arşivinden kendi izniyle alınmış ve SUALTI Gazetesi’ne Yayınlanması için Canberk Demirdelen tarafından gönderilmiştir. SUALTI Gazetesi olarak başta Sn Osman Yaşar Kulaç olmak üzere Canberk Demirdelen’e teşekkürlerimizi sunarız.}]]>
Birçok turistik otelin bulunduğu ünlü sahil şeridinde kıyıya 200 metre kadar yaklaşan dev köpekbalığı kano keyfi yapan bir grup turist tarafından fark edildi.
Köpekbalığını gören tatilcilerden Adrian Waite “Gerçekten çok büyük bir köpek balığıydı. Bize yaklaştıkça ne kadar büyük olduğunu ve nasıl hızla hareket ettiğini daha iyi gördük” dedi. Büyük panik yaşayan Waite ve arkadaşları köpekbalığının resmini çekmeyi başardı. Ancak “basking” tipi olan köpekbalığının küçük balık ve omurgasız canlılar ile beslendiği, dolayısıyla tehlikesiz olduğu ortaya çıktı.
Kaynak: Vira Haber / Milliyet]]>
Uluslar arası Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği 5 Haziran Cumartesi günü Bulgar, Romen ve Türk öğrenci ve öğretmenlerin uğurlanmasıyla sona erdi.
3 Haziran Perşembe, 1. Gün
3 Haziran Cuma sabahı buluştuğumuz konuklarımızla önce İSTAÇ A.Ş.’ne ait Kompost Tesisleri’ni gezerek çöpten enerji üretimine uzanan süreci yerinde izlediler. Öğleden sonra MİNİATÜRK ziyaretinin ardından yine MİNİATÜRK’te yapılan açılış kokteyli ile gün tamamlandı.

4 Haziran Cuma, Şenlik Günü
4 Haziran 2010 Cuma günü sabah saat 06:00 itibarı ile başladı hazırlıklar. Sahne, stantlar, sergiler… ne varsa elimizde hepsiyle donattık sergi alanını. Saat 10:00’dan itibaren gelmeye başlayan miniklerimize ve öğretmenlerine önce Deniz Müzesi’ni gezdirdik. Tüm okulların katılımı ve Deniz Müzesi gezisinin bitmesiyle sunumları, yarışmaları, performanslarıyla, birbirinden renkli şovlarıyla Uluslararası Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği başladı.
Romen ekibin folklor gösterisi, Bulgar ekibin ilk kez verdiğimiz Sadun Boro Özel Ödülü’ne değer görülen nefis “Karadeniz’in Tehlikeli Türleri” konulu performansı, Mahmut Arseven İlköğretim Okulu öğrencilerinin dans gösterisi, Ahşap Çerçeve Kukla Atölyesi’nin müthiş gösterisi, Poi Art grubunun şovu… her bir okulun, her bir öğrencinin özen ve heyecanla hazırladığı birbirinden güzel gösteriler ve dinletiler kolay unutulacak gibi değildi.

Bu arada deniz kenarında süren temizlik ve örnekleme dalışları ve sonrasındaki envanter sunumu yine şenliğin renkli bölümlerinden birini oluşturdu.
Bu yıl ilk kez Milli Eğitim Müdürlüğü’nün onayı ile gerçekleştirilen Konuşan Balık Yarışmaları’nın sonunda yine birbirinden eşsiz eserler STH arşivindeki yerini aldı. Resim ve fotoğraf yarışmalarında ilk üç, Slogan yarışmasında sadece bir esere ödül verilirken ayrıca her üç yarışma için birer de jüri özel ödülü verildi. Yarışma sonunda gördük ki mümkün olduğunca fazla miniği katmak ve yine mümkün olduğunca fazla miniği sevindirmek için verdiğimiz uğraşa değdi.
Katılan tüm öğrencilere güne özel t-shirt, STH Bilgilendirme Serisi “Denizlerimizi Koruyalım Kitapçığı”, kumanya, katılım belgesi, yaka kartı içeren bir Konuşan Balık Katılım Paketi sağlanırken, bu yıl ilk kez, yarışmaya katılan öğrenciler için üzerinde adları yazılı ve yarışmaya özel tasarlanmış t-shirt verildi.
Maviyi siyaha boyamayın!
“Maviyi siyaha boyamayın!” (Don’t turn blue into black!) diye seslenecek bu yıl Konuşan Balık. Yağız Coşkun bu yıl Konuşan Balık’ı Aziz Nesin Vakfı’na götürürken birincilik ödülünün de sahibi oldu.
Yarışması Birincilik Ödülü – Umut Başer, Aziz Nesin Vakfı
Fotoğraf Yarışması Birincilik Ödülü – Biritan Aydoğdu, Hamiyet Gerçek İlköğretim Okulu
Sadun Boro Özel Ödülü – Vista Language School, Hamiyet Bulgaristan
Netbook, dijital fotoğraf makinesi, mp4 player ve ABC dalış ekipmanından oluşan ödüllerin dağılımında heyecan ve coşkunun zirveye ulaştı. Özel olarak hazırlanan “Piri Reis Haritası” Sadun Boro Özel Ödülü olarak Bulgaristan’a gitti. Maksimum öğrenciyi sevindirebilmeye çalıştığımız ödül töreninin ardından Uluslararası Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği sona erdi. Haftalardır süren ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen hazırlıklar yerini tatlı bir yorgunluğa bıraktı.
Şenliğin ardından Beşiktaş İskelesi’nden hareket eden teknemiz Semiramis I ile şenliğin yorgunluğunu bir nebze atmaya çalışırken bir yandan da Romen ve Bulgar konuklarımıza eşsiz Boğaziçi’ni tanıttık. 4 Haziran’ın son durağı Romen, Bulgar ve Türk ekibimizle birlikte Ortaköy oldu.
5 Haziran Cumartesi, Ada Gezisi
Son günün rotası Büyükada oldu. Aya Yorgi, Ada sokakları, Yörük Ali Plajı derken gün sonunda veda vakti geldi, çattı. Gün sonunda Kağıthane Profilo Anadolu Teknik Lisesi Yurdu’nda en geç seneye tekrar birlikte olmak dilekleriyle Uluslararası Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği’ne noktayı koyduk.
Destekçilerimiz,
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, İstanbul Valiliği’ne, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne, Ulaşım Destekçimiz Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne, Güvenlik Destekçimiz Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’ne, tüm çocuklarımızı ağırlayan İstanbul Deniz Müzesi Komutanlığı’na, Lojistik Destekçimiz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, Resim Yarışması Tedarikçisi Beşiktaş Belediyesi’ne, Tekstil Sponsorumuz İSTAÇ A.Ş.’ne, Catering Tedarikçimiz BELTUR A.Ş.’ne, Ulaşım Destekçimiz İ.E.T.T. Genel Müdürlüğü’ne, Ulaşım Destekçimiz İDO A.Ş.’ne, Fotoğraf Yarışması Tedarikçisi ve Ödül Sponsorumuz TEKNOSA A.Ş.’ne, Ödül Sponsorumuz SEEMANN Türkiye’ye, Medya Sponsorumuz Show TV’ye, Görsel Tasarım Destekçimiz inDeepOnline’a, Gıda Destekçimiz Has Gıda’ya (PANDA), Gıda Destekçimiz La Fontaine Party Box’a, Basılı İşler Destekçimiz Cemil Baskı Çözümleri’ne, Basılı İşler Destekçimiz A4 Ofset’e, Tekstil Destekçimiz Baren Tekstil’e, Tekstil Destekçimiz Polar Tekstil’e, Ahşap Çerçeve Kukla Atölyesi’ne, Poi Art’a, Günışığı Kitaplığı’na, Transfer Destekçimiz İstanbul Access’a, Dalış Ekipmanları Tedarikçimiz inDeep Dalış Merkezi’ne, İ.B.B. Deniz Hizmetleri Müdürlüğü çalışanlarına, İ.B.B. 112 Hızır Acil Servisi ve çalışanlarına, İ.B.B. İstanbul İtfaiyesi’ne, İSTAÇ A.Ş. Kompost Tesisleri ve çalışanlarına, MİNİATÜRK ve çalışanlarına, İDO A.Ş. Beşiktaş İskelesi çalışanlarına, Ulaşım Destekçimiz Semiramis I teknesi ve çalışanlarına, Alan Güvenlik Destekçimiz VIPSEC Güvenlik Hizmetleri’ne, Şenlik İletişim Destekçimiz İstanbul İleri Teknoloji Hizmetleri’ne,
Şenliğimize öğrenci ve öğretmenleri ile katılan,
Aziz Nesin Vakfı öğrenci ve öğretmenlerine,
Cunhuriyet İlköğretim Okulu öğrenci ve öğretmenlerine,
Halil Atamavcı İlköğretim Okulu öğrenci ve öğretmenlerine,
Hamiyet Gerçek İlköğretim Okulu öğrenci ve öğretmenlerine,
İstek Kemal Atatürk Okulları öğrenci ve öğretmenlerine,
Mahmut Arseven İlköğretim Okulu öğrenci ve öğretmenlerine,
Traian Lalescu High School öğrenci ve öğretmenlerine (Romanya),
Vista Language School öğrenci ve öğretmenlerine (Bulgaristan),
Slogan Yarışması Jüri Üyelerimiz,
Sayın Hakkı Şen, sayın Uğraş Güneş ve sayın Seda Hantal’a,
Resim Yarışması Jüri Üyelerimiz,
Sayın Lale Çavuldur, sayın Oya Noraman ve sayın Emin Bayraktar’a,
Fotoğraf Yarışması Jüri Üyelerimiz,
Sayın Alptekin Baloğlu, sayın Tacettin Sağlar ve sayın Uygar Civelek’e,
Rehber ve tercümanlarımız,
Sayın Tenzile Yılmaz, sayın Mehmet Yılmaz ve sayın Arabella Odyakmaz’a,
ve benzersiz bir organizasyonu sadece emek ve inancıyla hayata geçiren bir avuç STH Gönüllüsüne sonsuz teşekkürlerimizle…
Yarışmaların tüm sonuçları ve kazanan eserlerin tamamı birkaç gün içerisinde www.konusanbalik.org adresinde yerini alacaktır.
Saygılarımızla,
Hakan Tiryaki
STH Yön. Kur. Bşk.
216 337 2830 – 541 337 2830
]]>
Avustralya'nın doğa harikası köşelerinden Büyük Bariyer Resifi'nde araştırma yapan bilim insanları, birbirinden ilginç deniz canlılarını görüntülemeyi başardı. Queensland Üniversitesi akademisyenleri, kullandıkları en son teknoloji ürünü kameralarla denizin 1,500 metre derinliğinde yaşayan birbirinden farklı deniz canlılarını görüntüledi.
Deniz biyologu Justin Marshall'ın başını çektiği ekip tarih öncesi altı solungaçlı köpekbalıklarından, dev yılan balıkları ve kabukluları görüntülemeyi başardı. Ayrıca, Büyük Bariyer Resifi'ne 350 kilometre mesafede bulunan Osprey Resifi bölgesinde bugüne dek rastlanmamış deniz canlılarına rastlandı.
Marshall, Osprey Resifi'nin Mercan Denizi Koruma Alanı'na dahil olduğunu ve ekosistemin incelenmesi adına çok önemli bir yere sahip olduğunu belirtti. Marshall, ellerindeki kameralar ile güneş ışınlarının ulaşmadığı 2,000 metrelik derinliklere ulaşmaya çalıştıklarını ve inceledikleri bölgede Avustralya'nın en büyük yaşam alanını oluşturduğunu belirtti.
Araştırmacıları en çok heyecanlandıran şey ise, araştırdıkları bölgede ne gibi canlılarla karşılaşacaklarını bilmemeleriydi. Bilim insanları, ışığa duyarlı uzaktan kumandalı kameralarını denizin tabanına yerleştirdi ve 10 gün boyunca çekim yaptı.
HÜCRELERİN EVRİMİ İNCELENECEK
Yürütülen “Derin Avustralya Projesi” aynı zamanda milyonlarca yıldan beri kabuğunda yaşayan Nautilus adı verilen mürekkep balığı benzeri canlıyı araştırıyor. Canlının sinir sistemini inceleyen bilim insanları, canlılardaki sinir hücrelerinin en evrimini görebildiklerini, bu sayede birçok hastalığı ve beynin sırlarını anlayabileceklerini belirtiyor.
Okyanusların karanlık sularında yaşayan canlılar dünyada maruz kaldığımız basıncın 140 kat fazlasının söz konusu olduğu bir ortamda yaşıyor. Marshall, yiyeceğin az olduğu bu ortamda canlıların yavaş hareket ederek hem avlanırken, hem de enerji harcarken dikkatli hareket ettiklerini belirtti.
Denizin hiç güneş ışınının ulaşmadığı 800 metreden derin noktalarında yaşayan canlılar, yaşadıkları ortama uyum sağlamak için mükemmel bir evrim geçirmiş. Bazıları senede bir veya iki defa beslenirken, diğerleri ışık olmayan bu bölgede kendi ışıklarını üretecek evrimi tamamlamış.
Marshall, yeni canlılar üzerinde elde edilen bilgilerin yıllar süren çalışmalarla değerlendirileceğini belirtirken, 2,000 metreden daha derin noktaların keşfi için Güney Afrika'da bir keşif planladıklarını söyledi.
Kaynak: Milliyet]]>
ANTALYA- Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Gökoğlu,yaz aylarında üreme zamanı olan balon balığının zehirli ve öldürücü olduğunu belirterek, kesinlikle tüketilmemesi uyarısı yaptı.
1860'lı yıllarda Süveyş Kanalı'nın açılması ile birlikte Kızıldeniz'den Akdeniz'e geçen balon balığının üreme zamanı olan bu mevsimde en zehirli dönemi olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Gökoğlu, bu canlı türünün Akdeniz'de yaz ayları için büyük tehlike oluşturduğunu söyledi. Geçen yıllarda İsrail'de 13 kişinin ölümüne neden olan balon balığının mayıs sonundan sonbahara kadar olan süre içinde üreme dönemleri olduğu için zehirli olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Mehmet Gökoğlu, “Bu balık türünde toksin var. Toksinin 1 miligramı yetişkin bir insanı öldürebilir. Bu balığı tüketen kişi felç olup ölebilir. Herhangi bir panzehiri de yok” dedi.
Toksin zehirlenmesinin ortalama 20 dakikada dudaklarda kuruluk hissi ile başladığını belirten Yrd. Doç. Dr. Gökoğlu, kol ve bacaklarda uyuşukluk, baş dönmesi ve sersemlik görülmesinin ardından terleme, kusma, morarma, konuşma güçlüğü yaşandığını ve bunu felç geçirmenin izlediğini kaydetti.
EN TEHLİKELİ TÜR
Akdeniz'in ısınmasıyla güneyli türlerin Kuzey Akdeniz'de görülmeye başladığına dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Mehmet Gökoğlu, biyolojik istilanın getirdiği türlerin en tehlikesi olan balon balıklarının, gaga gibi uzanmış iki, üç veya dört dişe sahip olduklarını belirterek, şunları söyledi:
“Balıkçı ağlarından fazla miktarda balon balığı çıkması ve bu balıkların satışa sunulması, tüketimini de teşvik ediyor. Mayıs sonundan sonbahara kadar olan süre içinde üreme dönemleri olduğu için zehirleme oranları da en üst seviyeye çıkmaktadır. Özellikle bu dönemlerde kesinlikle tüketilmemelidir.”
İstilacı balıklar olarak bilinen balon balıklarından 5 türünün Türkiye kıyılarında olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Gökoğlu, bu türlerin Lagocephalus sceleratus, Lagocephalus spadiceus, Lagocephalus suezensis, Torquigener flavimaculosus, Sphoeroides pachygaster olduklarını söyledi.(dha)
Mehmet Çınar
Kaynak: Radikal]]>
Amerika'daki Doğa Tarihi Müzesi'nden ve Fish Biology dergisinden bilimadamları, yarasa balıklarına ait iki yeni canlı türünün keşfini yaptı. Yeni keşfedilen bu türler kısmen ya da tamamen, yakın zamanda sızıntının yaşandığı Meksika Körfezi'nde bulunuyorlar.
Yarasa balıklarının 70 türü var ve bu türler genellikle okyanus tabanında, karanlık bölgelerde yaşıyorlar. Ancak bu yeni bulunan türler daha sığ ortamlarda bulunuyor ve şaşırtıcı şekilde karaya çıktıklarında, kollara benzeyen kanatlarıyla yürüyebiliyorlar.
Bilimadamları zaman zaman yeni türlerin ortaya çıkışını şu şekilde yorumluyor; "Körfezde bile hala yeni türleri bulabiliyorsak, daha bilmediğimiz ne kadar çeşitlilik bulunuyor bir düşünün."
Kaynak: Vira Haber / Chip]]>
Auckland Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren Shahriman Ghazali, balıkların, yüzme keselerini titreştirerek sesler çıkardıklarını söyledi. Araştırmacılar, balıkların sesle iletişim kurduklarından artık yüzde 99 oranında eminler. Bundan sonraki hedef, çıkardıkları seslerin, hangi anlamlara gelebileceğini araştırmak. Ghazali, balıkların, döllenme amacıyla sesli iletişim kurdukları kanısında. Çünkü birçok balık, yumurtlama döneminde sesler çıkartıyor; ama yumurtlama dönemi bittikten sonra, onlardan o sesleri duymak mümkün değil.
Kaynak: Vira Haber / Hürriyet]]>
11 temmuz da tüm ülkede eş zamanlı olarak, bir çok dalgıç ve gönüllülerin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz ÖZGÜR YUNUSLAR ÖZGÜR DALGIÇLAR etkinliğimizin İstanbul ayağını 1 AĞUSTOS Pazar günü 11:00 14:00 saatleri arasında SUADİYE SAHİLİNDE, bu kez çok daha geniş kapsamlı olarak, yelkenciler, bisikletçiler, motorcular, telsizciler ve daha pek çok farklı grupların katılımlarıyla gerçekleştireceğiz.
Ogün yelkenciler yelkenlerini GÖSTERİ MERKEZLERİNDEKİ TUTSAK YUNUSLAR için açacaklar, TUTSAK DENİZ MEMELİLERİNE ÖZGÜRLÜK için çevrilecek pedallar, telsizciler iyonesferden ulaştıracak tüm dünyaya, ÖZGÜRLÜK seslerimizi, sanayi dalgıçları sualtından seslenecekler karadakilere HAVUZLARDAN OKYANUSLARA, YUNUSLARA ÖZGÜRLÜK diye..
Gösteri merkezlerinin insanlık dışı uygulamalarını rehabilitasyon maskesi altında umut tacirliği yaptıklarını kamuoyuna bildirmek, konuya dikkat çekmek, bilinçlendirmek ve farkındalık yaratmak amacıyla gerçekleştirmeye çalıştığımız bu etkinliğimzde o gün siz değerli doğa çevre hayvan hakları savunucusu dostlarımızla beraber olmak istiyoruz. Ayrıca etkinlikte görev alabilecek gönüllülere de ihtiyacımız var.
Etkinlikte, afiş asmak, halkı bilgilendirmek, gelen konukları karşılamak, katılımcıları yönlendirmek, çıkabilecek acil ihtiyaçları temin etmek, dalgıçları hazırlamak gibi konularda gönüllü ekipleri oluşturmaya çalışıyoruz. Bu guruplarda gönüllü olmak isteyen arkadaşlar en kısa zamanda bize ulaşırlarsa çok seviniriz.
Görüşmek dileğiyle
Ege SAKİN
0555 495 44 28
egesakin@sualtigazetesi.com]]>
Çetin Uluocak sanayi Dalgıçlığında o bir öncü oldu, Çubuklu dalgıç okulunu 2.dönem asteğmen olarak bitirdikten sonra, 1960 da Türkiyede ilk Sualtı firmasının kurucusu olmuş ve büyük sualtı taahhüt işlerini başarmıştır.
Eğer bu işe yeni başlasam, okulda okuyor olsam gider kapısında yatar, staj yapar bir şeyler öğrenirim. Okul,eğitim tabiî ki önemlidir ve alt yapıdır ama iş piyasada öğrenilir..
Bir bayram günü beni Göztepeden gelip aracıyla aldı ve o eski anılardan fotoraflar, eski regülatörler, dürbünler, fenerler, çeşitli gemi malzemeleri asılı olan bürosunda 6 saat sohbet ettik. O büroda deyim yerindeyse bana açtığı arşivinde geçmişe yolculuk yaptım.
Eski resimlerini çıkardı, anlatacağı o kadar çok şey vardıki bazılarınıda yazılmaması kaydiyle anlattı. 74 yaşındaki bu amcamızı, ağabeyimizi yormadan sorularımı sordum.
Tabi eskiye ait anılar anlatılırken dalışların yapıldığı tekneler, dalgıçlar, malzemeler insanın aklına her şey geliyor ve bunlardan bu okuduğunuz yazıdan sonra zaman zaman bahsedeceğim.
Dalgıç okuluna yedek subay olarak girdiğinde komutanları Amerikalı Başçavuş Lawton ve yardımcısıymış. O devirde bizde sadece formalı dalışlar yapılıyormuş. Dalgıç okul komutanı Albay Vedat Dora ısrarla scuba eğitim verilmesini istemiş. Amerikalılar buna karşı çıkmışlar. Türk donanmasında olası bir harpte sualtı komandolarının olmasını istemiyorlarmış, formalı kalmamız isteniyormuş.
Vedat Dora’nın ısrarlı istekleri Ankaradaki yetkililercede onaylanmış ve bugunkü scuba nın temelleri atılmış. Çetin amca bunuda Vedat Dora’ya borçlu olduğumuzu söyledi.
Donanmanın ilk balıkadam dalgıç subayları içinde Türk Balıkadamlar Kulübünden gelen Manş denizini yüzerek geçen ilk Türk yüzücüsü İTÜ İnşaat Mühendisi asistanı Muzaffer Ermeç, yüzücü antrenörü(mühendis), Eşfak Aykaç(Galatasaraylı, Günhan Altıneli, Eşfak Baytın, Özcan (Hukukçu) ve Çetin Uluocak varmış.
Daha sonra Lawton un yardımcısı dalgıç okulu önündeki bir dalışta kaybolmuş ve bir daha bulunamamış. O devirden hatırladığı bizim astsubaylardan Dara Çetinkale, Muzaffer, Fehmi, Hamdi, Rafet,Zekayi başçavuşları hatırlıyor.
Çok güldüğümüz bir anısını anlattı: Dalgıç okulunun önünde varlıklı bir adamın arabası denize uçmuş. Ancak sahibi deniz kuvvetlerinden ücretsiz çıkarılmasını rica etmiş.
Bizde arabayı bulduk Sibel Algarnasını burnunun vinçine taktık ve tam Vedat Doranın odasının karşısında denizde arabayı vinçe astık. Adam arabasını havada görünce bize para vermeden komutandan arabanın verilmesini istedi. Fakat emeğimize saygılı olan komutan buna yüz vermedi. Bizde paramızı aldık ve arabayı vinçle rıhtımı koyduk. Biz mezun olduktan sonra bizden sonra gelen devrelere hocalık yaptık ve çok balıkadam yetiştirdik.
Bazı insanlar cisim için bazı insanlar isim için çalışır, biz isim için çalıştık onun için bunun insanın sırtına yüklediği mesuliyetler nedeniyle fazla kazanamadık.
Bir zamanlar kız istemeye gittiğimde ne iş yaptığım sorulduğu zaman dalgıcım dedim kayınpeder estağfurullah demişti.. Ben o zamanların bu sektörün den geldim. Benimle bu işte çalıştığım Nusret Eken, ki en iyi forma dalgıcı, en iyi balıkadam, en iyi kaynak ve kesme uzmanıydı. Çok sevdiği kızının doğum yaptıktan sonra genç yaşta ölümüne çok üzülmüştü.
Şalvar Ahmet: Ahmet Dündar iyi dalgıçlardan biriydi ve ne yazıkki vurgun yemişti..
Bahriyeli Ahmet: Ahmet Karagün: 1960 da firmayı kurduktan sonra yanıma aldım, eski ve soylu bir aileye mensup ,Türkçeyi çok iyi konuşur, Beyoğlunda elinde baston ve çok şık kıyafetle yürürdü. Çok iyi dalgıç klavuzu ve dümenciydi. Balatta hastalandı, dinamit patlamasında yaralandı tabir yerindeyse havaya uçup Haliçe düştü, kaburgaları bazı kemikleri kırıldı, uzun süre SSK hastanesinde yattı. İçkiyi çok sevsede onurlu gururlu kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyen adam gibi bir adamdı. Onu tekneme kaptan yapmıştım ve artık bahriyeli değil kaptan Ahmet olmuştu. Sinoplu Saim Özdemir yurt içi ve yurt dışında çok iyi sualtı işleri yaptı. Oktay Ercan (Arap Oktay) Fındıklıdan iyi dalgıçlardan biriydi.Yine Demir Ali,Şalvar Ahmet, Ahmet Dündar da benimle çalıştı iyi sualtı elemanlarıydılar.
Bizdende yani scubatr.com dan Canberk Demirdelen dostumuz, Yosun Dalgıç firması ile Çatalağzı Termik Santrali işinde dalgıç olarak çalışmış.
Sanayi Dalgıçlığının duayeni, 1960 yılında bu konuda ilk firmayı kurmuş Çetin Uluocak amcamız, ağabeyimizle o kadar çok şey konuştukki, inanın hangisini seçip yazayım diye düşündüm ve sonra CV leri yani koca bir iş bitirme kitabından bölümler, fotolar seçtim.
Ama bu bitti demek değil çünkü bu 74 yaşındaki candan sıcak insanın sohbetine doyamıyorsunuz. Tanıdığınızda sanki eski bir aile ahbabı yada büyük amcanız dayınız hissi veriyor. Düşününki, bir kaç eski fotoğraf bir kaç satır yazı için defalarca telefonla aradığımız büyüklerimiz, Çetin Ağabeyin bize gösterdiği yakınlığı veremediler.
Bu sitemi etmekte haklıyım çünkü scubatr.com insanların karalandığı, eleştirildiği yazıların yazıldığı bir platform değildir. Buna asla müsade etmeyiz. Onlarada, merak etmeyiniz o değerli anılarınızı gönderin sağılığınızda burada yeni nesillere aktaralım, sizlerde okuyunuz dedim. Her zaman işin dalıcılık yönüne bakarak değerlendirmeler yaptık ama bu sefer karşıma insana insan olduğu için değer veren çok değerli birisi çıktı. Zaman içinde bir baba evlat dostluğu oluştu, o artık aileden biri gibi hemen her gün sağlığını sorduğum bir aile büyüğüm oldu.
Koca İstanbulda o kadar yoldan gelip aracıyla alıp yazıhanesine ***ürüp arşivini açan, her tür belgeyi inceleyebilirsin diyen birde o kadar yola geri ***üren bu gönlü zengin insana nasıl teşekkür etsem azdır. Ne vasıtalarda harcadığım zaman ne maliyelerin hiç önemi olmayacaktı, benim için sanki sandık odasında unutulmuş, değerli bir aile yadigarına kavuşmak keyfi veren sıcacık sohbeti, insanlığın 1950 lerden bugüne ne kadar değiştiğinin film karelerini gözümün önüne sermesi, verdiği hayat dersi en büyük kazancımdı..
Hiç söndürmeden bronşitine rağmen üst üste yaktığı sigaraları neden içtiğimi sorduğumda bunu içmesem rahatlıyamıyorum dedi. Bir telefon sohbetimizde birazda haddimi aşarak sormuştum kendisine, neden 1960 da işe başlamış okur yazar olmayan Karadenizli müteahhit şimdi dolar milyoneriyken sizin sektör çok daha zor şartlarda çalışmanıza hatta sermayesi can olan bu işle uğraşmanıza rağmen yeterince pay alamadınız?
Sohbetin sonlarında, bir sorumda, bir proje için bunca imalat yapıyor sonra bunlar hurda olarak elinizde kalıyor, ya aksilik çıkarsa o verdiğiniz fiyata nasıl işi bitirebiliyordunuz dedim. Verdiği yanıtı yazının başlarında yazmıştım ..
Değerli Çetin Amca, size bu yaşımda bana verdiğiniz hayat dersi, gösterdiğiniz yakın ilgi, koleksiyonuma katkılarınız ve bu bilgileri arkadaşlarımızla paylaşmama yardımcı olduğunuz için sonsuz teşekkür ederiz. Sağlıklı uzun ömür diliyoruz. Kendinize iyi bakın bende her İstanbula geldiğimde önce size geleyim, sizden öğrendiklerimi çocuklarıma anlatayım.
Bu yazı burda bitmeyecek, Çetin Uluocak ve Yosun Dalgıç ile ilgili daha çok güzel şeyler yazacağım.
Saygı ve sevgilerimle,
Kurtarma Gurup Komutanlığı tarafından düzenlenen geneleksel dalgıç moral gecesi, 22 Mayıs 2010 Cumartesi günü saat 19.00’da Bizim Tepe Tesisleri Ulus/Arnavutköy de düzenlendi.
Ev sahipliğini Deniz Yarbay Selçuk Koray’ın yaptığı gece, seçkin davetlilerle son derece nezih bir ortamda gerçekleşti. Geceye ait fotograflar için tıklayın !]]>





Fransa'da bir mühendis ekibi 3.5 metre uzunluğunda, tek kişilik ve pedalla çalışan denizaltı üretti.
SAINT-JEAN-CAP-FERRA - ‘Scubster’ adı verilen denizaltı, bir pedal kemerine bağlı ikiz pervanelerle çalışıyor ve eğer kullanan kişi formundaysa saatte 8 km. hıza ve 6 m. derinliğe ulaşabiliyor. Denizaltının mucidi Stephane Rousson, “Pedal çevirerek havada bulundum, sualtında bisikletimle pedal çevirdim, şimdi de denizaltıyla sualtında pedal çevireceğim” diyor. Scubster, bu hafta Côte d’Azur’da bir saat boyunca kullanılarak tanıtıldı. Tamamen elle ya da pedalla kontrol edilen, hava ve su geçirmeyecek şekilde sımsıkı kapalı olan denizaltıya giren insan oksijen maskesi ve oksijen tüpüyle nefes alabiliyor. Scubster’ın 2011’de ABD’de yapılacak denizaltı yarışmasına katılacağı da duyuruldu.
Kaynak: Balıkadamlar Net / Reouters]]>
Uluslararası uzmanlardan oluşan bir ekip, büyük beyaz köpekbalıklarını kayıt altına alacak bir sistem kuruyor.
Köpekbalıklarının sırtındaki, birbirine benzemeyen, insanlardaki parmak izi gibi karakteristik yüzgeçlerinin fotoğrafları bir veritabanında biriktirilecek. Böylece tür, yakından takip edilip korunabilecek. Bristol Üniversitesi öncülüğünde yürütülen çalışmayla türün nüfusu ve hareketlerine dair ilk kez kapsamlı bilgi sağlanacak. Bilgiler merkezi veribankasında tutulacak. Projenin öncülerinden deniz biyoloğu Michael Scholl, çalışmanın türün korunması için politikacıları ikna etmek için de son derece faydalı olacağı kanısında. Her sene 100 köpekbalığının katledildiği tahmin ediliyor. Fakat çalışmalar çok da kolay şartlar altında sürmüyor. Son olarak Güney Afrika'daki Dyer Adası açıklarında görüntü almaya çalışan Scholl'un fotoğraf makinesinin bir köpekbalığının dişleri arasında kaldığını söyleyelim... (The Daily Mail)
Kaynak: Kaptan Haber / Radikal]]>
Akdeniz Üniversitesi'nin geçen yıl nisan ayında sualtı araştırmalar için denize indirdiği gemisi "Akdeniz Su"nun ekibi, Kuzey Atlantik'te yetişen bir karides türünün Antalya Körfezi'nde kendine yaşam alanı bulduğunu belirledi.
Akdeniz çanağında ilk kez Akdeniz Üniversitesi uzmanlarınca tespiti yapılan karidesin, Kuzey Amerika'da yılda 50 bin tonluk ticareti olduğu, önümüzdeki 3-5 yıl içinde bu türün ekonomik değer taşıyacak potansiyele ulaşacağı bildirildi.
Akdeniz Su Gemisi Koordinatörü Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Avlama Teknolojisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Cengiz Deval, yaklaşık bir yıldır bilimsel çalışmalarını sürdüren Akdeniz Su adlı gemide, avlama teknolojisine yönelik araştırmalar yaptıklarını kaydetti.
Deval, dört kişilik ekibin görev yaptığı geminin bu yıl çok önemli bilimsel veriye imza attığını belirterek, ekibiyle birlikte yürüttükleri araştırma çalışması sırasında, Antalya Körfezi'nde, Kuzey Atlantik'te yetişen, Latince ismi "Farfantepenaus Aztecus" olan Kuzey Atlantik karides türüyle karşılaştıklarını söyledi.
Bu karides türünü Akdeniz'de görmenin kendilerini hem şaşırttığını, hem de çok heyecanlandırdığını anlatan Deval, şöyle devam etti:
"Bu türün Kuzey Amerika'da yıllık 50 bin tonluk ticareti yapılıyor. Bu türün buraya kadar gelmesi enteresan. Özellikle Mersin'de tanker taşımacılığı çok. Bu karideslerin tankerlerin balans sularıyla buraya taşındığı ve uyum sağladıktan sonra populasyon oluşturduğuna ilişkin bir hipotezimiz var. Tüm Akdeniz'de sadece bizim burada bulundu. İlk tespiti de biz yaptık. Şuana kadar 13 karides tespit ettik. Cinsi olgunluğa erişen bireyler var. Böyle giderse burada yavaş yavaş yeni bir ticari tür oluşacak."
Cengiz Deval, büyüklüğü 20-23 santimi bulan bu türün ömrünün 2-2,5 yıl olduğunu, önümüzdeki 3-5 yıl içinde ekonomik değer taşıyacak potansiyele ulaşılacağını tahmin ettiklerini söyledi.
Akdeniz Su Gemisi'nde bin metreye kadar çekimler yaptıklarını da vurgulayan Doç. Dr. Deval, yapacakları çalışmaların başta balıkçılı k sektörü olmak üzere çeşitli sektörlere ışık tutacağını kaydetti.
Antalya Körfezi'ndeki çalışmaların devam ettiğini belirten Deval, Akdeniz'in tür bakımından çok zengin olduğunu bildirdi.
Akdeniz'i bir "akvaryuma" benzeten Doç. Dr. Deval, "Türler çok büyük popülasyon oluşturmamasına rağmen çeşitlilik çok fazla. Bilimsel çalışma için harika bir ortam. Kızıl Deniz'den her gün yeni türler geliyor" dedi.
Kaynak: Vira Haber / AA]]>
VAN- Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Ziraat Fakültesi Su Ürünleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Sarı ve Yüksek Lisans Öğrecisi Naciye Ataman, yaptıkları araştırmalarla balıkların kemiksi yapıları ve pullarındaki ekolojik bilgileri gözler önüne serdi. Araştırmada balığın tek bir pulunda yaşı, geçmişte yaşadığı olaylar, iklim bilgileri, sel zamanları, hava sıcaklıkları gibi ekolojik olaylar belirlenebiliyor. YYÜ Ziraat Fakültesi Su Ürünleri Bölümü Başkanı Prof. Sarı, “Elimizde 3 bin yıl öncesine ait bir balığın kemiksi yapısı olsaydı, Van Gölü havzasının o zamanki her türlü ekolojik durumu hakkında bilgimiz olurdu” dedi.
YYÜ Ziraat Fakültesi Su Ürünleri Bölümü Başkanı Prof. Mustafa Sarı başkanlığında YYÜ Ziraat Fakültesi Su Ürünleri Yüksek Lisans Öğrencisi Naciye Ataman’ın 3 yıl boyunca yaptığı ‘Van Gölü İnci Kefalı’nda Güvenli Yaş Tayini İçin En Uygun Yapının Belirlenmesi’ araştırmasında, bir balıktan geçmişle ilgili nelerin öğrenilebileceği ortaya çıktı. Bir balığın kemiksi yapıları ve pullarından geçmişte yaşanan ekolojik olayların ve balığın geçirdiği evrelerin ortaya çıkarılabildiğini belirten Prof. Dr. Mustafa Sarı, balıkların kemiksi yapılarında geçmişteki ekolojik bilgilerin de saklı olduğunu söyledi.
Yıllardır Van Gölü’nün endemik türü olan inci kefalı balığı üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Mustafa Sarı, balıkçılık yönetiminde balıkların büyüme performanslarının incelenmesinin çok önemli olduğunu söyledi. Bu nedenle balıkların yaşlarının belirlenmesinin de bu konuda büyük öneme sahip olduğuna dikkat çeken Prof. Sarı, Yüksek Lisans Öğrencisi Naciye Ataman’ın yaptığı araştırmanın, balıkların yaşını ortaya çıkarmak için en uygun yapıyı ortaya koyduğunu ifade etti.
‘PULLARINDA EKOLOJİK BİLGİ SAKLI’
Balıkların yaş tayini konusunda en uygun yapının pullar olduğunu belirten Prof. Sarı, şöyle konuştu:
“Eğer yanlış bir yaş okuma olursa, analizler diğer bütün tahminler yanlış ve dayanıksız olur. Biz inci kefalında en uygun kemiksi yapıyı belirlemek istiyoruz. Bu metodu oturtmak istiyoruz. Kim araştırma yaparsa yapsın aynı yöntemi ve yapıyı kullansın, araştırmalar birbirini tamamlasın. Yaş tayini dışında balıkların yapılarında ekolojik bir çok bilgiye de ulaşabiliyoruz. Balıkların kemiksi yapılarındaki siyah ve açık renkli daireler bize çok şey anlatıyor. Kışın yoğun ve sert olduğunu, yiyecek bulup bulamadığını anlıyoruz. Her çizgi bir anlam taşıyor. Balığın geçirdiği hastalıkları görebiliyoruz. Balıkların kemiksi dokularına bakarak, yaşadıkları habitatlardaki geçmiş yıllara ait iklim durumunu, yaşadıkları habitatta sel olup olmadığı, su sıcaklığı hakkında bilgi alabiliyoruz. Bir bakıma balığın pulunda, solungaç kapağında, omurlarında ve kulak taşlarında ekolojik bilgi saklı. Elimizde hiç meteoroljik bilgi olmasaydı, balıkların bu yapılarıyla geçmişe dönük ekolojik bilgiye sahip olabilirdik. Eğer elimizde 3 bin yıl öncesine ait omur, solongaç kapağı, pul, kulak taşı olsaydı, Van Gölü havzasının iklimi hakkında yorum yapardık. Balığın kaç yıl yaşadığını çözerdik.”(dha)
Osman BEKLEYEN
Kaynak: Radikal]]>
Batı Avustralya eyalet polisinden yapılan açıklamada, eyaletin başkenti Perth'in 175 kilometre batısında, Gracetown kasabası yakınındaki bir plajda tek başına sörf yapan kişinin köpekbalığı saldırısına uğradığı bildirildi.
İsmi gizli kalmak koşuluyla açıklamada bulunan bir kadın polis, köpek balığı saldırısı sonucu ciddi şekilde yaralanan kişinin Margaret River Hospital hastanesine kaldırıldığını, ancak yapılan tüm müdahalelere karşın kurtarılamayarak hayatını kaybettiğini belirtti. Ölen kişinin kimliği ve olaya ilişkin daha ayrıntılı bilgi verilmedi.
Kaynak: Deniz Haber]]>
Avustralya'nın Büyük Bariyer Resifi'ndeki süngerlerin gen haritasını çıkaran bilim adamları, bu canlıların birçok geninin, bazı hastalıklarla ve kanserle bağlantılılar da dahil olmak üzere insanın genleriyle aynı olduğu sonucuna vardı.
Birçok ülkeden bilim adamının 5 yıldan fazla süren araştırmasının sonuçları geçen hafta ''Nature'' dergisinde yayımlandı. Sonuçların kanser ve kök hücre araştırmalarına ışık tutması bekleniyor.
Kaynak: ntvmsnbc]]>
Türkiye’nin ilk interaktif Deniz Eğitim Merkezi dünya şampiyonu sualtı fotoğrafçısı Alptekin Baloğlu ve Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla Bursa’da açıldı. Birbirinden ilginç sualtı projeleri ile denizlerimizin korunması için çabalayan Baloğlu, çocukların denize olan ilgilerini arttırmak için “Denizin Sırları” adlı merkezde bizleri şaşırtmaya devam ediyor.
İstanbul’un Sualtı Yaşamı, Denizden Boğaziçi gibi önemli projeleri başarıyla gerçekleştiren Alptekin Baloğlu’nun katkılarıyla Bursa Hayvanat Bahçesi içinde bir Deniz Eğitim Merkezi açıldı. Denizin bilinmeyenlerin anlatıldığı ve çocukların ilgisini çekecek soru cevapların interaktif bir yapıda sunulduğu “Denizin Sırları” adlı bölümde bir yıl içinde bir milyon çocuğa ulaşılması amaçlanıyor.
Ülkemizin deniz hakkında eğitim veren ilk ve tek merkezi için konuşan Alptekin Baloğlu, “Her çocuk soru sorarak öğrenir, bende sualtı yaşamının gizemini soru ve cevaplarla öğretmeye çalışıyorum. Modern müzeciliğin ihtiyacı olan interaktif eğitim modelinin ülkemizdeki ilk örneklerinden olan bu merkeze girip içerideki bilgileri okuyup öğrenen çocuklar, bilgisayar karşısına geçip soruları doğru cevapladıklarında yüzlerindeki öğrenmenin getirdiği mutluluk görülmeye değer” dedi.
Türkiye’nin ilk Deniz Eğitim Merkezi’ne ev sahipliği yapan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ise, “3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz ama denizlerde yaşayan canlılar hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Bu noktada eğitim merkezimiz çevre koruma bilincinin gelişimine katkı sağlayacak. Çocuklarımıza hem deniz hem çevre bilincini vererek yaşadıkları doğayla barışık olmaları ve korumaları gerektiğinin mesajını vereceğiz. Ziyaret edip verdiğimiz bilgileri öğrendiğini ispatlayanlara hediye ettiğimiz kitapla da eğitimde kitabın ve okumanın önemini vurguluyoruz.” diye konuştu.
Deniz neden mavidir? Balıklar su içer mi? Yunuslar nasıl nefes alır?
2005’te İspanya’daki sualtı olimpiyatlarında Dünya şampiyonu olan Baloğlu, her yaştan insanın ilgisini çekecek eğitim merkezine gelenleri suyun altındaki yaşama sürükleyen bir ortam hazırladıklarını anlattı. Denizin Sırları bölümündeki bilgileri okuyup, bilgisayarlardaki 4 soruya doğru cevap verenlere Alptekin Baloğlu’nun “50 Soruda Denizin Sırları” kitabı hediye ediliyor. Merkezdeki duvarlarda bulunan dalış maskelerinden bakıldığında görülen üç boyutlu sualtı fotoğrafları ile izleyenlere suyun altındaymış hissi verilirken; tropik denizler, Akdeniz, Ege ve Marmara denizlerinde yaşayan canlıların fotoğraflarından oluşan müzikli gösteriler de mekanda sunuluyor.
Baloğlu’nun kitabı denizi olmayan İsviçre’de
Öte yandan Baloğlu’nun “50 Soruda Denizin Sırları” adlı kitabı İsviçreli bir firma tarafından Almanca’ya çevrildi. Kitabı bir sosyal sorumluluk projesi olarak gören firma, Zürih’teki tüm ilkokul öğrencilerine bu çalışmayı ücretsiz dağıtacak. Yunanistan’daki bir akvaryumunun da Alptekin Baloğlu ile birlikte aynı deniz eğitim merkezini kurmayı planladığı öğrenildi. Baloğlu, Bursa’da başlayan “Denizin Sırları” Deniz Eğitimi projesinin tüm Türkiye’ye yayılmasının da en önemli hedefi olduğunu belirtti.
Gökhan Karakaş {Milliyet}
]]>
Türkiye’de az sayıdaki sualtı görüntü yönetmenlerinden olan Tahsin Ceylan, deniz kültürünü ve sualtı canlı yaşamının farkındalığını arttırmak için çalışmalarını arttırdı. Ülkemiz karasularındaki sualtı canlılığını ve barındırdığı zengin tarihle batıklarımızı görüntüleyen Ceylan TRT için hazırladığı Mavi Tutku belgeselininin ardından, ülkemizdeki tüm deniz canlılarının sınıflardırıldığı ve fotoğraflarının bulunduğu internet sitesini hizmete soktu.
Denizlerimizdeki canlı yaşamının farkındalığını arttırmak ve sualtında batıklarla barındırdığımız tarihi anlatmak için bir internet sitesi sualtı tutkunlarıyla buluştu. Deniz kültürünün yaygınlaştırılması ve tüm denizlerimizde halen pek çok canlının yaşadığını hatırlatmak isteyen Tahsin Ceylan kendi internet sitesini, canlıların bilimsel sınıflandırmalarının ve fotoğraflarıyla zenginleştirerek geliştirdi. TRT’de yayınlanan Mavi tutku programının danışmanı olan Tahsin Ceylan, denizde yaşayan tüm canlıların bilimsel sınıflandırmalarını Latince, İngilizce ve türkçe isimleriyle birlikte sunuyor. Deniz hayvanları, omurgalı ve omurgasızlar olarak iki başlık altında sunulurken; alt başlıklarda ise derisidikenliler, yumuşakçalar, balıklar, memeliler ve sürüngenler inceleniyor. Dünya denizlerinde ve okyanuslarda yaşayan balık ve memelilerinde Latince, İngilizce ve Türkçe isimleriyle anlatıldığı sitede Kızıldeniz, Güney Afrika gibi farklı yerlerden pek çok sualtı fotoğrafı bulunuyor. Türkiye’nin iç sularında baraj gölleri ve doğal göllerde çekilen fotoğraflarda ülkemizdeki sualtı canlılığını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Batıklar kategorisinde ise kıyılarımızdaki gemi, uçak ve denizaltı batıklarından örnekler sitedeki sergileniyor. Majestik, Paris II, U 20, Uluburun, Melpomeni gibi batıklar sualtı arkeolojisini temsil ediyor. Tahsin Ceylan, Mavi Tutku belgeseliyle topluma deniz sevgisini aşılamayı hedeflediklerini söylerken internet sitesiyle de bilgisayar ortamında aynı amaç için çabaladıklarını vurguladı. Ceylan, “1994’den beri su altında görüntüleme üzerine çalışıyorum. Ülkemizdeki sualtı canlılığını, balıklarımız ve batıklarımızı belgeleyerek insanlara hatırlatmak istiyorum. İnternet ortamında dolaşan bir deniz sevdalısının, deniz canlılarının ve batıklarımızın fotoğraflarını çok aramadan bulacağı bir site hazırladık. Nesli tükenen canlılar bölümüne bir insan koyarak tükettiğimiz dünyanın sonunda bizi de yok edeceğini vurgulamak istedim” dedi.
www.tahsinceylan.com
Gökhan Karakaş {Milliyet}
]]>
Eğirdir Su Ürünleri Araştırma Enstitüsü (ESUAE) Müdürü, sü ürünleri yüksek mühendisi Hasan Küçükkara, yaptığı açıklamada, son yıllarda özellikle İç Anadolu'daki birçok gölde balık üretiminde ciddi azalmalar görüldüğünü söyledi.
Bu azalmada çeşitli etkenlerin rol oynadığını ifade eden Küçükkara, levrek, sazan ve kerevit üretiminin düştüğü Eğirdir Gölü'nde balıkçılığın 3 yıl yasaklandığını bildirdi.
Balık üretiminin son yıllarda düşmesinin dikkat çekici olduğunu dile getiren Küçükkara, şunları kaydetti; ''2002-2003 yıllarında sonra Beyşehir Gölü ve Eğirdir Gölü'nde balık üretiminde önemli düşüş oldu. Yapılan araştırmalar, Beyşehir Gölü'nün sadece Beyşehir tarafında yıllık toplam balık üretiminin yaklaşık 1500 tondan 20 tonun altına indiğini gösteriyor. Bunun 300 tonunu levrek oluşturuyordu. Şimdi ise levrek hiç çıkmaz oldu. Bölgeden levrek ihracatı durdu. Benzer sorun diğer göllerimizde de yaşanıyor.''
Göl ve barajlarda sazan, levrek, kadife ve kerevit üretimi düşerken son yıllarda birçok gölde aniden ortaya çıkan gümüş balığının arttığını belirten Küçükkara, bu durumun araştırılaması gerektiğini bildirdi.
GÜMÜŞ BALIĞI ŞÜPHELERİ ÜZERİNDE TOPLUYOR
Gümüş balığının göllere nasıl girdiğinin bilinmediğini, ancak bu türün inanılmaz hızlı üreyip çoğaldığını vurgulayan Küçükkara, şunları kaydetti; 'Eğirdir Gölü'nde 2002 yılında görüldü. Beyşehir Gölü'ne de bu tarihlerde bırakıldığını tahmin ediyoruz. Bu tür, deniz ve göllerde yaşayabiliyor ve literatürlere göre balık yumurtasıyla besleniyor. Bu ayrıntı, balığı bize şüpheli gösteriyor. Diğer balık türlerinin azalması da düşündürücü. Gümüş balığı, bazı tesislerde işlenip yurt dışına gönderiliyor. Yabancı ülkelerde balık cipsi olarak tüketiliyor. Bu yüzden balıkları göllere tüccarların attığını da düşünüyoruz. Ama kilosu 35-40 YKr'den satıldığı için balıkçılar açısından cazip olduğu söylenemez.''
Bu balığın bulunduğu ortama, ekosisteme etkisinin bilinmediğini dile getiren Küçükkara, ''Göllerde bir bilinmeyen var ve hızla çoğalıyorlar. Gerçekten diğer balıkların çoğalmasını engelliyorlar mı kesin bilgimiz yok. Bu türü araştırmak için TÜBİTAK'a bir proje sunduk. TÜBİTAK kabul etmese bile kendi imkanlarımızla gümüş balığının en azından ekosisteme etkisini araştıracağız'' dedi.
Küçükkara, araştırmalarında gümüş balığının diğer balıkların yok olmasına yol açtığı gibi bir sonuç çıkması halinde bu türlerin göllerden uzaklaştırılması için çalışma yapılması gerektiğini sözlerine ekledi.
Kaynak: Deniz Haber]]>
Her yıl sualtı dünyasının merakla beklediği Serbest Dalış Türkiye Şampiyonası 23-28 Ağustos tarihleri arasında TSSF’nin yıllık faaliyet programında yer aldığı gibi Çanakkale’de gerçekleşmiştir.
TSSF’nin 8 sualtı kulübünün 34 sporcusu ile katıldığı yarışma Dinamik Apnea seçmeleri ve finali; Küp Apnea seçmeleri ve finali olarak planlanmış, ancak sadece Dinamik Apnea yarışması gerçekleştirilebilmiştir. Çanakkale Boğazı’ndaki yoğun akıntı sebebiyle Küp Apnea YArışması için yeterli güvenlik sağlanamadığından bu yarışma iptal edilmiştir.
Dinamik Apnea yarışmasını Bilge Çingigiray 171,29m.’lik derecesiyle bayanlarda 1. olarak tamamlamıştır. Ardından Şahika Ercümen 137,65m.’lik dereceyle 2.’liği elde etmiştir. Özge Ergin Elalmış 126,78m.’lik derecesiyle 3. olmuştur.
Erkeklerde Cenk Devrim Ulusoy 204,67m.’lik derecesiyle Yeni Türkiye Rekoru kırarak 1. olmuştur. Sertan Aydın 173,01m.’lik derecesiyle 2. olurken, Suat Berber 164,88m. ile 3. olmuştur.
Takım dereceleri aşağıdaki gibidir;
BAYANLAR-TAKIM DERECELERİ
1. ODTÜ SPOR KULÜBÜ
2. ÇANAKKALE TRUVA DENİZ SPORLARI KULÜBÜ
3. KURT YÜZME İHTİSAS SPOR KULÜBÜ
ERKEKLER-TAKIM DERECELERİ
1. TÜRK BALIKADAMLAR SPOR KULÜBÜ
2. ÇANAKKALE SUALTI VE CANKURTARMA SPOR KULÜBÜ
3. ÇANAKKALE PROFESYONEL SUALTI SPOR KULÜBÜ
]]>
Fok Badem keyifli günler geçiriyor
Muğla'nın Marmaris İlçesi Karacasöğüt Köyü Karaca Mahallesi'nde ünlü işadamı Mustafa Koç'un yaptırdığı 50 metrekarelik kafesine kapatılan Akdeniz foku 'Badem' keyifli günler geçiriyor.
25 Temmuz 2010 / 00:03
Akdeniz foku Badem keyifli günler geçiriyor
Muğla'nın Marmaris İlçesi Karacasöğüt Köyü Karaca Mahallesi'nde ünlü işadamı Mustafa Koç'un yaptırdığı 50 metrekarelik kafesine kapatılan Akdeniz foku 'Badem' keyifli günler geçiriyor.
Geçen yaz sonu serbest bırakılan ve kış mevsimi boyunca Yunanistan'ın Rodos ve Simi (Sömbeki) adalarında dolaştıktan sonra mart ayında yeniden Gökova Körfezi'ne dönen Badem, geçen nisan ayında Akbük'te insanlara saldırınca gerekli önlem alındı. Dört aydan beri hem kendi can güvenliği hem de insanlara zarar vermemesi için özel kafesine kapatılan ‘Badem’, burada kendisine gösterilen özel bakımın keyfini çıkarıyor. ‘Badem’ beslenme saati geldiğinde bakıcısı İrfan Yıldırım'ın teknesinin motor sesini duyunca su içinde taklalar atıyor.
‘Badem'i levrek, sarpa, deli sarpa, kefal, karagöz ve ahtapot ile beslediğini belirten İrfan Yıldırım, hayvanı çok sevdiği için buradan ayrılamadığını söyledi. ‘Badem'in özel kafesinin bulunduğu yerde daha önce kendisine ait balık çiftliği olduğunu kaydeden Yıldırım, şimdi sadece ona yetecek kadar balık üretilmesine izin verildiğini kaydetti. Yıldırım, “Badem buraya geldiğinden bu yana 24 saat ben bakıyorum. Ona ne ölü ne de donmuş balık veriyorum. 6- 7 çeşit canlı balıkla kendi ellerimle besliyorum. Milas'da kurmaya çalıştığım yeni çiftliğime bile gidip gelemiyorum. Çünkü sürekli Badem hep aklımda. Canlı balıkları yerken büyük keyif alıyor. Bunları görmek de bana yetiyor” dedi.
Kaynak: Deniz Haber]]>
Kanada'nın Manitoba eyaletindeki bir kazı alanında 80 milyon yıl öncesine ait olduğu tahmin edilen balık fosili bulundu.
Kanada Fosil Keşif Merkezi (CFDC) Genel Müdürü Tylor Schroeder, Manitoba'nın güneyindeki Pembina Vadisi arkeolojik kazı alanında bulunan balık fosilinin, ''Xiphactinus'' adlı yırtıcı ve parçalayıcı dişleri olan bir türe ait olduğunu söyledi.
6 metre uzunluğundaki fosile ait kemik parçalarının, uzun ve özenli bir çalışma sonrası kazı alanından çıkarıldığını anlatan Tylor Schroeder, kazı ekibinin yeni fosil aramaları için bölgedeki çalışma sürelerini uzattığını açıkladı.
Mesozoik dönemin denizler canavarı olarak da bilinen Xiphactinus'un fosili, yakında Kanada Fosil Keşif Merkezinin (CFDC) Manitoba'daki müzesinde sergilenecek.
Kaynak: Sümder Haber
]]>
"New Scientist" dergisinde yer alan habere göre, dünyanın en uzun hayvanlarından biri olan Cyanea cappillata, şekil olarak denizanasına benzeyen, insana zarar vermeyen ancak ekosistemi tahrip eden Mnemiopsis leidyi adlı taraklının istilasına karşı okyanusları koruyucu şekilde görev yapıyor.
Bergen Deniz Araştırmaları Enstitüsünden Aino Hosia ve Gothenburg Üniversitesinden Josefin Titelman, 30 metreye kadar ulaşan dokunaçlarıyla dünyanın en uzun hayvanları arasında yer alan bu zehirli dev denizanasının saldırılarının yüzde 90'ından kaçmayı başaran ancak sonunda pes eden taraklının istilasına karşı doğal bir set oluşturduğunu söyledi.
Atlantik kökenli Mnemiopsis leidyi, 1980'li yıllarda atık ve molozlarla önce Karadeniz'e yayıldı ve daha sonra da Akdeniz'de görülmeye başlandı.
Kaynak: Vira Haber / AA]]>
Fransa'nın güneyinde yer alan bir gölde balık avlayan 30 yaşındaki Raphael Biagini, oltasına "büyük" bir balığın takıldığını hissetti.
Raphael'in bu balığı gölden çıkarması on dakika sürdü. Raphael, birlikte avlandığı arkadaşlarının yıllardır peşinde olduğu "devasa japon balığını" yakaladığını görünce çok şaşırdı.
Tam olarak 13 kilo ağırlığındaki balıkla poz veren Raphael, fotoğrafın çekilmesinin ardından dev balığı tekrar göre bıraktı.
Kaynak: Vira Haber / Milliyet]]>
Bahama polisi Judson Newton'un kimliğini belirlemek için parmak izlerini kullandı. Şimdi ise DNA test sonuçları bekleniyor.
43 yaşındaki Newton'un köpekbalığı tarafından yendiğinde hala hayatta olup olmadığı ise bilinmiyor.
Newton, 29 Ağustos'ta arkadaşlarıyla bilrikte "Jaws: İntikam" filminin çekildiği Jaws Plajı açıklarında tekne turuna çıkmıştı.
New Providence adası açıklarında balık avlayan grup teknenin motorunda meydana gelen bir arıza nedeniyle yardım çağırdı.
Kurtarıcılar tekneye ulaştığında teknede sadece üç kişi vardı. Teknedekiler Newton ile birlikte bir arkadaşlarının daha kıyıya yüzmek için denize atladığını söylediler.
Yetkililer arama başlattı ama kaybolan iki kişi de bulunamadı.
4 Eylül'de yerel bir bankacı derin deniz balık avı yaparken 4 metre boyunda bir köpekbalığı yakaladı ve balığı çekerken ağzından bir insana ait sol bacağın çıktığını görüldü.
Daha sonra yetkililerin köpekbalığını keserek açmasıyla sağ bacak, kopmuş iki kol ve gövde de de bulundu.
Arkadaşlarından biri polisin Newton'un yüzerken boğulmuş olabileceğini düşündüğünü ama kendisinin buna inanamadığını söyledi.
Kaynak: Kaptan Haber / CNN Türk]]>
MKÜ Pirinçlik Meslek Yüksekokulu Su Altı Teknolojileri Bölümü öğrencileri, bahara kadar uygulamalı derslerini Kapalı Yüzme Havuzunda gerçekleştiriyor…
Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Pirinçlik Meslek Yüksekokulu (MYO) Su Altı Teknolojileri Bölümü öğrencileri, uygulamalı derslerini, kentimizde hizmet veren Vali Zeki Şanal Kapalı Yüzme Havuzunda yapıyorlar.
Yaklaşık bir aydır kapalı yüzme havuzunda uygulamalı ders yaptıklarını kaydeden Su Altı Teknolojileri Bölümü Öğretim Üyesi Necdet Uygun; “Su altı teknolojileri programı iki yıllık. Buradan, 1. sınıf dalgıç ve basınç operatörü olarak mezun oluyor öğrencilerimiz. Uygulamalı derslerimiz için yaklaşık 1 aydır kapalı yüzme havuzunu kullanıyoruz. Bahardan itibaren de çalışmalarımızı denizde sürdürmeye devam edeceğiz. Havuzda sığ su çalışması, dalgıcın bilmesi gerekenler, ekipman ve kıyafet hazırlığı gibi eğitimler veriyoruz. Bölümümüz yeni bir bölüm ve şimdilik 24 öğrencimiz var. Kapalı yüzme havuzunda çalışmalarımızı sürdürmemize imkân sağlayan tüm yetkililere teşekkür ediyorum” dedi.
Erdoğan; “Havuz Herkese Açık!”
Havuzun herkese açık olduğunu bir kez daha yineleyen İlçe Gençlik ve Spor Müdürü Turgay Erdoğan ise; “MKÜ Pirinçlik Meslek Yüksek Okulu su altı teknolojileri öğrencilerine havuzumuzu tahsis ettik bugün. Haftanın belli günlerinde gelip burada çalışmalarını yürütüyorlar. Daha önce de söylediğim gibi Sefa Atakaş Denizcilik Lisesi de burada çalışma yapıyor. Yüzme İhtisas Kulübü ile Balık Adam Doğa Sporları Kulübümüzün çalışmaları da devam ediyor. Sıcak yüzülebilecek olan havuzumuza tüm İskenderunluları çağırıyorum” diye konuştu.
Kaynak: İskendurun Gazetesi]]>
Kolları ve bacakları olmayan Fransız, protezli uzuvlarıyla yüzerek Manş Denizi'ni geçmeyi başardı.
İngiltere’nin Folkestone kasabası sahilinden kulaç atmaya başlayan 42 yaşındaki Philip Croizon’un, öngördüğünden çok daha önce Fransız sahiline ulaştığı belirtildi.
Fransız sahiline 21.15 sularında ulaşan Croizon, Manş’ı 24 saatte geçmeyi planlıyordu.
Croizon, ucunda paletler bulunan özel tasarlanmış protez bacak kullanıyor.
1994’te televizyon antenini düzeltirken akıma kapılarak kol ve
bacaklarını kaybeden yüzücü, 2007’de de uçaktan paraşütle atlamıştı.
Croizon, deneyimlerini anlattığı "J’ai decide de vivre" (yaşamaya karar verdim) adlı bir kitap yazmıştı.
Kaynak: Balıkadamlar Net]]>
Ulusoy, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 16 yıl önce, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki (KKTC) Doğu Akdeniz Üniversitesi'nin Makine Mühendisliği Bölümü'nü, üçüncü sınıftayken maddi sıkıntılar nedeniyle yarıda bıraktığını söyledi.
Eğitim hayatına uzun süre ara verdiğini dile getiren Ulusoy, bu yıl ÇOMÜ Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu'nun Beden Eğitimi ve Öğretmenliği Bölümü'ne kaydını yaptırarak, öğrencilik yıllarına geri döndüğünü belirtti.
Yüzme sporuna başladığından beri, beden eğitimi bölümünde eğitim hayatına devam etmeyi istediğini ifade eden Ulusoy, şöyle konuştu:
''Sonuçta yaptığın sporun bilimselliğini alabilmek en güzelidir. Bir üniversite ve o üniversitede sevdiğim bölümü bitirebilmek hep içimde ukde kalmıştı. Ben de dünya ve Avrupa şampiyonluklarından sonra, bu işin ileride eğitimini vereceksem, bu eğitimi en iyi yerden almalıyım diye düşündüm. İyi eğitebilmek için, iyi eğitim almak gerekiyor. Buraya gelirken, dışarıdaki yaşantımı orada bırakıp, öğrenci olarak geldim. Burada geçireceğim her saniyeden zevk alarak mezun olmayı istiyorum. Tabii ki benim için en önemli şey akademik kariyer. Umarım hem üniversitede bu kariyerimi sağlayabilirim, hem de ileride burada daha sağlam ve ülkemiz için daha parlak sporcular yetiştirebiliriz.''
-SINIF ARKADAŞLARINA ÖRNEK OLMAK İSTİYOR-
ÇOMÜ'de birlikte eğitim aldığı arkadaşlarına örnek olarak, onların da ileride kendisi gibi Türkiye'yi dünya çapında temsil edecek sporcular olmalarını istediğini vurgulayan Ulusoy, ''Burada önemli olan, benimle birlikte eğitim gören arkadaşlara model olabilmemdir. Bunu da en iyi şekilde yapabilmek için gayret ediyorum. Onlar da gerçekten çok yetenekli ve kuvvetli sporcular. Onlara örnek olarak, vizyonlarının gelişmesine katkı sağlamak istiyorum.''
Cenk Devrim Ulusoy, normal şartlarda birçok insanın önce üniversite eğitimini aldığını, daha sonra da kariyer yapmaya başladığını ifade ederek, ''Bende durum tam tersi oldu. Önce kariyer yaptım, daha sonra üniversite eğitimini almaya başladım. Ama inanın buraya hedefli gelmek çok güzel bir şey. Bölümümü hedefli bir şekilde seçtim ve bitirmek de yine en büyük hedefim'' diye konuştu.
Sporu, akademik kariyerle birlikte noktalandırmanın daha anlamlı olduğunu dile getiren Ulusoy, çıtayı en yüksekte bırakmanın, kişiyi hep yüksekte tutacağını düşündüğünü sözlerine ekledi.
Kaynak: Star Gazetesi]]>
Sualtı sporlarında bayanlarda Türkiye rekortmeni ve Avrupa ikincisi olan Bilge Çingigiray, Ekim’in ilk haftasında İspanya’da yapılacak Avrupa Şampiyonası hazırlıklarını Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, bir Kıbrıslı Türk uzman dalgıcın nezaretinde yaptı. Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu’nun düzenlediği serbest dalış yarışlarından; sualtında 10 metre derinlikte kenarları 15-15 metrekare etrafında tüpsüz en uzun mesafe kat etme yarışı olan “Küp Apnea” (Jump Blue) kategorisinde 129.46 metreyle Türkiye Bayanlar Rekortmeni olan Bilge Çingigiray, Dünya Sualtı Sporları Aktiviteleri Federasyonu’nun 7-12 Ekim tarihlerinde İspanya Teneriffe’de düzenleyeceği Avrupa “Küp Apnea ve Dinamik Apnea” yarışmalarına KKTC’de hazırlandı.
Kuzey Kıbrıs’a Deniz Kızı Hotel ile Nautilus Diving School’on sponsorluğunda gelen ve son antrenmanlarını Kıbrıslı Türk Dalgıç Nautilus Diving School sahibi Master Instructor Tevfik Camgöz’ün kontrol ve himayesinde uzman bir ekiple Alsancak Deniz Kızı’nda gerçekleştiren Çingigiray, hazırlıklarını tamamlayarak, şampiyona için ülkeden ayrıldı.
Dalgıç Çingigiray’ın Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu’nun geçen Ağustos ayında Çanakkale’de düzenlediği son Serbest Dalış Dinamik ve Küp Apnea Türkiye Şampiyonası’nda “Dinamik Apnea” kategorisinde 171.289 metreyle birinciliği, 2008 yılında Avrupa’da gerçekleşen şampiyonada ise “Dinamik ve Küp Apnea” branşlarında Avrupa ikinciliği bulunuyor.
Sporcu, dünya rekorunu ele geçirmek için 2011 yılında Kuzey Kıbrıs’ta aynı ekiple çalışmayı hedeflediğini açıklamıştı.
Kaynak: BRT]]>
]]>
İstanbul'un iki yakasını denizaltından birleştiren Marmaray projesindeki 12 dalgıcın çalışmaları, öğrenci ve öğretmenlere ilham kaynağı oldu. Dalgıçların çalışmalarından etkilenen İzmirli 26 meslek lisesi öğrencisi, sanayi dalgıçlığı eğitimi almaya başladı.
Çınarlı Anadolu Teknik Lisesi, Teknik Lisesi, Denizcilik Meslek Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi'nde izci liderleri Hamit Erol ve Sebahattin Bal, 26 deniz izcisine dalgıçlık eğitimi için öneri sundu. Araştırmaları sonunda bu alanda yetişmiş eleman eksikliği olduğunu belirten liderler, öğrencilerin meslekleriyle ilgili bir alanda çalışmasını teklif etti. Denizi sevdikleri için deniz izcisi olan 8 kız ve 18 erkek öğrenci bu teklifi kabul etti. Öğrenciler, Engin Deniz ve Doğa Sporları Merkezi'nin tecrübeli öğretmenlerinin gözetiminde Urla ilçesinde ön dalış yaptı. Hayatlarında ilk defa 6 metre derinliğe dalan öğrenciler, bu işi yapabileceklerine karar verdi.
Deniz izci lideri olarak 5 yıldır faaliyet gösteren iki dalgıç, resmî izinlerin yanı sıra öğrenci velilerinden de onay alarak eğitimlere başladı. Dalgıçlık eğitiminde öğrenciler 18 metreye kadar dalış yapacak. Meslek lisesi öğrencileri teorik ve uygulamalı derslerle su altında çalışmanın inceliklerini öğrenecek. Kurs sonunda verilecek olan Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu onaylı sertifika (bröve), uluslararası geçerliliğe sahip olacak. Öğrencilerin, dalgıçlık eğitimi sayesinde hayatlarının şekilleneceğini söyleyen deniz izci liderleri, kurs aşamalarının artarak devam ettiğini, ileride çok iyi birer sanayi dalgıcı olabileceklerini ifade etti.
Okulun makine bölümünde okuyan 3. sınıf öğrencisi Yasemin Rüveyde Toprakçı, hayatında ilk defa tüple daldığını ve çok keyifli bulduğunu anlattı. Dalgıçlığın kendi mesleğiyle birleşmesi halinde aranan bir sanayi dalgıcı olabileceğini belirten Toprakçı, kursların tamamına katılmayı düşündüğünü söyledi. Aynı sınıfta okuyan İsa Aydın ise iyi yüzme bildiği için deniz izcisi olduğunu ancak ilk defa böyle bir dalış yaptıklarını belirterek eğitime devam edeceğini dile getirdi.
2010 yılında tamamlanması planlanan Marmaray projesinde, toplam 1,4 kilometre uzunluğa sahip, her biri 130'ar metre uzunluğunda 11 tüpgeçit bulunuyor. Mühendislerin gözetiminde 12 dalgıç, İstanbul Boğazı'nın 40 ile 65 metre altında aralıksız çalışıyor. Bu dalgıçlar, önemli parçaları sökme ve takma işlerinde görev alıyor. 12 dalgıç üçer kişilik gruplar halinde 40 dakikalık dalışlar yapıyor. Sanayi dalgıçlarının kullandığı tüplere 50 metreye kadar hava, daha derinde ise helyum oksijen karışımı dolduruluyor. Dalış dubasında da acil durumlar için tam teşekküllü bir basınç odası bulunduruluyor.
Kaynak: Arkitera / Zaman]]>
Sualtı güzelliklerinin cazibesine kapılanlar için bir hobi olan dalgıçlık, endüstriyel sualtı uygulamalarının gelişmesiyle bir kariyer basamağı oldu. Bu kariyere başlamak için scuba dalgıçlığı eğitiminin ardından alınacak eğitim, "sanayi dalgıcı" unvanını kazanmaya yetiyor. Türkiye'de bu hizmeti veren sadece 15 şirket ve yaklaşık 150-200 dalgıç var ve sualtı çalışmaları yürüten şirketlerin çoğalmasıyla sanayi dalgıçlarına duyulan ihtiyaç, günden güne artıyor. Boğaziçi Sualtı Araştırma Merkezi'nde 20 Aralık'ta başlayacak sanayi dalgıçlığı eğitimleri de bu ihtiyacı karşılayacak nitelikte elemanlar yetiştirmeyi hedefliyor.
Ücretler yüksek
Dalış eğitimini tamamlayan ve sanayi dalgıcı unvanını kazananların çok geniş bir çalışma alanı var. Sanayi dalgıçları; sualtı inşaatları, sudaki gemilerin karaya çekilmeden onarımı, survey çalışmaları, sualtı arama-kurtarma çalışmaları, sualtı boru ve iletişim hatlarının döşenmesi, sualtı boru hatlarının bakım-onarım işlerinde çalışıyor. Türkiye'deki projelerin yanı sıra Türk müteahhit firmalarının yurtdışı projelerinde çalışma imkanı buluyor. Ayrıca yabancı dil bilenlere yabancı dalış şirketlerinin kapıları açılıyor. Sektörde ücretler, projeye göre değişiyor. Dalgıçlar hava ile yaptıkları dalışlarda günlük 150 YTL, karışım gaz ile derin su dalışlarında ise günlük 200-250 dolar kazanıyor. Yurtdışındaki liman inşaatlarında çalışan dalgıçlar, ortalama iki bin 500 dolar aylık alıyor. Bu arada yabancı firmalarda çalışan bir dalgıç bu rakamların çok daha üzerinde kazanıyor. Örneğin Avustralya'nın petrol platformlarında günde 900 dolara varan ücretler söz konusu oluyor. Sanayi dalgıcı olmak için aranan kriterler hiç de caydırıcı değil. Türk vatandaşı olmak, en az ilkokul veya ilköğretimi bitirmek, 18 yaşını aşmış ve mesleğe yeni başlayacaklar için 40 yaşından gün almamış olmak yetiyor. Ayroca adayın sağlık durumu"Profesyonel Sualtı Adamları Yönetmeliği"nde belirtilen sağlık hükümlerine göre belgelendirmesi isteniyor. Bu şartları taşıyan herkes sanayi dalgıçlığı eğitimi alabiliyor. Eğitim, her biri birer ay süren üç seviyeden oluşuyor. İlk aşamada sıfırdan başlayanlara scuba dalgıçlığı eğitimi veriliyor. Ege ve Akdeniz kıyılarında scuba adı verilen dalış sporuna ilgi artınca Türkiye'de dalgıç sayısı hızla yükseldi. Bu nedenle birinci seviyeyi halihazırda bitirmiş olanlar doğrudan ikinci seviyeden başlayabiliyor. Bu aşamadaki eğitimi bitiren dalgıçlar, 30 metreye kadar yurtdışındaki liman işlerinde çalışabiliyor. Üçüncü seviyedeki kursu bitirenlerse açık deniz dalgıçlığı niteliğini kazanıyor ve 50 metreye kadar derin su işlerinde çalışabiliyor. Eğitim ücreti olarak birinci seviye için 2 bin 500, ikinci seviye ve üçüncü seviyelerin her biri için dört bin 500 euro ödeniyor. Bu eğitimleri veren Boğaziçi Sualtı Araştırma Merkezi'nden Dalış Eğitmeni Nevzat Tunç, sualtı sanayinin her zaman iş olanağı sunan bir sektör olduğunu söylüyor. Sanayi dalgıçlığının popüler bir meslek olacağını iddia eden Tunç, geçen yıl düzenlenen kursun mezunlarının tamamının iş bulduğunu belirtiyor. Bu sektör büyüdükçe yaşamını dalgıçlık yaparak kazanan profesyonellere gereksinim aynı oranda artıyor. İstihdam açığı nedeniyle işsizlik sorunu yaşatmayan sanayi dalgıçlığının eğitimlerinde başarılı olmak için özel yetenek gerekmiyor. Ancak bu meslekte başarılı olmak için denize tutkun, maceracı ruhlu, yurtdışında çalışmaya istekli olmak gerekiyor.
Kaynak: İşte İnsan]]>
Sanayi dalgıçları ya da nam-ı diğer "deniz altı işçileri"nin gözden uzak, ilginç bir yaşamları var. Yaptıkları iş ağır, riski çok ve en önemlisi suyun onlarca metre altında çalışıyorlar. Bilinenin aksine hepsi yüksek tahsilli, lisan bilen tecrübeli isimler.
Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili ve dünyanın en önemli su yollarından birine sahip. Dolayısıyla denize bağlı sektörler oldukça geniş bir kesimi ilgilendiriyor.
Bu sektör içinde oldukça ilginç bir meslek var: Sanayi dalgıçlığı. Türkiye"de genellikle amatörce yapılan dalgıçlığın profesyonel iş kolu olarak benimsenmiş bu türü ülkemizde yeni gelişiyor. Oldukça önemli olmasına rağmen ihmal edilen bu alan, son yıllarda yapılan girişimlerle iki yıllık meslek yüksek okulu statüsüne kavuştu. Okul önemli işlere imza atan teknikerleri yetiştiriyor. Alanında, dünyada sadece üç fakültede eğitim veren sanayi dalgıçlığının Türkiye"deki adresi ise İstanbul Üniversitesi. Üniversite"nin Avcılar"daki Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Sualtı Teknolojisi Programı çerçevesinde iki yıllık bir eğitimden geçen ve 1. sınıf dalgıç unvanını alan dalgıçlar Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu ve Uzakdoğu"da büyük projelerde çalışıyorlar.
"Geleceğin popüler mesleklerinden olacak"
Türkiye"de sanayi dalgıcı yetiştiren tek okul olan Sualtı Teknolojisi bölümü öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Murat Egi, yaptıkları işin amelelik olarak görüldüğünü ancak önümüzdeki dönemde yıldızının çok parlayacağını söylüyor. Okullarının 25 kişi kontenjanı olmasına rağmen mezun olduktan sonra yapacakları işin ciddiyeti sebebiyle yılda ancak 6 kişinin mezun olabildiğine dikkat çeken Egi imajlarıyla ilgili sıkıntıyı şöyle dile getiriyor: "Her yeri deniz olan, stratejik olarak önemli bir kavşakta bulunan ülkemizde daha fazla sanayi dalgıcı olmalıydı ama yılların ihmali var. Son yıllarda özel sektörün de desteği ile uygun bir ortamda çok kaliteli öğrenciler yetiştirmeye başladık. Ancak öğrencilerimizin kaynak yapması, enkaz kaldırması, gemi diplerinde temizlik yapması sanki yaptığımız işi bir amele işi gibi gösteriyor." Dalgıçlığın, özellikle de sanayi dalgıçlığının hataları affetmeyen bir iş olduğunu söyleyen Egi"ye göre işin riski Kilyos"ta denize girmekten çok daha fazla değil; "İş riskli de okulda çok iyi bir eğitim veriyoruz. İstatistiklere göre, son üç yılda sanayi dalışlarında ölenlerin sayısı Kilyos"ta bir hafta sonunda ölenlerin sayısından daha az. Tedbirli ve dikkatli olursanız risk ortadan kalkar" diyor. İstanbul Üniversitesi"nden mezun olan dalgıçlar Türkiye"nin bir çok hayati projesinde görev aldıkları gibi Katar, Pakistan, Suudi Arabistan gibi ülkelerde de büyük projelerde çalışıyorlar. Egi"ye göre Türkiye henüz sanayi dalgıçlığının ne kadar önemli bir sektör olduğunu fark edemedi. Bu alanda gelişmiş ülkelerin denizaltı altyapı hizmetlerinden çok büyük paralar kazandığını söyleyen Egi, Türkiye"de bir kaç yıl sonra sanayi dalgıçlığının çok popüler olacağını belirtiyor.
E-maille gelen iş
Türkiye"de değişik şekillerde dalgıç olmuş ve birinci sınıf dalgıç brovesi taşıyan 40 bin dalgıç mevcut. Ancak bu rakamın büyük bir kısmı turizm sektöründe çalışıyor ya da spor amaçlı dalıyor. Profesyonel anlamda denizaltı çalışmalarına katılıp, altyapı projelerinde çalışanların sayısı ise 50"yi geçmiyor. Bölüm başkanı Dr. Murat Egi"nin pozitif görüşlerine rağmen okuldan mezun olmuş bir çok dalgıç sanayi dalgıçlığı yapmak yerine turizm sektöründe dalıyor ya da dalış okulları açarak dalma eğitimi veriyor. 1996"dan bu yana sanayi dalgıçlığı yapan ve boru hattı döşenmesi, gemi dibi temizlenmesi türü işlerde çalıştıktan sonra Big Blue Dalış Okulu"nu açarak turizm sektörüne kayan dalgıç Engin Kondul da iş şartlarının ağır olması ve ne zaman işin çıkacağının belli olmaması nedeniyle kendine ekonomik güvence bulmak için turizm sektörüne kaydığını söylüyor. Sanayi dalgıçlığının önemli bir sektör olduğunu anlatan Engin Kondul "Denize olan merak bir çok insanın dalgıç olmasına neden oluyor. Ancak sanayi dalgıçlığı riskli ve oldukça ağır bir iş. Suyun onlarca metre altında boru hatlarında kaynak yapıyorsunuz, enkaz kaldırıyorsunuz, batık arıyorsunuz ya da denizin dibinde gemilerin altını kaplayan midyeleri temizliyorsunuz. Yapacağınız bir hata hayatınızı kaybetmenize neden olabileceği gibi aylarca iş alamadığınız da oluyor. Uzun süre bu işi yaptığınız zaman bir süre sonra meslek hastalıkları da başlıyor. Kemik ölümü gibi hastalıklar var ki bir süre sonra kesinlikle işi bırakmanız gerekiyor" diyor. Mezun olmuş ya da alaylı olan sanayi dalgıçları ajanslar aracılığı ile çalışıyorlar. Firma eğer herhangi bir iş alırsa o zaman dalgıçlarla e-mail aracılığı ile irtibata geçiyor ve birkaç ay süren iş başlamış oluyor. Kondul, bazı firmalar aylarca iş alamadığı için dalgıçların da işsiz dolaştığını, bu sebeple bir çoğunun da turizm sektörüne kaydığını anlatıyor: "Eğer iş alamazsanız nasıl geçineceksiniz? Sağlığınız bozulsa tedavi masraflarınızı bile karşılayamazsınız. Aslında kahvede iş bekleyen ameleler gibiyiz. Ama biz iyi eğitimliyiz ve onlardan farklı olarak suyun altında çalışıyoruz". Denize olan merakı ile dalgıçlığa giren daha sonra sanayi dalışlarına başlayan Metin Hızlı ise alaylı bir dalgıç. Sanayi dalgıçlığının zor ama önemli bir iş olduğunu anlatan Hızlı, deniz dibinin bir çok insanı her türlü riske rağmen bu sektöre çektiğini söylüyor. Halen İstanbul Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Sualtı Teknolojisi ikinci sınıf öğrencisi olan Atacan Şencan ise mesleğin zorluklarının çok olduğunu ama buna rağmen ilginin giderek arttığını söylüyor. Okulda olmasına rağmen NATO iskelesinin kurulmasında, Kocaeli ve Zonguldak"ta liman inşaatlarında çalışan Atacan Şencan iş süresince -ki bazen ayları buluyor- şantiyede kaldıklarını anlatıyor; "Birkaç ay gemide ya da platformda kaldığınız da oluyor. Tabii bunlar işin zor tarafları. Kaynak yapıyorsunuz, temizlik yapıyorsunuz ya da boru döşüyorsunuz. Ama bütün bunların suyun onlarca metre altında yapılıyor olması da işi ilginç kılıyor. Mesleğin riskleri fazla ama dikkat ederseniz denizde yüzmek kadar normal bir hadise" diyor.
Sanayi dalgıçları yaptıkları iş, itibariyle oldukça zor bir sektörde çalışıyorlar. Ancak denize tutkun olan, farklı bir dünyanın içinde bulunmaktan zevk alan insanların her geçen gün daha çok ilgi gösterdiği de muhakkak. Kimbilir belki de çok yakın bir zamanda üniversite sınavlarının popüler tercihlerinden birisi haline bile gelebilir.
Adem Yavuz Arslan
Kaynak: Aksiyon]]>
Nevzat Tunç, Türkiye’de yeni yeni duyulmaya başlanan sanayi dalgıçlığı alanında çalışıyor. Sanayi dalgıcı olmanın riskleri var; fakat deniz âşığı olan kişiler için suyun altında çalışmak en az su üstünde çalışmak kadar normal. Hatta onların bu işten zevk aldıkları bile söylenebilir.
19 yıldır profesyonel anlamda dalış yaptıktan sonra emekli olup Boğaziçi Sualtı Araştırma Merkezi’nde sanayi dalgıçlığı eğitmenliği yapmaya başlayan Nevzat Tunç’la bu meslek üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
Öncelikle sanayi dalgıcı ne yapar?
Sanayi dalgıçları, sualtı inşaat faaliyetleri, muayene, arama, kurtarma, onarım, fotoğraf ve video çekimi ile ilgili işleri gerçekleştirir. Bu kişiler, sportif dalış dışında geçimini bu işle sağlıyorlar. Sanayi dalgıçları nehirler, göller, denizaşırı limanlar ve açık deniz platformlarında çalışırlar. Dalgıçların yaptığı diğer işler arasında, Karadeniz’de doğal gaz bulunduğundan ve üretim ile ilgili operasyonlar başladığından beri, derin sularda geo teknik etüt (zemin araştırma sondajı) yapılması, off shore doğal gaz üretim platformlarının denizde yerine montajı gibi işler sayılabilir.
Ne tür malzemeler kullanılıyor?
Yapılan dalışlarda, dalış başlığı, sualtı kaynak malzemeleri, ıslak, kuru veya sıcak su ısıtmalı dalış elbiseleri, dalış çanı, basınç odaları, tam yüz maskesi ve çeşitli kompresörler gibi özel ekipmanlar kullanılır.
‘İyi bir eğitim almak gerek’
Herkes sanayi dalgıcı olabilir mi?
En az ilkokul mezunu ve 18 - 40 yaş arasındaysanız, eğitim aldıktan sonra sanayi dalgıcı olabilirsiniz. Sanayi dalgıcı olmaya karar verenlerin bu konuda iyi bir eğitim alması ve yönetmeliklere uygun bir dalış programını uygulaması zorunludur. Kurslara kayıt yaptıran öğrencilerin temel dalış sertifikası ve geçerli CPR ve ilkyardım eğitimi almaları gerekir.
Boğaziçi Sualtı Araştırma Kurumu’nun sanayi dalgıçlığı konusundaki faaliyetleri nelerdir?
Boğaziçi Sualtı Araştırma Merkezi sanayi dalgıçlığı konularında tüm yönleriyle eğitim veriyor. Şirketlere yurtdışı işlerinde kullanmak üzere nitelikli dalgıç personel yetiştirerek uluslararası geçerli belge sahibi yapıyor. Bu tür kurslarda güvenlik en öncelikli konudur. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı ‘Özel Sanayi Dalgıçlığı Kursu’ açma çalışmalarımız tamamlandığında, Türkiye’deki ilk özel sanayi dalgıçlığı kursu burada olacak. Uluslararası geçerli ADAS (Avustralya Dalgıç Akreditasyon Sistemi) dalış sertifikası veriliyor ve böylece Türk dalgıçların sertifikasyon problemleri gideriliyor. Boğaziçi Sualtı Araştırma Merkezi, Avustralya’da mevcut altı adet sanayi dalgıç okulundan sonra yedinci okul olma yolunda bir ilki daha gerçekleştirmeye çalışıyor.
Peki bu kursu aldıktan sonra rahatlıkla iş bulabilme imkânı var mı?
Boğaziçi Sualtı Araştırma Merkezi aracılığıyla sanayi dalgıçlığı konusunda eğitim alanlar, iş bulma konusunda zorluk çekmiyorlar. Bugüne kadar Boğaziçi Sualtı Araştırma Merkezi’nden eğitim alan 100 civarında sanayi dalgıcı, körfez ülkelerinde iş imkânına kavuştu. Bu dalgıçların kazançları aylık ortalama 2000 - 2500 dolar civarında.
‘Sportif dalışa göre riskli’
Riskleri var mı?
Sportif dalışa göre riskleri var. Sonuçta elektrikli aletler kullanıyorsunuz. Ama havanızın bitmesi gibi bir ihtimal yok. Çünkü yukarıyla bağlantınız var. Bunun dışında telefon kullanıyorsunuz. Ve herhangi bir şeye karşı yedek bir dalgıç bekliyor.
Kadınlar tercih ediyor mu?
Sualtı teknolojisinde okuyanlar var. Ama genellikle onlar basın odası operatörü olmayı tercih ediyorlar. Sanayiye yönelen şu anda bir kişi var. O da staj yapıyor.
Kaynak: Hobimle Mutluyum]]>
Merhaba Sayın BARCIN AKKOCA ; siz PROSAT’ın kurucu üyelerinden biri ve aynı zamanda derneğin yönetim kurulu başkanısınız. Sualtı gazetesi okurlarına sizi biraz daha yakından tanıtalım isterseniz kısaca bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Antalya’nın Gazipaşa ilçesindenim ve yaşım 31. İ.Ü. Teknik Bilimler M.Y.O Sualtı Teknolojisi Programı. ve Marmara Ü. BESYO (beden eğitimi spor yüksek okulu) Sualtı ve Cankurtarma Antrenörlüğü bölümlerinde eğitim gördüm. Son 6 yıldır Detek Deniz Teknolojisi Tic.Ltd.Şti. de çalışmaktayım. Şirketin baş dalgıçlık görevini yürütüyorum.
Doğup büyüdüğünüz yer Gazipaşa’ymış. Dalgıçlığı meslek olarak seçmenizde bunun büyük rolü vardır herhalde değil mi? Denize kıyısı olan yerlerde doğup büyüyen insanların denize karşı derin bir tutku beslediklerini düşünüyorum. Siz de bu yüzden mi dalgıç olmayı seçtiniz?
Evet tabi bunun etkisi çok büyük. Küçük yaşlarda denizi ve dalmayı çok sevdim. Ayağımı acıtan paletlerime, burnumu acıtan, sürekli su yapan Rus malı maskeme ve güneşte kalınca lastik kokan şnorkelime inat 9 -10 yaşlarımda serbest dalışı öğrendim ve çok sevdim. İlerleyen yaşlarımda sevgili Mustafa ağabeyimin yönlendirmesiyle profesyonel olarak ilgilenmeyi seçtim.
Çocukluğu deniz kıyısında geçmiş insanlar , daha sonra denizden uzak yaşamak zorunda kaldıklarında , hep bir eksiklik hissediyorlar. Bende aynı durumdayım , deniz olmayan yerler hep soğuk geliyor bana, sanırım ‘’deniz suyu kaçan bir daha iflah olmaz!’’ lafı buradan geliyor. Sizde deniz sevdasıyla dalgıç olmuşsunuz , çok da iyi yapmışsınız.. Peki dernek kurma fikri nerden çıktı?
Ülkemizde bugüne kadar profesyonel sualtı adamları ile ilgili konularda onlar dışında herkes konuşmuş ve fikir bayan etmiş. Bizler artık bunu kendimiz yapmaya karar verdik. Arkadaşlarımızla ve sevgili hocamız Şamil Aktaş’ın önderliğinde derneğimizi kurduk.
Zaten kurulmuş olan bir dernek yok muydu ?
Evet var. Uzun zaman önce kuruldu. Aslında bizler ilk önce o derneğin çatısı altında toplanmayı düşünmüş ve bazı görüşmelerde bulunmuştuk. Ancak bazı görüş ayrılıklarımız nedeni ile ikinci bir denek kurmayı uygun gördük. Derneğimizin kurucu üyeleri ve diğer tüm üyelerinin Profesyonel Sualtı Adamı yeterliliğine sahip olmaları ve neredeyse tüm üyelerimizin mesleklerini fiilen yapıyor olması bizi diğer dernekten ayıran en temel özelliktir. İlerleyen dönemlerde onlarla da ortak çalışmalar yürüteceğimize işbirliği yapacağımıza inanıyorum.
PROSAT’ın amacını kısaca özetleyebilir misiniz; hedefleriniz nelerdir? ve derneğe kimler üye olabilirler?
Derneğimizin temel kuruluş amacı Profesyonel Sualtı Adamlarını ilgilendiren konularda görüş bildirmek ve görüşmeler yapmak, çalışma standartlarını ve eğitim düzeylerini iyileştirmek amacı ile seminer ve kurslar düzenlemek, ihtiyaç duydukları her konuda imkanları dahilinde destek olmaktır. Derneğimize 1.sınıf dalgıçlar,2.sınıf dalgıçlar, karışım gaz balıkadamlar, profesyonel balıkadamlar, basınç odası operatörleri ve sualtı hekimleri üye olabilir.
Sayın AKKOCA siz özel bir firmada çalışmaktasınız, yani bu piyasanın birebir içindesiniz, söyler misiniz çalışma şartlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de sanayi dalışı üzerine ne tür işler yapılıyor ve bu işler doğru şekilde mi yapılıyor?
Aslına bakarsanız sektör 90 lı yıllara kıyasla çok daha iyi durumda. Artık satıhtan ikmalli karışım gaz dalışları, satıh dekompresyonlu dalışlar sorunsuz yapılıyor. Dalgıçlar, balıkadamlar, operatörler ve sualtı hekimleri saha çalışmaları konusunda çok deneyimliler. Firmaların bazıları uluslararası standartları yakaladı ve ekipman konusunda çok iyiler.
Kendini geliştirmiş firmaların yanısıra halen scuba ile iş yapmaya çalışan midye toplamak ile boru hattı yapmak arasında sıkışmış firmalarda var. Doğal olarak bu tür firmaların çalışma maliyetleri ve standartları çok düşük riskleri çok yüksek.
Ben firmaların tek tip olmaktansa sınıflara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Mesela A sınıfı bir firma 90m. derinlikte bir işi almak için girişimde bulunduğunda karşısına nargile ve scuba ekipmanı ile iş yapmaya çalışan C sınıfı bir firma rakip çıkmamalıdır.
Firmalar ekipmanlarını ve ekiplerini geliştirip, standartlarını yükselterek sınıf atlamalı ve altından kalkabilecekleri işlere talip olmalıdırlar.
Firmaları yeterliliklerine göre sınıflandırıp, her firmanın kapasitesi dahilinde iş yapmasını sağlamak, çok doğru bir yaklaşım gerçekten, eğer böyle bir sistem uygulanabilirse dalgıçlar çok daha güvende olacaklardır, olası bir çok kazanın da önüne geçilmiş olur. Peki düşük standart ve fiyatlarla iş yapmaya çalışan firmalar bu işleri nasıl yapabiliyorlar? Bir karışım gaz dalışı nasıl daha ucuza yapılabilir ki? Bir standart var mesela 40m den derin dalışlarda basınç odası ve sualtı hekimi bulundurmanız zorunlu, bu iş daha ucuza yapılamaz ki? A firması böyle bir dalışı 5 liraya yaparken, aynı işi B firması 3 liraya yaparım diyebiliyor. Bu nasıl oluyor?
Dalışlarda sualtı hekimi çalıştırmıyorlar yada birisinin ehliyetini göstermelik liman başkanlıklarına veriyorlar, aday balıkadamlara karışım gaz dalışları yaptırıyorlar, dalgıçlara gemicilik yaptırıyorlar vs. Bunun gibi onlarcasını saymak mümkün. Ama işin üzücü kısmı tüm bunların denetlenemeyişi ve bu sebepten ötürü birçok dalgıç yada balıkadamın kaza geçirip sakat kalışı.
Ülkemizde dalış işlerinin yoğunluğu ne durumdadır? Sualtı teknolojisi mezunlarının iş bulabilme potansiyelleri açısından durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sualtı işlerinde yoğunluk şimdilik çok azalmış değil ancak Nisan ayından itibaren azalacağını düşünüyorum. Birçok firma zaman zaman dalgıç arayışı içine giriyor. Ancak tercih tabi ki tecrübeli dalgıç yada balıkadamlardan yana oluyor. Dalgıç arkadaşlar bizlerle temasa geçerlerse bu konularda kendilerine yardımcı olabiliriz.
Bir şeyi belirtmek istiyorum. Sürekli dalgıç balıkadam diyoruz ancak bizim üyelerimizin bir kısmı hiperbarik tıp merkezlerinde basınç odası operatörü olarak çalışmaktalar ve onların sorunlarını da yakinen takip etmeye çalışıyoruz.
Operatörler demişken, hemen sizin bir konuda görüşünüzü almak istiyorum; Sayın AKKOCA, operatör arkadaşların yaşadığı en büyük sıkıntı tedavi sırasında kabine girme konusu. Merkezler, operatörlerin, sağlık görevlileri ile dönüşümlü olarak, kabine girmelerini ısrarla ve ısrarla istemekteler, hatta buna karşı gelenler işlerinden olmaktalar. merkezler bunu istiyorlar çünkü tedavi esnasında içerde personel olması hastalar için güven verici, lakin her seansa ayrı ayrı sokacak sağlık görevlisi çalıştırmanın ekonomik açıdan zorlayıcı olduğu görüşündeler. Hal böyle olunca da operatör kabine girmek durumunda kalıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Basınç odası operatörlerinin asli görevi tedaviler esnasında cihazı kullanmaktır. Cihazın doğru metod ile kullanılması tedavi gören hasta ve içeride refakat eden sağlıkçı yada doktorların can güvenliği ve konforu için önemlidir. Operatörler gerektiğinde içeri girerler ancak bu kısa süreli teknik sebepler için olmalı. Tedaviye refakatçi olarak girdi diyelim, cihazı kim kullanacak? Bu nedenle içeride sağlık konusunda sertifikalı ve eğitimli bir hemşire, sağlıkçı veya anestezi teknisyeni olmalıdır. Sualtı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Uzmanları zaten tedavi süresince klinikte olmak durumunda oldukları için dilediklerinde içeri girer çıkarlar. Herkes uzman olduğu eğitimini aldığı işi yapmalıdır. Basınç odası operatörlerinin sağlık memurları yerine tedavilere sokulmaları yanlıştır. Bunu maliyetleri düşük tutmak amacı ile yaptıklarını söylediniz. Evet haklısınız ama olası bir kaza durumunda ödeyecekleri tazminat ve alacakları cezaları düşünürsek çok karlı bir uygulama değil aslında.
Son çıkarılan yönetmelikte bazı değişiklikler yapıldı, bunlardan biri de yardımcı personel sayısı ile ilgili, dalış güvenliği açısından bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Uygulanabilir mi sizce?
Evet 15 Şubat 2008 tarihli yönetmelik değişikliği ile kullanılan dalış takımlarının maksimum dalış derinlikleri belirlendi ve kullanılan dalış sistemi ve aynı anda dalan dalgıç sayısına gore bulundurulması gereken personel sayıları belirlendi. Yani artık en az 3 balıkadam olmadan scuba dalış izni ve 5 dalgıç olmadan satıhtan ikmalli dalış izni alamıyorsunuz, scuba ile en fazla 39m derinliğe kadar dalabiliyorsunuz. Hangi ekipman ile ne derinliğe dalınabileceği düzenlemesine bu sistemleri hangi sertifika sahiplerinin hangi derinlik limitlerinde kullanabileceği de konulsa daha verimli olurdu.
Tüm bunların yanında ilginç çelişkilerde var yönetmelikte.
Örnek: Aday ehliyeti olanlar sınavı kazanmaları durumunda Profesyonel balıkadam ehliyeti alırlar, sınava başvurmaları için 1 yıl staj yaptıklarını belgeleyip bazı derinliklerde belirli saat dalış yaptıkların belgelemek zorundadırlar ve bu dalışlardan bir kısmı 40m derinlikte olmak zorundadır. Liman başkanlıkları dalış izni olmadan dalışları imzalamaz, scuba ekipmanı ile maksimum dalış derinliği 39m dir, aday balıkadam yönetmelik gereği 39m derinliğe kadar dalmalıdır, ancak sınava girebilmek için 40m ye dalış izni almalıdır.
Bunun gibi çelişkili birçok madde var. Ama tüm bu maddeler düzelse dahi denetlenmediği sürece hiçbir değeri yok.
Derneğinizin son yönetmelik değişikliğinde özellikle üzerinde durduğu bir konu olduğunu biliyoruz. TSSF eğitmen dalıcıların Profesyonel Balıkadam ehliyeti alıyor olmaları. Bu konuda ne diyeceksiniz?
Evet bu gerçekten uzun vadede sektörde can ve mal emniyeti açısından ciddi sakıncaları olan bir uygulamadır. TSSF bir spor federasyonudur ve eğitmenlerinin de dalış ve eğitim amaçları sportif ya da rekreatif faaliyetlerdir. Bunu para kazanmak için yapanlarına profesyonel diyoruz tabi ki. Ancak Türkiye de profesyonel sualtı adamları yönetmeliğinin tam karşılığı aslında sanayi dalgıçlığı ve dalışları yönetmeliğidir. TSSF nin eğitimleri ile alakasız bir uzmanlık dalıdır bu. Balıkadamlar şantiyelerde dalgıçlarla birlikte çalışırlar ve kullanılan satıhtan ikmalli sistemleri de tanırlar, acil müdahaleler yapabilirler. Biz Türkiye de sanayi dalgıçlığının artık büyük oranda satıhtan ikmalli yapılması gerektiğini düşünürken balıkadam ekipmanları ile kesim kaynak öğrenmek istediğini söyleyen, işin özünü dahi kavramamış insanların etrafta dolaştığına şahit oluyoruz şu günlerde.
Diyelim ki bu insanların bu işi yapmasının önü açılmak isteniyor. Yapsınlar ama eğitim görsünler her yıl müsteşarlığın yaptığı basit balıkadam sınavlarına girip kazansınlar. Eğitmenler mi bilgi becerilerine güvenmiyorlar ve sınavsız bir uygulama başlatıldı yoksa federasyon mu verdiği eğitimlere güvenmiyor bilemiyorum. Bildiğim şey etrafta çok sayıda dalış bilmeyen özellikle eski federasyon yönetimi zamanından kalma dalış eğitmeni olduğudur.
İstanbul Üniversitesi Sualtı Teknolojisi bölümü mezunları 1.sınıf dalgıç ehliyeti ve Basınç odası operatörlük belgesini almaya hak kazanmış oluyor ve uygun yerlerde uygun şekilde stajlarını tamamladıklarında bunu liman başkanlığına belgeleyip ehliyetlerini alabiliyorlar. Peki söyler misiniz bu belgeleri başka hangi kurumlar verebilir? Ve dernek üyeliği ile ilgili cevabınızda 2.sınıf dalgıç, karışım gaz balıkadam gibi farklı ehliyetlerden söz ettiniz, bu belgeler nerelerden ve nasıl alınabilir?
Deniz kuvvetlerinden de 1.sınıf dalgıçlar yetişmekte. Ancak genellikle emekli olduktan sonar özel sektörde çalışmaları nedeni ile aktif olarak çalışan çok sayıda yok. Meslektaşlarımızın neredeyse 5/2 sini oluşturan 2.sınıf dalgıç ve balıkadamların birçoğu deniz kuvvetlerinde yetişmektedir.
Türkiye’de sanayi dalışının ve sanayi dalgıçlığının yeri nedir ve gelecekte ne olacaktır?
Denizcilik sektörünün ihtiyaçlarına ve gelişimine paralel olarak dalışların türü ve kalitesi değişecek. Ben önümüzdeki 15 yıl içinde Türk firmalarının satürasyon dalışlarına başlayacaklarını düşünüyorum. Bu tabloda dalgıçların yeri ne diye sorarsanız çok azının ekonomik ve sosyal açıdan durumu iyi olacak diğerlerininki bugünden çok farklı olmayacak.
Sayın AKKOCA son olarak size, bayan bir sanayi dalgıcı olarak özellikle sormak istiyorum ; Türkiye’de profesyonel bayan dalgıçların durumu nedir ? bize biraz bu konudan bahsedin, bayan dalgıçlar dalış şirketlerinde iş bulabiliyorlar mı, ne gibi şeyler yapıyorlar? Bu işte cinsiyet ayrımı var mı? Varsa neden ehliyet alma hakkı tanınıyor, ehliyet alma hakkı tanınıyorsa (ki aynı eğitimden geçiyoruz) neden ayrım yapılıyor?
Aslında kimsenin bir ayrım yaptığı yok. Ayrımı yapan çalışma şartları. Ben birkaç bayan arkadaşın çalışmasına tanık oldum ve erkek meslektaşlarından başarısız değillerdi. Sanayi dalgıçlığının cinsiyetsizleştiğini söylemiyorum tabi ki. Ancak zamanla çalışan bayan sayısında artış olacaktır. Özellikle günü birlik dalış işleri yapan firmalarda. Türk kadını şartlar zorlasa bile kendine bir yer bulacaktır.
Çok teşekkür ederiz Sayın BARCIN AKKOCA , bu yoğun çalışma temponuz içinde SUALTI GAZETESİ ‘ne zaman ayırdığınız için ve umut dolu düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için…
Ben teşekkür ederim
Ege Sakin
egesakin@sualtigazetesi.com]]>
Yalnız bir kambur balina (Megaptera novaeangliae), Brezilya'daki üreme alanından yaklaşık 10.000 kilometre uzaklıktaki Madagaskar'a yüzerek, en uzun mesafe kateden memeli olarak rekorlar kitabına geçti.
Habere konu olan balina, biyolog Peter Stevick ve ekibi tarafından ilk olarak Brezilya sahillerinde tespit edilmiş, derisinden doku örneği alınmış ve fotoğraflanmış. Aynı birey, iki yıl sonra bir turist tarafından Madagaskar'da görüntülenmiş. Balinaların insandaki parmakizi gibi bireye özgü bir desene sahip olan kuyrukaltı beneklerini inceleyen Steve ve ekibi, iki fotoğrafın aynı bireye ait olduğunu anlamışlar. Bu keşfin ardından da dev bir kambur balina fotoğraf arşivini taramaya başlamışlar. Ellerindeki ayırt edici desenler sayesinde tespit ettikleri aynı bireye ait diğer fotoğrafları da kullanarak, balinanın yaklaşık 10.000 kilometreyi bulan muhtemel rotasını hesaplayabilmişler.
Kambur balinaların göç davranışı yalnızca katedilen mesafe açısından değil, bir çok üreme bölgesini içermesi ve okyanusun neredeyse bütününün geçilmesi nedeniyle de oldukça ilgi çekici. Bu balinalar tipik olarak, yüksek enlemli beslenme bölgeleri ve düşük enlemli üreme bölgeleri arasında çok fazla boylam değiştirmeden göç ederler. Fakat bu tip geniş çaplı göç davranışının genellikle erkek bireylerce yapılması ve dişilerin aynı üreme bölgesi çevresinde kalmayı tercih etmesi, dişi bir birey tarafından kırılan bu uzun mesafe rekorunu daha da ilginç hale getiriyor.
Kaynak: Kaptan Haber / ntvmsnbc]]>
Levent Hocam, SUALTI Gazetesi okurlarına kendinizi tanıtırmısınız?
1958 İstanbul, Kadıköy Doğumluyum serbes dalış ile başladığım dalış hayatıma SAT Komandosu bir yakınımızın teşvikiyle aletli dalışa (SCUBA) devam ettim. CMAS *** Eğitmen, Rehber Balıkadam Brövelerine sahibim. Kurs Direktörlüğü görevinde bulundum ayrıca, TSSF de çeşitli kurullarda 10 yıl görev yaptım. Bu dönemde 6 yıl GAP su sporları şenlikleri, ve 2 yıl Sivas Cumhuriyet Üniversitesi etkinliklerinde SCUBA ve Cankurtarma ve İlkyardım eğitmenlikleri yaparak, Anadoluda dalışın yayılmasında ve İlk yardımın önemsenmesinde önemli katkılar yaptığımı zannediyorum.
Bu dönemlerde eğitim verdiğim arkadaşlarımdan dalış okulu sahibi ve her seviyede eğitmen bir çok dostum var. Şimdi aktif olmayan Kızıltoprak Yelken ve Susporları Kulübünde eğitmenlik yaptım daha sonra 1999 yılında Kadıköy Sualti Merkezini ortak olarak açarak ilk kez ticari olarak eğitim vermeye başladım.
Profesyonel Sualtı Adamları Derneğinin (PROFSAD) kurucu üyesiyim ve 3 dönem de Genel Sekreterlik ve Denetim kurlulu üyeliği yaptım. Son seçimlerde üye arkadaşlarımın görevlendirmesiyle de Başkanlığa seçildim.
Bize derneğiniz hakkında bilgi verebilirmisiniz?
Derneğimizin kuruluş amacı tüzüğünde de yer aldığı gibi Profesyonel bir başka deyişle Sanayi dalgıçlarının haklarını korumaya yönelik olarak faaliyet göstermektedir. Burada çok önemsediğim bir konu bizden sonra gelecek ve bu işi meslek edineceklere iyi bir şeyler bırakabilmektir. Ama bunun için ön şart profesyonel camianın bize biraz daha güvenmesidir. Yapıcı ve camianın yararına olmak şartıyla her türlü fikire acık olduğumuzu özellikle belirtmek isterim. Türkiyede Profesyonel dalıcılar sahipsiz kalmışlardır. Denizcilik Müsteşarlığı ve diğer kurumlar nezdinde yanlışlıkları düzeltmek için çalışmalarda bulunmaktayız.
Dernek organlarınız var mı?
Özellikle son çıkan yönetmelikte yer alan CMAS eğitmenliğine sahip arkadaşların profesyonelliğe geçişlerini son derece sakıncalı buluyoruz ve bu uygulamanın iptali için dernek olarak yargıya başvurduk. Duyuduğumuza göre bir kaç arkadaş ta münferit olarak dava açmışlar gönlüm isterdiki dernek üzerinden birbirimize destek olarak bu yolda yürüseydik.
Derneğinizin merkezi nerdedir?
Dernek Merkezimiz şu anda Istanbul – Kadıköy’de bulunmaktadır.
Derneğinizin faaliyet alanı nedir?
Yukarıda bahsettiğim gibi Sanayide çalışan arkadaşlarımızın haklarını korumaya yönelik çaba göstermeye çalışıyoruz.
Her dernekte olduğu gibi derneğimizin organları mevcuttur. Yönetim Kurulu, Denetim Kurulu, Disiplin Kurulu, Eğitim Kurulu, Organizasyon Kurulu, Basın-İnternet ve Halkla ilişkiler Kurulu ile Hukuk Kurullarımız mevcuttur. Yönetim Kurulu bu kurullarla koordineli olarak çalışmaktadır.
Derneğinizin şubesi var mı?
Derneğimizin şubesi bulunmamaktadır.
Derneğinizin projeleri nelerdir?
Profesyonel Sualtı Adamları Derneğinin görevdeki yönetimi ve danışmanları son derece arzulu ve birlik beraberlik halinde çalıkşmaktadır. Bunun meslekteki arkadaşlarım için büyük bir şans olduğuna inanıyorum. Derneğimiz Yurtiçi ve Yurt dışında adını duyurmaya başlamıştır. Bölge Başkanlıklarında sınav komisyonlarında ve takım muayenelerinde gözetmen olarak görev almaktayız.
Öncelikli olarak Derneğimizi sanayi dalgıçlığı konusunda bir eğitim kurumu haline getirmeye çalışıyoruz. Camiamızdan gerekli desteği bulursak Meslek odası olmak için çalışmalara başlayacağız.
Son Olarak söylemek istedikleriniz.
Derneğimizin yanlızca askelere ait olduğu şeklinde bir düşünce oluşmuş durumda. Üyelerimiz içerisinde asker kökenli arkadaşlarımız mevcut. Ancak, derneğin bir emekli askerler derneği olmadığı kesindir. Aksi halde ben Başkan olarak seçilemezdim.
Sanayide emekçi olarak çalışan arkadaşlarımın sesi olmak için maddi imkansızlıklar içerisinde çaba gösteriyoruz. Belli üslup içerisinde her fikre açığız yeterki sanayide çalışan emekçi dostlarımız bize güvensinler ve desteklerini esirgemesinler.
Bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
Levent Hocam, çalışmalarınızda başarılar dileriz. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.
Bilal Karataş
bilalkaratas@sualtigazetesi.com]]>
Vahşi doğa ile ilgili televizyon programı yapan İngiliz balıkçı Jeremy Wade, 8 gündür peşinde olduğu dev pirana balığını yakalamayı başardı.
52 yaşındaki Wade, Afrika'da bulunan Kongo Nehri'nde kaplan balığı da olarak bilinen dev pirananın peşine düştü.
Uzun uğraşlar sonunda da tatlı su balıklarının en tehlikelisi olarak bilinen dev balığı yakalamayı başardı.
Bir köpekbalığının boyutlarına ulaşabilen ve 32 keskin dişi bulunan dev pirana balıkları, insanlara saldırmaları ve timsah yemeleri ile tanınıyor.
Kaynak: Vira Haber / Sabah]]>
ABD'li sualtı dalgıcı Scott MacNichol geçtiğimiz cumartesi, Atlantik Okyanusu'ndaki Burnt koyunda 8,5 metre derinliğe daldı.
Okyanus tabanını filme çeken ve alabalık yuvalarından örnekler toplayan MacNichol, hiç beklemediği birşeyle karşılaştı. 2,5 metre uzunluğunda ve 140 kg ağırlığında olduğunu tahmin ettiği bir köpek balığı tam karşısındaydı. Avını gören köpek balığı ise saldırmakta gecikmedi. Köpekbalığı ile yüzyüze gelen dalgıç, elindeki kameranın ışığı sayesinde yem olmaktan kılpayı kurtuldu. Köpekbalığının dalgıca saldırı anı ise dalgıcın kamerasına böyle yansıdı.
Kaynak: Deniz Haber]]>
Değerli sualtı dostları size bu röportajımda, özgür yunuslar, özgür dalgıçlar etkinliğinin mimarlarından Öykü Yağcı’yı tanıtmak istiyorum !
Öykü’yü bu etkinlik içinde televizyonlardan ve sanal ortamdan tanıyanların onun hakkında daha fazla bilgi edinmesini istedim. Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki Öykü tam bir hayvansever ! Bunun yanında tam bir sualtı tutkunu.
Birlikte çalışırken dikkatimi en çok çeken şey, Öykü’nün konuya odaklanışı oldu. Çok iyi bir ekip arkadaşı. Soğuk şakalarıma dahi olgunlukla katlandığı için ona çok teşekkür ediyorum.
Şimdi hemen Öykü’ye dönmek istiyorum, sevgili Öykü bize sualtı dünyasına girişin nasıl oldu? Ve bize biraz kendinden söz edermisin, bize biraz kendini tanıtır mısın?
Aslında şu anda sualtına pek girebilmiş değilim! Gayet amatörüm bu konuda… Kış boyunca karada olmanın verdiği ağırlığı atma hayalleriyle şimdilik Eylül’ü bekliyorum. Ama denizde zaman geçirmek için bir haftanın yeteceğini de sanmıyorum çünkü bana kalsa, teknik anlamda yeterliliğim ve malzemem olsa, bir de biraz mantıklı olsa, bir dalışta 3-5 saat sualtında kalabilirmişim gibi hissediyorum ve istiyorum da! :) Belki de bu ayakları yere basmaz haller, ilk dalışlarımın kısa ve acısız olması nedeniyle… Ama geçen yaz ilk CMAS yıldızımı aldım. Yaklaşık 3 senedir planlayıp bir türlü denk getiremeyip en sonunda ancak 2009 yazında sualtına inebildim…
Dalış yapmayı istemem de aslında her şeyin ötesinde merak duygusu… Çocukken de TV belgesellerini ekranın hemen dibinde ağzım bir karış açık izler, başka dünyalarda yaşamak, başka yerleri keşfetmek isterdim. Dalış, benim için, suyun verdiği ferahlık hissinden tutun da, deniz canlılarına olabildiğince yakın olmak ve onların yaşam alanına zarar vermeden girebilmek, hayatın hassas detaylarını ve dengelerini daha fazla kendimce takdir edebilmek için bir yoldu.
Çoğu zaman “keşke biyolog olsaydım” diye içimden geçiriyorum bu yüzden ve her çekime gittiğimde, daha çok, kendi kendime şikayet ediyorum ama yine de hep sevdiğim bölümleri okumaktan mutluyum. Gerçi bu hayatta hep başka şeyler de olmak istedim; astronottum önce, sonra uzay doktoru diye bir şey uydurdum, sonra da veteriner mi olsam dedim. Sonunda yine istediğim bölümleri, İngiliz Dili ve Edebiyatı ve üstüne Sosyal Antropoloji yükseklisansı okuyup hepsini geride bıraktım. Şimdi İZ TV’de belgesel içerikli bölümler hazırlıyorum.
Bu arada 1980’in Şubat ayında süper bir aileye doğmuşum. Şu anda, 4.5 yaşında muhteşem bir yeğenim, Nanik ve Nanook adlarında iki çılgın köpeğim ve Püskül’le Nokta adında iki şaşkın kedim var. Hektor’um ise ailemle birlikte.
HAYTAP’ta gönüllü olduğunu biliyorum, biraz açarmısın lütfen?
Evet. HAYTAP’la tanışmam 2008 yılında oldu. Şu anda çalıştığım kanal olan İZ TV için sokak hayvanları üzerine “Sahipsiz İstanbul” adlı bir bölüm hazırlıyordum. İlk o zaman HAYTAP’la bağlantı kurdum ve sonrasında devamı geldi. Tüm ekip bize çok yardımcı oldu ve sonunda sokak hayvanlarının “yaşayamadıkları hayatı”, kırpmadan, kesmeden ve buzlu camsız bir şekilde insanların zihnine sokabilen bir bölüm hazırladık. Sonunda 1 kişinin bile fikrini ve duygularını değiştirebiliyorsak, aslında, hayvan haklarına ve yaşama saygıya inanan birkaç nesil kazanıyoruz demek… Bu da benim “gönüllü” kavramına bakışımı destekliyor.
Sırf bu nedenden, düzensizlikleri düzeltebileceğimize olan inancımdan, harekete geçmeden, sessizce herşeyi kabullenerek bozuk sistemin değişmeyeceğine olan görüşümden dolayı, gönüllü olarak HAYTAP’a elimden geldiği kadar destek olmaya çalışıyorum. Daha çok sirkler ve hayvanat bahçeleri gerçeği üzerine eğilmeye çalışıyorum. Şu anda yunus parklarına ve akvaryumlara dair gelişmeleri takip ediyorum ve hem HAYTAP’la, hem de konuyla ilgili diğer arkadaşlarla birlikte konuya yasal boyutta da, eylem boyutunda da yön vermeye çalışıyoruz. Aynı şekilde Barınak Gönüllüleri Derneği BGD’nin çalışmalarına ve STK’lar dışında ihtiyacı olan tüm hayvanlara, yetişebildiğim kadar yardımcı olmaya çalışıyorum.
Bu arada da maalesef aklıma hayalime asla gelmeyecek veya mantığıma bir türlü sığmayacak hayvan hakları ihlallerine ve vahşetlere tanık oluyorum, duyuyorum veya okuyorum. Maalesef derken aslında “iyi ki de” demek lazım çünkü bunlar, bana daha fazla savaşma gücü ve isteği veriyor! Bir yandan da değiştirmek için gereken bilgiyi, altyapıyı ve deneyimi toplamaya çalışıyorum çünkü her yeni sorun, gerçekten de yeni bir çözüm getirmek zorunda.
Demek yapımcısın?
Evet. İZ TV’de buna “yapım sorumlusu” deniyor! Program yapıyorum ve sorumlu hissediyorum! :) Bu durumda A’dan Z’ye programın yapım-çekim-kurgu-ses, bazen de metin aşamalarına kadar hepsinden sorumlu oluyoruz. Ağırlıklı olarak doğa, çevre, hayvanlar ve arkeoloji üzerine bölümler hazırlıyorum. Daha çok benim ilgi ve çalışma alanlarım olduğu için herhalde... Çoğu zaman konuları biz seçiyoruz. Ben de hem kendimce merak ettiğim ve çekmek istediğim konuları belirliyorum, hem de suya sabuna dokunur konulara girmeye çalışıyorum. Ne kadar beceriyoruz, onu bilemem ama çoğundan keyif alıyorum! Örneğin şimdi küçük akbabalar hakkında bir bölüm üzerine çalışıyorum. Çok heyecanlı çünkü yine onların dünyasına girebilmek için bir fırsat! Sonrasında Karadeniz’in balı, Türkiye’nin yarasaları ve petrolün hükmüyle ilgili bölümler var.
Bu işin en iyi yanı, Türkiye’de varolduğunu bile bilmediğin insanlara, hayvanlara, doğaya ve çalışmalara tanık olmak. En heyecan verici tarafı bu bence...
Karşılaşılan güçlükler nedir?
Sorumlu yerine bazen yapım “sorunlusu” olduğumuz durumlar oluyor tabi, klasik! Bunun, beraber çıktığın ekibin aynı odak noktasında ve istekte olmama ihtimaline dair kronik sıkıntılarından çok, sisteme ve Türkiye’de belgesel içerikli yapımlara karşı tutumdan kaynakladığını söyleyebilirim. TV kanallarına ceza olarak belgesel yayınlatan bir zihniyetin hakim olduğu bir ülkede bu alanda çalışmak, tüm ekipler için çok zor. Üstüne üstlük, belgeseli, sinema-reklam çekimlerinden ayırmayan reyting çılgını potansiyel sponsorlardan tutun da, ilgili bakanlıklardan çıkan günlük 900 TL’lik çekim izinlerine ve toplumu uyutmaya çalışan yöneticilere kadar herşey güç.
Aynı zamanda belgeselin bir tür olarak algılanışı ve uygulanışı da bir yandan etkiyi azaltıyor. Zamansızlık, maddi güçlükler ve televizyona iş yetiştiriyor olmaksa, biraz da belgeselin ruhunu baltalıyor gibi hissediyorum çoğu zaman.
SUALTI Gazetesi hakkındaki düşüncelerin?
Sualtı Gazetesi’ni HAYTAP’tan en bir aktivist arkadaşım Ege’yle tanıdım (Sakin Bitikli). Gecenin bir yarısı röportaj yetiştirme dertlerini okuyarak, birbirinize laf yetiştirmelere arada bir ben de karışarak Sualtı Gazetesi ekibini tanıdım ve gazeteyi ilk o şekilde okudum ilk önce (galiba işe yarıyor!). Geçen seneydi ilk Sualtı Gazetesi keşfim.
Sualtı Gazetesi, kesinlikle etik değerlerini çok iyi belirlemiş, bağımsız ve özgün bir bakış açısına sahip harika bir oluşum bence. Bir kere suyun altıyla ilgilenen Türkiye’de kaç gazete var?! Buradan yola çıkarsak, benim ilgi duyduğum dünyaya en saygılı biçimiyle yaklaşan, her yerden kolaylıkla ulaşılabilen, çok mütevazı ve bilgili bir ekibi olan ama gerektiğinde tepkisini koyup etkisini en iyi biçimde verebilen ender yayınlardan. Benim için şu anda sualtıyla ilgili en zengin kütüphanelerden biri!
Benim sualtında yaşadıklarımı Sualtı Gazetesi, galiba benim gözümdeki kendi tanımlamasını barındırıyor: Sualtında çok rahatım ve içerideki tüm sesleri seviyorum. Tüp olmadan, yaz tatilcisi tadında yüzerken bile, suyun altından gelen çıtırtıları, hareketliliği duymayı seviyorum. Birçok kişi için sıradan bir balığı görünce bile önce heyecanlanıp sonra sakinleşip en sonunda da onun hareketlerini izlemeyi seviyorum. Muhtemelen bunlar amatör bir dalgıcın (ya da dalıcının-hangisi doğruysa :)) ilk heyecanları ama 500 kez de dalsam herhalde aynı duyguları yaşarım. Çünkü sualtında deniz canlılarıyla beraber aynı ortamda olduğumu bilmek, onların dünyasında sadece bu aletlerle hareket edebileceğimi, onlara hükmedemeyeceğimi ve yukarıdaki dünyayla arama güzel bir mesafe koyduğumu bilmek, beni daha fazla bu evrene ait hissettiriyor. Daha küçük ama daha ait… Tıpkı Sualtı Gazetesi gibi…
Etkinlik hakkındaki düşüncelerin nedir?
“Özgür Yunuslar, Özgür Dalgıçlar” etkinliği, Ege’deki bir tür kıvılcımla ortaya çıkan müthiş bir etkinlik. Biraz hızlı ve hazırlıksız yakalandığımız doğru bu etkinliğe. Yetiştirmek için çok uykusuz kaldık, çok debelendik ve çokca “radyasyon” ve stres yüklendik! Ama ilk aşama için hepsine değdi çünkü fikir eyleme dönüştüğünde, aynı ortak amaca ulaşmaya çalışan insanlar bir araya geliyor ve işte o zaman farkındalık yaratabilmek için ilk adımı atmış oluyoruz. Belki de, hayvanların çektiği acıların duyurulabilmesi dışında, en büyük faydalarından biri bu oldu etkinliğin: Tek bir amaç doğrultusunda birbirini tanımayan insanlar bir şekilde bağlantı kurdu. Şimdi artık en azından kim, hangi konuda, nasıl destekler, biraz fikrimiz var. Mersin’den Çanakkale’ye, İzmir’den Antalya’ya kadar yüzlerce dalgıcın, insanın yunus parklarının ve akvaryumların kapatılmasına destek olduğunu bilmek, varolan sistemi değiştirebilmek için çok sağlam bir inanç kapısı.
Ama sonrası için devam edecek manevi destek her şeyden daha önemli. Çünkü deniz canlılarının tutsak edildiği bu hapishanelerin kapatılması için çok daha büyük ve planlı etkinlikler, girişimler düşünüyoruz.
Yalnızca bu değil; denizlerimize ve içinde yaşayan, tüm ekosistemi etkileyen canlılara dair doğru düzgün devlet politikaları, doğru düzgün devlet uygulamaları talep edeceğiz. Yetkili bakanlıkları, görevlerini yapmaya zorlayacağız. Zaten HAYTAP olarak bunun üzerinde şu anda çalışıyoruz. Ama hukuki boyutta, insanları bilinçlendirme konusunda neler yapılması gerekiyorsa da yapacağız. Ben inanıyorum; bu sistem o veya bu şekilde bir gün evrilecek! Yeter ki her birimiz öğrenmeye ve eldeki bilgiyle savaşmaya açık olalım.
Bunun bir örneği de, yakında, 1 Ağustos Pazar günü İstanbul’da olacak. “Özgür Yunuslar, Özgür Dalgıçlar” etkinliği, çok daha kapsamlı bir biçimde Suadiye Sahili’nde yapılacak. Havada, karada ve suda hayatın detaylarına önem veren ve her canlının yaşamına saygı duyan ve gerektiğinde sırf bunun için savaşacak herkesi büyük bir heyecanla bu etkinliğe çağırıyoruz!
Bu arada eylemin odak noktasını yunuslar olarak belirledik çünkü en yakınımızda onlar var ve parklarda en çok onları görüyoruz. Ancak alt metinlerde ve fikrimizin tüm temelinde havuzlarda ve akvaryumlarda esaret altında gösteri yapmaya zorlanan deniz aslanları, foklar, köpekbalıkları, mantalar ve diğer türler var… Bu etkinlik, standartların iyileştirmesini tartışmıyor. Bu etkinlik özgür doğan ve özgür yaşaması gereken tüm canlıları kapsıyor aslında!
HAYTAP ve SUALTI Gazetesi iyi bir örnek oldu mu?
Bu ikili bence Edi’yle Büdü, ya da pardon, daha çok Tango ve Cash gibi oldu! J HAYTAP, varolan düzende tüm canlılar için hayat standardını oturtmaya çalışırken ve sonuna kadar yaşam hakkını savunurken, Sualtı Gazetesi de hayatın kaynağına, suya iniyor. “Dünya Polis Departmanı”ndan iki güç, yine, o veya bu biçimde, havada, karada ve suda yaşam belirtilerinin izinden gidiyor. Bence evet, çok iyi bir örnek oldu.
Sence etkinlik ile ilgili zaman ne getirecek?
Zaman, bir kere bilinci farklı kesimlere, gittikçe büyüyerek taşıyacak. Yalnızca bizim etkinliğimizle değil tabi. Birçok kişinin, grubun, platformun farklı farklı girişimleriyle… Ortalama bir hayvanseverin bile yunus gösteri merkezlerinin, yunus rehabilitasyon kisvesinin ardındaki gerçekleri bilmediğini düşünürsek, öğrenecek daha çok şeyimiz var. Bizim de… Örneğin, ben bir köpeğin tecavüze uğrayabileceğini daha ancak 3-4 sene önce öğrendim. Önceden aklımın ucundan bile geçmezdi; duysam da bunun gerçekliğine inanmazdım! Hala da inanamıyorum, o ayrı ama bu da bunun gibi bir şey… Yani ortalama bir vatandaş, yunus gösteri merkezine bilet alırken, aslında dünyanın bir ucundaki yunusların kanıyla birlikte bir kan gölünde onlarla yüzmeye gittiğini, Türkiye sularında avlanmış yunuslarla yüzdüğünü bilmiyor! Kaç kişi yunusların tutsaklık nedeniyle bir süre sonra intihar edebileceğini biliyor? Ya da kaç kişi, o akvaryumlarda tutsak edilen deniz canlıları gibi, kendini ufacık bir odada, aç bırakılarak eğitildiğini ve o şekilde hayatının sonuna kadar “yaşayan ölü” olarak kaldığını hayal ediyor, empati kuruyor? Biz bu parklara gitmezsek, onları ekonomik sekteye uğratabiliriz ve bir süre sonra bu hayvanlar üzerinden milyon dolarlar kazanamadıkça, yavaş yavaş, tek tek kapanacaklar!
Zaman gelecek, onları bizim dünyamızda tutsak etmeyi değil, onların dünyasında özgürce misafir olmayı isteyeceğiz. Ve zaman, yetkili kurumların, bakanlıkların baskı altına alındığı bir dönemi getirecek. Bu 5 yıl olur, 10 yıl olur, 50 yıl olur, bilmiyorum. Ama sonunda olur! İnanıyorum.
Bu harekete hayat veren, devam ettiren, pes etmeyen, motive eden Ege Sakin Bitikli’ye, Gökhan Karakaş’a, Didem Gürer’e, Ahmet Kemal Şenpolat’a, Şule Baylan’a, Hakan Tiryaki’ye ve sana çok teşekkür ederim… Ekip sağlam diyorum! :) Ayrıca bize her şartta destek veren, tüm dalış okullarına ve bireysel destekçilere de… İyonosferden bile dünyaya yansıyacak sesimizle çok daha fazla kitleye ulaşıp bu hayvanların sesini bir gün duyuracağız! :)
Sevgili Öykü, zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim. Çalışmalarında başarılar dilerim !
Bilal Karataş
bilalkaratas@sualtigazetesi.com]]>
Modern Türk firkateyni TCG GAZİANTEP, dünyanın çevresini kas gücüyle dolaşma hedefiyle 2007 yılında yola çıkan Türk gezgin Erden Eruç ile Hint Okyanusu geçişi sonunda Afrika kıyılarına yaklaşırken denizde buluştu. Avustralya'dan denize açılan Erden Eruç, 110 gün denizde yalnız kaldıktan sonra Madagaskar'ın batısındaki sularda Türk Deniz Kuvvetleri tarafından karşılandı.
2007 yazından beri dünyanın çevresini kas gücüyle dolaşma hedefiyle Aktaş Group ana sponsorluğu altında Altı Zirve Projesi'ni sürdüren ve bugüne kadar Pasifik Okyanusu ile Bismarck ve Mercan denizlerini kürekle geçen Erden Eruç, Avustralya'yı bisikletiyle kat ettikten sonra 13 Temmuz 2010 tarihinde kıtanın batı sahilindeki Carnarvon kasabasından Hint Okyanusu'na kürekle açıldı. Tam 110 gündür Hint Okyanusu'ndaki çetin şartlarda mücadele eden ve dalgalarla boğuşurken üç yedek küreği kırılan Erden Eruç, TCG GAZİANTEP tarafından 30 Ekim 2010 günü denizde karşılandı.
Erden Eruç, ilk hedefi olan Kenya sahillerine yaklaşırken olası bir korsan tehlikesi nedeniyle kaygılıydı ve bu konuda Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'ndan talimat istemişti. Ağustos sonundan itibaren Somali, Seyşeller ve Tanzanya üçgeni içindeki alanda ticari gemilerin emniyetini sağlamak üzere kurulan Birleşik Deniz Görev Kuvveti adlı uluslararası deniz gücünün komutasını devralan Türk Deniz Kuvvetleri, Eruç'la düzenli olarak haberleşmekteydi. Yaptığı başvurunun ardından en üst düzeyde ilgi görerek Türk Deniz Kuvvetleri Harekât Merkezi'nin takibine alınan Eruç, aldığı bilgilerin ışığında rotasını değiştirip nispeten daha az riskli sulara yöneldi.
Erden Eruç, bir haftaya kadar Afrika sahillerine ulaştığında, Hint Okyanusu tarihte ilk defa bir ana kıtadan diğerine kas gücüyle geçilmiş olacak. Geçmişte olanlarla bu sene alınan önlemler sonrası meydana gelen korsan vakalarının karşılaştırılması sonucu kendisine tavsiyelerde bulunan Türk Deniz Kuvvetleri, tarihe geçecek mücadelesinde Eruç'la düzenli haberleşmeyi sürdürüyor.
Bu coğrafyada tarihte bilinen en büyük Türk mevcudiyeti, Emir Ali Reis'in 5 Mart 1589'da Mombasa'da Portekizli amirale teslim olması ile son bulmuştu. Günümüzün modern savaş gemilerinden biri olan ve aynı zamanda komutasının bir Türk Amirali tarafından yürütüldüğü, Birleşik Deniz Görev Kuvveti karargahına da ev sahipliği yapan 280 mürettebatlı sancak gemisi TCG GAZİANTEP firkateyni, tek başına 7 metrelik özel okyanus kayığındaki Erden Eruç ile 30 Ekim 2010 tarihinde güney yarı kürede buluştuğunda, Türk Deniz Kuvvetleri bir Türk vatandaşı ile birlikte Türk denizcilik tarihinde yeni bir sayfa açmış oldu.
Hint Okyanusu'nda şimdiye kadar geçirdiği 110 gün içinde, başladığı Carnarvon'dan yaklaşık 4.600 deniz mili gelmiş olan Eruç, Afrika sahillerine kalan 400 millik mesafeyi bir haftaya kadar tamamlayacak.
Eruç'un günlüğünü okuyarak gelişmeleri günbegün takip etmek isteyenler http://www.kaslagit.com/ sitesini ziyaret edebilir, düzenli haberler için kaydolabilirler.
Kaynak: Vira Haber
]]>
Akdeniz'de beyaz köpekbalığına pek sık rastlanmaz. Ancak Adriyatik kıyısındaki San Benedetto del Tronto'da 7 metre uzunluğundaki dev bir beyaz köpekbalığı, ton balığını göz açıp kapayıncaya kadar yuttu.
Bilim insanları, buradan yola çıkarak Akdeniz'de pek rastlanmayan bu vahşi hayvanların nereden geldiğini araştırmaya başladı. Araştırma sonuçlarına göre beyaz köpekbalıkları, Avustralya kıyılarından Akdeniz'e gelmiş. Bilim insanlarına göre geç dönemde görülen bir buzul çağda, Hint-Pasifik Okyanusu'nda yaşayan bir dişi köpekbalığı yolunu şaşırarak Akdeniz'e doğru geldi. Burada doğuran köpekbalığı Akdeniz'deki beyaz köpekbalıklarının atası oldu. Beyaz köpekbalıkları da tıpkı som balıkları gibi doğumlarını, ilk doğum yaptıkları yere geri dönüp yapıyorlar. Böylece Akdeniz'deki beyaz köpekbalığı nüfusu oluşmuş oldu.
Kaynak: Deniz Haber]]>
Değerli SUALTI Gazetesi okurları, serbest dalışla ilgilenenlerin çok yakından tanıdıkları, Milli Takım sporcumuz, 2010 Serbest Dalış Türkiye şampiyonumuz, Serbest Dalış Avrupa ikincisi Bilge Çingigiray ile birlikteyiz… Doğrusunu isterseniz bugüne kadar sanal ortamdan tanıdığım Bilge hanımın yanında olmak benim için çok heyecan verici… Güler yüzü ve sempatik tavırları, alçak gönüllülüğü ve örnek spor ahlakı hemen, dikkatimi çeken özellikleri…
Bilge Hanım merhabalar, bize zaman ayırıp röportajı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim… Merak ediyorum bu spora nasıl, ne zaman başladınız? Derinlikler sizi nasıl çekti…?
Serbest dalış sporuna 2006 yılında başladım, ilk defa 2007 yılında ulusal ve uluslar arası yarışmalara katıldım. Benim sualtı serüvenim tüplü dalışla başlar. Denizci bir asker emeklisi olan babam hep dalmamı isterdi. Bunun için gerekli zaman ve parayı ancak 2006 yılında ayırabilmiştim. Yine bir dalış hazırlığı sırasında birdenbire siyah giysili, üzerinde hiçbir ekipman olmadan sırayla dalan sporculara gözüm takıldı. Tam anlamıyla büyülenmiştim. Bu hayatımda gördüğüm en heyecan verici şeydi ; tek bir nefes alıyorlar ve sadece bir palet yardımıyla sualtında mesafe gidiyorlardı. O anda “bunu mutlaka denemeliyim” dedim, özgürlük bu olmalıydı.. Hissettiğim heyecan zamanla sonu gelmeyen bir aşka dönüştü.


ODTÜ SAS-Su Altı Sporları etkinlikleri kapsamında “8. Geleneksel Su Altı Hokeyi Şampiyonası” düzenlemiştir.Etkinlik duyurusu, talimatnamesi ve başvuru formu EK’te sunulmuştur.
8. Geleneksel Su Altı Hokeyi Şampiyonası;
25-26 Aralık 2010’da ODTÜ Kapalı Yüzme havuzunda 9:00-18:00 saatleri arasında yapılacaktır.
Etkinlik TSSF-Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu tarafından resmi hakem sağlanması kapsamında desteklenmekte olup, federasyonumuzun bu desteği için teşekkür ederiz.
Bu etkinliğin temel amacı, Türkiye’de, mevcut koşullarda su altı sporlarına olan ilgiyi ve farkındalığı arttırmak ve mevcut sporcuların tecrübelerini geliştirmektir.
ODTÜ SAS yarışmaları ve etkinlikleri ile ilgili tüm gelişmeleri; http://sas.odtu.edu.tr/ adresinden takip edebilirsiniz.
Ek1 Ek2
Levent UCUZAL
E-mail:leventu@bilgigis.com
Web:http://sas.metu.edu.tr]]>
Amerikan Donanmasında önemli görevler üstlenen USS BlueBird ASR19 daha sonra Türk Donanmasına katılıp TCG Kurtaran adıyla, evsanevi Türk Kurtarma dalgıçlarının gemisi oldu. Pek çok önemli göreve çıktı ve her görevden başarıyla bağlama limanı Beykoz’a geri döndü. Aşağıdaki fotograf geminin Amerikan Donanmasında iken izlediği Asya rotasının o günün koşullarında çizilmiş krokisi olup, tamamen orjinal kopyesidir.


25-26 Aralık 2010 tarihinde ODTÜ’de düzenlediğimiz ODTÜ SAS 8. Geleneksel Su Altı Hokeyi Şampiyonası planlamasının sağlıklı yapılabilmesi ve sıkıntı çekilmemesi için http://www.sas.metu.edu.tr/drupal/?q=node/380 web sayfasında yer alan Duyuru eki ön başvuru formunda yer alan bilgilerin 17 Aralık 2010 Cuma akşamı mesai bitimine kadar 0.312.473 3928 numaralı faksa gönderilmesi gerekmektedir.
İlgi kapsamda göstereceğiniz hassasiyete şimdiden teşekkür ederiz.
Levent UCUZAL
Tel:+90.312.473 3925-26-27
Fax:+90.312.473 3928
E-mail:leventu@bilgigis.com
Web:http://sas.metu.edu.tr]]>
25-26 Aralik 2010 tarihlerinde ODTU’de duzenlenecek olan ODTU SAS- 8. GELENEKSEL SUALTI HOKEYI SAMPIYONASI’sinda hatira olmasi amaci ile tum katilimcilarin fotograflarinin yer alacagi ekteki ornege benzeyen 50×80 ebatlarinda bir poster calismasi yapilacaktir.
Bu kapsamda 25 Aralik Cumartesi gunu oglene kadar katilim saglayan tum sporcu ve idareci arkadaslarimizin ODTU SAS yetkilisi cekim yapan arkadasimizi bulmalari onemle arz olunur.

BUDDY bölümünde başlattığımız uygulamalarda sualtı severlerin ilgisini çeken bir çok web sayfası yeralıyor... Bu web sayfalarını BUDDY'den takip edebilir, en güncel konulara anında ulaşabilirsiniz... BUDDY Uygulamalarını elimizden geldiğince genişletip BUDDY üyelerine ve sualtı severlere geniş bir yelpazede hizmet vermek için çalışmalarımızı uluslararası boyutta devam ettirmekteyiz...
BUDDY'e üye olup kendi dalış profilinizi oluşturabilirsiniz. aynı zamanda BUDDY dalış merkezlerinide hiç bir ücret talep etmeden kendi tanıtımlarını yapma imkanı tanımakta... Bütün bu avantajlardan yararlanabilmek için sizde BUUDY'e üye olun !!!!
BUDDY Applications;






25-26 Aralik 2010 tarihinde gerceklestirilecek olan ODTU SAS 8. Geleneksel Su Alti Hokeyi Sampiyonasi icin su ana kadar katilimi kesinlesen takim sayisi 22’dir. Bu baglamda yaklasik 300 sporcunun etkinlikte yer almasi beklenmektedir. Katilimci listesi ekte sunulmustur.
Levent UCUZAL
Tel:+90.312.473 3925-26-27
Fax:+90.312.473 3928
E-mail:leventu@bilgigis.com
Web:http://sas.metu.edu.tr]]>
25-26 Aralik 2010’da gerceklestirilecek olan ODTU SAS 8. GELENEKSEL SU ALTI HOKEYI SAMPIYONASI Yuksek katilim nedeni ile mac genel programi asagidaki gibi olup uygulamaya hassasiyetle uyulmasi onem arz etmektedir:
Toplam 101 mac yapilacaktir. Teknik toplanti ODTU Kapali Yuzme havuzunda sabah 08:15’de baslayacak olup 15 dakika planlanmistir. Ilk mac 09:00’da baslayacaktir. Erkek takimlar A ve B bayanlar ise tek grup olarak planlanmistir. Eleme maclari 15dk molasiz ve arasiz olarak yapilacak olup mac arasi 3 dk olacaktir. Maclar belirlenmis saatlerde takimlari hazir olmasa dahi baslatilacak olup zamanlamaya uymak cok onemlidir.
Finale her gruptan ilk 4 takim cikacaktir.
Final maclari 12’ser dakikalik molasiz 2 devre ve maclar arasi 3 dk olacaktir. Mac fiksturu yakinda yayinlanacaktir. Yuksek katilim nedeni ile yapacagimiz bu uygulamayi anlayisla karsilayacaginizi temenni ederiz.
Levent UCUZAL
Tel:+90.312.473 3925-26-27
Fax:+90.312.473 3928
E-mail:leventu@bilgigis.com
Web:http://sas.metu.edu.tr]]>
Haftasonu gercekelstirilecek sampiyona icin Cumartesi ve Pazar gunleri ilk 3 mac fiksturu ekte 2 ayri sayfa olarak sunulmustur. Pembe renkli olan satirlar bayan takimidir.
Maclar araliksiz olacagi icin sporcularimiza oglen aralarinda sandvic ve icecek planlamasi yapilmistir.
Ayrica, Cumartesi aksami saat 19:30da Merkez Muhendsilik binasinin (MM) yaninda olan CATI kafeteryada aksam yemegi organize edilmistir. Yemek ve sandivicleruygun kosullarda ogrenci fiyati olarak planlanmis olup, bu yiyecekler icin havuzda SAS gorevlilerinden kupon alinmasi gerekmektedir.
Takimlarimizin Hatira posteri cekimini unutmamalari ve Cumartesi gunu oglene kadar yapilacak cekimlere katilmalari onem arz etmektedir.
Bilgilerinize sunariz.
Levent UCUZAL
Tel:+90.312.473 3925-26-27
Fax:+90.312.473 3928
E-mail:leventu@bilgigis.com
Web:http://sas.metu.edu.tr]]>
Güneş, yaptığı açıklamada, iki yıl süreli ön lisans seviyesinde eğitim vermesi planlanan "Sualtı Teknolojisi" programının, EÜ Su Ürünleri Fakültesi'nin eğitim desteğiyle Urla'daki binalarında yapılacağını belirtti.
Güneş, Denizcilik Müsteşarlığı'nın programda yetişecek öğrencilerin "Balık Adam" olarak görev almalarını kabul edeceğini ifade ederek, şunları söyledi:
"Yeni akademik yılda 20 öğrenciyle 'Sualtı Teknolojisi' programına başlayacağız. Bu programla bilimsel olarak balık adam yetiştireceğiz ve denizcilik sektöründe önemli bir eksiği gidereceğiz. Mezunlar gemi sökümü, batık arama, liman ve marina kurulumunda görev yapacağı gibi, Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü'nde çalışabilecek."
Su teknolojisi programının yanında, uçak teknolojisi ve makine resim konstrüksiyon bölümlerinin de bu yıl açılacağını dile getiren Prof. Dr. Güneş, örgün öğretimde 3 bin 673, ikinci öğretimde ise 2 bin 222 öğrencinin EMYO'da eğitim aldığını, bu rakamın "ilçe nüfusuna yakın" olduğunu bildirdi.
Kaynak:pdr.biz.tr]]>
Sualtı yaşamında zaman zaman görenleri şoka sokan tuhaf canlılara rastlanıyor. Bu ilginç canlılardan birisi de etli iri dudağına kırmızı ruj sürülmüş gibi duran yarasa balığı.
Ağırlıklı Coca Adası Galapagos Adası civarında görülen Yarasa balığının inanılmaz bir yönü var. Bu balık 4 yengecini ayak gibi kullanıyor ve su altında 4 ayakla yürüyebilen tek balık türü. Kırmızı dudaklı yarasa balığı dünyadaki dört yüzgecinin üzerinde yürüyen tek balık. Yürümek için tasarlanmış yüzgeçleri, tuhaf görünüşlü burnu ve büyük kırmızı dudakları ile balığın son derece ilginç bir görünümü var. Yarasa balıklarının kumun üzerinde bir insanın yürümesi gibi dolaşabilmelerini sağlayan organları göğüs yüzgeçleri. Bu yüzgeçlerini kullanarak yarasa balıkları okyanus zemininde rahatça ayakta durabiliyor ve yüzgeç uçlarının üzerinde yürüyor. Fener balıklarında olduğu gibi yarasa balıklarının da burunlarının altında, diğer balıkları kandırmak için olta olarak kullandıkları küçük deri parçaları var. Yarasa balıkları etçil hayvanlar.
Kaynak: Deniz Haber
]]>
İngiltere'de aynı evde yaşayan kedi ile balığın dostluğu görenleri hayrete düşürüyor
Evde canı sıkıldığı zaman küçük cam fanusun yanına giden 4 yaşındaki Kaiser adlı kedi, balıkla zaman zaman oyunlar oynuyor.
İki hayvan dostluklarını o kadar ilerletti ki; Kaiser fanusun üst kısmından burnunu içeri uzattığında, balık da aynı karşılığı vermek için yüzeye çıkıyor.
Susadığı zaman, ihtiyacını cam fanustan karşılayan Kaiser ile balığın dostluğu eve gelen misafirleri de şaşkına çeviriyor.
Ev sahibi 45 yaşındaki James Armstrong ise bu dostluktan oldukça memnun. Armstrong, "Kedimiz, balık aromalı suyu seviyor" diye espri yapmadan da geçemiyor.
Kaynak: Vira Haber / Haber Türk]]>
TSSF Serbest Dalis Teknik Kurulumuzca 2011 yilinda yeni bir uygulamaya gecilecektir. Buna gore kendi bolgelerinde antrenman yapan sporcularin bir kayit sistemi altina alinmasi ve antrenman performanslarinin takip edilmesi kararlastirilmistir.
Bu uygulamanin hic bir baglayiciligi yoktur. Sporcularimizin antrenman performanslarinin kayit altina alinmasini istemeleri halinde gonullu olarak yapilacak bir uygulamadir. Bu calismalarin yarisma performanslari ile karsilastirilmasi, katilim olmasi halinde milli takim kamplarinda degerlendirilmesi dusunulmektedir (milli takima giris icin hicbir sekilde kriter olusturmamaktadir).
Ilgilenen sporcu arkadaslarim ekli formu her ayin son gunu mesai bitimine kadar email ortaminda KULUPLERI araciligi ile gonderebileceklerdir. Gonderilecek adresler:
leventu@bilgigis.com
olcucuoglu@yahoo.com
Gonderilen dosyada dosya isimlendirmesinin:
KULUP ADI_2011-XXX AYI_ANTRENMAN PERFORMANS LOGU.xls seklinde gonderilmesi uygun olacaktir.
Ornegin: ODTU SAS_2011-OCAK AYI_ANTRENMAN PERFORMANS LOGU.xls
Saglikli ve basarili bir antrenman donemi dileriz.
SDTK adina,
Levent UCUZAL
TSSF ve CMAS Serbest Dalis Teknik Kurul Baskani
Tel:+90.312.473 3925-26-27
Fax:+90.312.473 3928
E-mail: leventu@bilgigis.com]]>
TSSF Serbest Dalış Farkındalık Semineri 8 Ocak 2011 tarihinde TSSF İstanbul ofisinde eski ve yeni milli takım sporcuları ve geçmiş yarışmalardaki performansları ile olası gelişmeye müsait görülen sporcuları ile Başkanımız Sayın A. İnkılâp OBRUK, Başkan Yardımcısı Şahin ÖZEN, Genel Sekreter Oğuz AYDIN, Serbest Dalış Teknik Kurul Başkanı Levent UCUZAL ve Üye Orhan ÖLÇÜCÜOĞLU’ nun katılımı ile gerçekleştirilmiştir.
Toplantıda ulusal ve uluslararası yarışmalar ve bu yarışmalarda milli takım seçilme kuralları, kriterleri, antrenman programları, stres yönetimi, serbest dalış disiplini problem ve önerileri, rekor denemeleri talimatı detayları üzerinde tüm sporcularımızla karşılıklı görüş alışverişinde bulunulmuştur.
Sporcuların gelişimi ve performans takibi açısından faydalı olması düşüncesi ile A. İnkılâp Obruk kendi bölgelerinde antrenman yapan sporcuların bir kayıt sistemi altına alınması ve antrenman performanslarının takip edilmesi talimatını vermiştir. Bu uygulamanın hiç bir bağlayıcılığı yoktur. Sporcularımızın antrenman performanslarının kayıt altına alınmasını istemeleri halinde gönüllü olarak yapılacak bir uygulamadır.
Federasyonumuzun serbest dalıştaki başarıların daha da artırılması ve risk oluşturacak faktörleri minimize etmesi amacı ile yaptığı bu toplantı karşılıklı farkındalık yaratmak açısından son derece faydalı geçmiştir.
TSSF]]>
Federasyonumuzun 2011 yılı planlı faaliyet programında yer alan Sualtı Hokeyi Milli Takım Aday Kampı 08 Ocak 2011, Cumartesi günü Kartal Gençlik ve Spor İlçe Müdürlüğü Yüzme Havuzunda başlamıştır.
2011 yılında yapılacak olan Sualtı Hokeyi Dünya Şampiyonası ve Milli Takım Kampı hakkında bilgi almak üzere Federasyon Başkanı A. İnkılâp OBRUK başkanlığında bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Toplantıya Federasyon Başkan Yardımcısı Şahin ÖZEN ve Genel Sekreter Oğuz AYDIN ile Sualtı Milli Takım Antrenörleri Antoine MOURAD, Deniz ÇELİKÖZ, Zafer YÜKSEL ve Takım Kaptanı Cem EKŞİOĞLU katılmıştır.
Kamp 16 Ocak 2011, Pazar gününe kadar devam edecektir. Milli Takım Aday sporcularına başarılar dileriz.
TSSF]]>
Antalya Serbest Bölgesi'nde faaliyet gösteren Brilliant Boats şirketi, denizaltı taşıyan katamaranın yapımına Antalya serbest bölgesinde bulunan tersanede başlıyor.
14 Ay Sonra Denize İndirilecek
İsmi sır gibi saklanan bir İngiliz işadamına yapılacak 2 katamaranın 14 ay sonra denize indirilmesi planlanılıyor. İngiliz işadamı tarafından çizgi film karakteri "Thunderbird-2" ismi verilen katamaranların her birinin 2 milyon 300 bin avro'ya mal olacağı belirtildi.
Şahsa Ait Dünyanın En İyi Denizaltısı
Brilliant Boats şirketinin üst yöneticisi (CEO) Michael Schutte, denizaltı taşıyan katamaranın müşterinin isteği doğrultusunda yapıldığını ifade etti. Katamaranın hayli lüks olacağını ifade eden Schutte, şöyle konuştu: "Katamaranın arka kısmında bulunan 3 yolcu kapasiteli Triton 3000 denizaltısı bin metre derinliğe inebilecek kapasitede olacak. Denizaltılar Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılacak. Bu denizaltılar şahsa ait dünyanın en iyi denizaltılarından olacak.
İmkansızı Yaparız
Denizaltının iniş ve çıkışı için özel tasarım 12 ton ağırlığında hidrolik platform dizayn ettik. Gövde malzemesi alüminyumdan yapılacak olan katamaranlar 20 metre uzunluğunda olacak ve 54 ton ağırlığında olmasına rağmen 26 deniz mili hıza ulaşabilecek. Katamaranda ayrıca salon, mutfak, çalışma odası, kaptan köşkü, yatak odaları, banyolar bulunacak." Schutte, katamaranların İngiliz işadamının isteği doğrultusunda birinin Güneyyarım Küre'de diğerinin ise Kuzeyyarım Küre'de bulunacağını belirterek, "Müşterilerin isteği doğrultusunda, imkansız denilen herşeyi yapabiliriz.
İnsanların hayallerini gerçeğe dönüştürüyoruz." dedi.
Dünyanın ilk sualtı oteli projesi H2OME Poseidon Resort'un da mimarı olan ve çılgın projelere imza atması nedeniyle "Bay İmkansız" olarak bilinen Schutte'nin ekibi ise Türk mühendis, mimar ve yat tasarımcılarından oluşuyor.
Türk mühendislerden oluşan ekip, dünyanın çeşitli ülkelerine askeri botlar ve kişilerin özel istekleri sonucu helikopter pistli yat ve katamaranlar yapıyor.
Kaynak: Vira Haber
]]>
Bin 517 insana mezar olan Titanik'ten geriye hiçbir şey kalmayacağı açıklandı. Uzmanlara göre, Atlas Okyanusu'nun dibinde yatan enkaz da 15 ila 20 yıl içinde bir bakteri yüzünden yok olup gidecek.
Yeni keşfedilen ve pasla beslenen bir tür bakterinin geminin yapımında kullanılan 50 bin ton demiri yavaş yavaş tükettiği ortaya çıktı. Uzmanlar artık saldırgan mikro organizma gruplarının eninde sonunda gemi enkazının tamamen yok olmasına neden olacağını düşünüyor. DNA teknolojisi kullanılarak tespit edilen bakteri, Titanik'in demir gövdesini kaplayan pas tabakalarının üzerinde bulundu. Halomonas titanicae adlı bakterinin, demiri ve pası tüketerek yaşadığı belirtiliyor.
Sonuç olarak, bilim insanları iki ayrı bölümdeki enkazdan geriye 20 yıl içinde dev bir pas lekesinden başka bir şey kalmayacağına inanıyor. Titanik'teki mikro organizmalara dair Kanada'daki Dalhousie Üniversitesi'nden Dr Henrietta Mann ve Bhavleen Kaur ile İspanya'daki Sevilla Üniversitesi'nden araştırmacıların ortak çalışmasıyla 20 yıllık bir araştırma sonucunda ortaya çıkan sonuç, 1991 yılında alınan örneklerden elde edildi. Uzmanlar Titanik'in metal yüzeyinin çok sayıda mikro organizmaya ev sahipliği yaptığını, bunlar arasında 27 bakteri türünün yer aldığını kaydediyor. Halomonas titanicae adlı bakterinin özellikle demire düşkün olduğu belirlendi. Titanik'in enkazının korunması şu an için mümkün görünmüyor. Zira enkaz 3 bin 700 metre derinde bulunuyor. Titanik'ten geriye sadece hakkında yazılanlar ve James Cameron'ın dev bütçeli, rekortmen filmi kalacak gibi görünüyor.
Kaynak: Deniz Haber]]>
Dünyada sadece Atlantik kıyıları ile Muğla'nın Marmaris ilçesine bağlı Çamlıköy Boncuk Koyu'nda üremelerini gerçekleştiren kum köpek balıklarının sayısı 17'ye çıktı.
Muğla'da düzenlenen ''Türkiye'nin Deniz ve Kıyı Koruma Alanları Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi''nin eğitim semineri kapsamında, Özel Çevre Koruma Kurumu bünyesinde görevli mimar, çevre mühendisi ve biyologlar için Gökova Özel Çevre Bölgesi'nde tekne gezisi düzenlendi. Geziye katılanlara özellikle Çamlıköy Boncuk Koyu'nda görülen kum köpek balıkları ile Sedir Adası hakkında bilgiler verildi. Çevre ve Orman Bakanlığı Özel Çevre Koruma Kurumu İnceleme Şube Müdürü ve Deniz ve Kıyı Alanlarının Sürdürülebilirliğinin Kolaylaştırılması Projesi Koordinatörü Güner Ergün, dünyada sadece Atlantik kıyıları ile Muğla'nın Marmaris ilçesine bağlı Çamlıköy Boncuk Koyu'nda üremelerini gerçekleştiren kum köpek balıklarının korunmasına yönelik projenin ilk olarak 2006 yılında hayata geçirildiğini söyledi.
Habitat izleme projesi olarak hayata geçirilen çalışma kapsamında, kum köpek balıklarının kameralarla izlendiğini ve bu konuda üniversitelerle ortak çalışmalar yapıldığını aktaran Ergün, 2006 yılında bölgede 8 kum köpek balığı tespit edildiğini hatırlatarak, bugün bu sayının 17'ye ulaştığını vurguladı. 3 yılda gerçekleşen bu artışın sevindirici olduğunu ifade eden Ergün, ''Buradan yola çıkarak koruma çalışması başarılı oldu ve koruma çalışması köpek balıklarının sayısını artırdı diyebiliriz. Koruma tedbirleri bu canlıların rahatlıkla bu bölgeye gelmesini de sağladı. Alanda hayata geçirilen koruma tedbirleri ve kum köpek balıklarının görüldüğü noktaların şamandıralarla işaretlenmesi ile bölgedeki insan faaliyetleri engellendi ve köpek balıklarınına doğal yaşam ortamı sağlandı'' diye konuştu.
''BU KÖPEK BALIKLARI ZARARSIZ''
Kum köpek balıklarının kesinlikle saldırgan olmadığını ve genelde 30-50 metre arası derinliklerde dolaştığını kaydeden Özel Çevre Koruma Kurumu İnceleme Şube Müdürü Güner Ergün, sözlerine şöyle devam etti:
''Proje süresince bilimsel çalışmalara katılan dalgıçlar, hiç bir sorun yaşamadan köpek balıkları ile yüzdüler. Doğada hiç bir canlı üzerine gitmezseniz, zarar vermeye çalışmazsanız, size olumsuz tepki vermez ve saldırıda bulunmaz. Köpek balıklarının bulunduğu bölgede denize girmek ve trolle avlanmak yasak. Bu canlılara zarar verecek şekilde avlanmak yasak. Bu konuda bölgeye insanları bilgilendirici tabelalar astık.''
Özel Çevre Koruma Kurumu'nun İstanbul Üniversitesi (İÜ) Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü ile yürüttüğü proje ile Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi'nde deniz altındaki biyo çeşitliliğin envanterini de çıkardıklarını belirten Ergün, bölgede 136 balık türü tespit edildiğini vurgulayarak, bu balıklardan 33'ünün Türkiye'de, 8'inin ise Ege Denizi kıyılarında ilk kez kayıt altına alındığı bilgisini verdi.
Kaynak: Deniz Haber]]>

Federasyonumuzun 2011 yılı planlı faaliyet programında yer alan Sualtı Hokeyi Milli Takım Aday Kampı 08–16 Ocak tarihleri arasında İstanbul Gençlik Spor İl Müdürlüğü Yakacık Yüzme havuzunda yapılmıştır.
2011 yılında yapılacak Sualtı Hokeyi Dünya şampiyonasına hazırlanan milli takımımız Yabancı antrenör gözetiminde çok verimli ve yorucu bir kamp geçirmişlerdir.
08 Ocak tarihinde İller Bankası misafirhanesinde toplanan Milli Takımımız açılış toplantısından sonra 09 Ocak Pazar günü sabah ve akşam ikişer saat havuz antrenmanı yapmışlardır. Hafta boyunca her gün iki antrenman ve bir toplantı yapan millilerimiz bir hayli yorucu fakat çok verimli çalışmalar yapmışlardır.
Antrenmanlarda çekilen sualtı görüntülerinin izlendiği taktik toplantılarında ise Aday Millilerimiz Maç taktiklerimizi geliştirme ve bireysel hataları önleme üzerine çalışmalar yaparak hazırlıklarını tamamlamışlardır.
Federasyon Başkanı A.İnkılâp OBRUK, Başkan Yardımcısı Şahin ÖZEN ve Genel Sekreter Oğuz AYDIN kamp boyunca gerekli bilgileri almış ve sporcuları ziyaret etmişlerdir.20 aday milli takım sporcusu ile 3 antrenörümüz Antoine MOURAD, Zafer YÜKSEL, Deniz ÇELİKÖZ katılımıyla aday milli takım kampı sorunsuz bir şekilde tamamlanmış ve yapılacak olan Dünya Şampiyonası öncesi iyi bir hazırlık olmuştur.
TSSF]]>
Hakemlerimizin eğitimi için Federasyonumuzun 2011 yılı faaliyet programına Ocak ayı başlarında bir hakem semineri konulmuş olup, 14–16 Ocak 2011 tarihlerinde düzenlenen eğitim seminerine çeşitli illerden elli sekiz hakem katılmıştır. Federasyon Başkanımız Sayın Ahmet İnkılâp OBRUK hakemlerimizin eğitim semineri sırasında bizleri ziyaret etmiş, dilek ve öneriler karşılıklı olarak dinlenmiş, uluslar arası nitelikte hakemler yetiştirilmesi için hakemlerimize her türlü desteği vereceğini belirtmiştir.
Eğitim seminerimiz, Federasyonumuzun Genel Sekreteri ve Uluslar arası hakemimiz Sayın Oğuz AYDIN’ ın açılış konuşması ile başlamış ve Hakem ve Müsabaka Yönetmeliği ile Zıpkınla Balık avı branşı hakkında bilgiler vermiştir. Sualtı hokey branşında hakemlerimize eğitimi Yurtdışından Milli takımımızı çalıştırmak için gelen CMAS Sualtı hokeyi teknik kurul üyesi ve hakem Antoine Mourad vermiştir. Merkez hakem kurulu ve Eğitim Kurulu üyeleri hakem arkadaşlarımızda bu üç gün boyunca branşlar hakkında seminere katılan hakem arkadaşlarımıza eğitim vermiştir. Seminerin son günü havuzda uygulamalı su hakemi belirleme testi de yapılmıştır. Seminerlerimiz her müsabaka öncesi görevli hakem arkadaşlara verilmeye devam edecektir. Yılsonunda 2012 yılına hazırlık için genel bir hakem semineri yapılması da düşünülmektedir.
TSSF]]>
Denizatının atalarının gövdesinin düz olduğunu biliniyor.
Araştırmacılar uzun süredir, denizatının vücudunun neden soru işaretine benzer bir şekle evrildiğini merak ediyordu.
Araştırmacılara göre, ata benzeyen kafası ve kıvrılan vücudu, denizatının yiyecek avlayabilmesini sağlıyor.
Denizatları, küçük deniz canlılarını yiyerek besleniyor.
Ancak atalarının aksine, avlarına doğru yüzmek yerine, onları sessizce bekliyorlar.
Kanca şeklindeki kuyrukları sayesinde, denizatlarının yosunlara tutunup beklemeleri mümkün oluyor.
Kıvrımlı omurgaları sayesinde ise, yukarıdan yüzen avlarına ulaşabiliyorlar.
Kaynak: ntvmsnbc / BBC Türkiye]]>
Değerli SUALTI Gazetesi okurları,
Sizler için Ege sakin Canada'nın Toronto şehrinde çok ilgileneceğinizi düşündüğümüz; SECENA kolejinde, sanayi dalgıçları yetiştiren DIVE SKILL dalış okulunda röportajlar gerçekleştirdi..
Çok yakında yayında olacak bu röportajları kaçırmamanızı tavsiye ederiz !!!!
]]>
'Kısmet' sergilenmek üzere Rahmi Koç Müzesi'ne gönderilecek. Bodrum'da İçmeler bölgesinde bir tersanede bulunan tekne İstanbul Hasköy'de bulunan Rahmi Koç Müzesi'ne götürülecek. İstanbul Salacak'ta 17 Temmuz 1964'te denize inen 'Kısmet' adlı çift direkli teknesi ile dünya turu yapan Sadun Bora, teknenin müzede genç nesillere deniz sevgisini aşılamaya devam edeceğini söyledi. 10.30 metre boyunda, 3.20 metre eninde seyahatte kullanılan 20 beygirlik motora sahip Kısmet adlı tekne, TIR'a yüklenecek ve İstanbul'a götürülmek üzere yola çıkarılacak.
Kaynak: Vira Haber / Sabah]]>
O bir tasarımcı ama aynı zamanda deniz tutkunu bir yelkenci ve bir dalgıç veee hayvan hakları savunucusu..
''Kalbimizin Kuyruğu ,Düşüncelerimizin kanatları,Hayallerimizin gücü'' vardır diyen Ece Savaş Yılmaz çok yakında Deniz Kızı'nda..]]>
BBC Focus dergisinde yer alan habere göre, Alabama ve South Florida Üniversiteleri'nde görevli bilim adamları, köpek balığının son hızda yüzerken yön değiştirme yeteneklerinin altında pullarının yattığını belirlediler.
Köpekbalığı maketlerini kullanan araştırmacılar, pulların suyun akış ayrımını kontrol ettiğini tespit ettiler. Bu olay, köpekbalığının etrafındaki su katmanlarının hızı sıfıra düştüğü yerde sürüklenme oluşturuyor. Araştırmacılar, köpek balığının pullarının çok fazla esnek olduğunu ve çevrelerindeki türbülansı sınırlandırma ya da artırma yeteneği olduğunu gösterdiler. Bilim adamları, vücutlarındaki akış ayrımını kontrol etme yeteneği sayesinde köpekbalıklarının avlarını üstün bir manevrayla yendiklerine inandıklarını açıkladılar.
Kaynak: Deniz Haber]]>
Ondört yaşındayken Türkiye Monopalet Milli Takımının en genç üyesi olan ve onaltısında Türkiye’deki serbest dalıcıların en iyilerinden olan Yasemin Dalkılıç, dünya rekoru çalışmaları esnasında Kübalı antrenörü Rudi Castineyra ile aşk yaşamaya başlamıştı. Yasemin Dalkılıç dünya şampiyonu olduktan sonra Rudi Castineyra ile evlendi. Miami’de yaşayan çift, Amerikan vatandaşı olan kızları Lara’yı doğumundan kucaklarına alana dek geçen bütün mutlu anlarını fotoğrafla görüntületmiş. Bu arada doğuma giren baba Rudi, kızının göbek bağını da kendi elleriyle kesmiş. Çift mutlu anlarının görüntülerini sevdikleriyle paylaşmışlar.
Kaynak: HT Haber]]>
Ülkemizde herşey gibi sualtı sporculuğu da çağ atladı.
Oysa çok değil, bundan 35-40 yıl önce parmakla gösterilecek kadar az kişi bu sporu yapardı. İmkanlar kısıtlıydı. Bütün zorluklara rağmen ülkemizde dünya çapında bir balıkadam kulübü vardı.
Türk Balıkadamlar Kulübü, dünyanın üçüncü Avrupa'nın ise ilk balıkadamlar kulübüdür. Sonra 12 Eylül yönetimi kulübün adından Türk adını kaldırttı. Adı Caddebostan olmak zorunda kaldı.
Bu kulüp yokluklar arasında başta donanmamız olmak üzere ülkemize çok balıkadam yetiştirmiştir. Hasbelkader ben de Türk Balıkadamlar Kulübü'nde sporcu oldum, hocalık yaptım. Berk Or benim kulüpteki hocamdır. Bana eğitim veren hocalardan birçoğunu da yetiştirmiştir. Yani hocaların hocasıdır.
TN- Sizin Ege'de bir inceleme geziniz vardı değil mi?
BO- Yaşamımda 1958 yazının bambaşka bir yeri vardır. O yıl üç arkadaş, Et ve Balık Kurumu'nun görevlisi olarak tüm Ege ve Akdeniz'in altını üstüne getirmiştik. Baskın Sokullu, Tosun Sezen ve ben... Üç kafadar 25'er lira yövmiye alıyorduk, üstüne üstlük altımıza bir de Mercan adlı araştırma gemisini vermişlerdi. Görevimiz, yaptığımız dalışlar sonrası sünger ve süngercilik konusunda bir rapor hazırlamaktı. Bunun için Çanakkale Boğazı Zincirbozan Feneri'nden başlayarak, tüm Ege ve Akdeniz'in dibini neredeyse karış karış taradık. İki ay süren bu serüvenin bir dalıcı için hayal bile edilemeyecek bir macera olduğunu düşünüyorum. Üstelik o zamanlar denizlerimizin gerçekten bakir olduğunu da düşünürsek!
TN- Zamanınızda balık da boldu. Şimdi gerçekten av işi zor. O seyahatte bol bol balık da vurmuşsunuzdur.
BO- Mercan gemisi ile Bodrum'a vardığımızda, Peter Trockmorten adında Amerikalı bir gazeteci ile tanıştık. Peter, Amerikan donanmasındayken 'frogman' (kurbağa adam) olarak Kore'de savaşmış bir kişiydi. Bizleri, içinde 'echo sounder' bulunan, ilkel de olsa dalış takımları ve kompresöre de sahip bir gemide görünce hemen yanımıza yanaştı ve kısa sürede arkadaş olduk.
Öyle ki neredeyse her Allah'ın günü o da bizlerle birlikte dalışa gelir oldu. Çok da hırslı bir dip avcısıydı. Bir gün Turgutreis'in açığındaki Çatal Takımadaları'ndan Yassıada'da dalış yapıyorduk. Yeri gelmişken söyleyeyim, dibi amforalarla dolu olan bu adada artık dalış yasağı uygulanıyor. Bodrum Müzesi'nin kuruluşunda esas teşkil eden amforalar, bizlerin o yıllarda aynı bölgeden çıkardığımız amforalardır.
Neyse, hikayemize dönelim. Tosun, Baskın ve ben dalış sonrası, teknenin kıçüstü güvertesinde dinlenip güneşlenirken; Trockmorten, bizim yangın söndürme tüplerinden adapte ettiğimiz dalış tüpü ve tek kademeli puro tipi regülatörlerimizden birini kuşanıp daldı. Amaç belli; zıpkınla balık avlayacak. Kısa bir süre geçmişti ki, "Help, help!" diye bir haykırış duyduk.
Yerimizden fırladığımızda yaklaşık 50-60 metre ileride kayalıkların arasında Peter'in başını gördük, ancak aynı anda suların içinde kaybolup gitti. Anında palet ve gözlüklerimizi kaparak üçümüz birden suya atladık. Olay yerine vardığımızda Peter'i 3-4 metre dipte, maskesi boynuna kadar sıyrılmış, sırtındaki tekli tüp sadece beline bağlı olarak arkasına sarkmış bir halde bulduk.
Regülatörün mapsı ağzından fırlamıştı ve o, ucunda devasa bir akyanın çırpındığı tüfeğine sımsıkı yapışmış bırakmıyordu... Aslında tüfeğini bıraksa hiçbir sorunu kalmayacaktı ama adam, canı pahasına avını bırakmak niyetinde değildi. Üçümüz birden aynı anda üstüne varıp balığı, daha doğrusu tüfeği elinden aldık.
O dönemlerde hepimiz kondüsyonu birbirinden güçlü genç insanlardık. Ancak buna rağmen 22 kiloluk akya Amerikalı'dan sonra biz üç Türk delikanlısını da perişan etmeyi başardı. Balıkla mücadelemiz yaklaşık 20 dakika daha sürdü. Fakat sonunda o da yorgunluktan baygın düşerek teslim oldu... Sonradan olayı Peter'den dinlediğimizde gerçekten çok şaşırdık.
Amerikalı, akyayı galsamasının arkasından zıpkınladığı için hayvana öldürücü bir darbe vuramamıştı. Ancak balık zıpkından kurtulup kaçamıyordu da... Peter, bıçağını çekerek bir kolu ile balığa sarılıp diğeri ile bıçaklamaya kalkışmıştı fakat bunu da başaramamıştı. Çünkü akyanın can havliyle çırpınıp vurduğu kuyruk darbesi, maskesini yüzünden sıyırıp boynuna düşürmüştü. O panikle tüpten kurtularak hafiflemek için bel kolonunu çözmeye çalışmıştı.
Gelgelelim aceleden yanlışlıkla omuz kolonlarını açınca; tüp beline bağlı bir vaziyette geriye sarkmış, o şiddetle mapsı da ağzından fırlamıştı. Bu durumda nasıl olduysa bir an suyun üstüne çıkarak bizlere seslenme fırsatı bulmuştu. Fakat balık kendisini tekrar aşağıya çekmişti. Ve inanılır gibi değil ama gerçek! Bu durumda bile bizler yetişene kadar canı pahasına zıpkını bırakmamıştı. Ne biçim bir av hırsı, anlamak mümkün değil!
TN- Bu anıya çevreciler kızacak
BO- Bugün, çevreci dostların çok eleştirecekleri bir durum. Bu nefis yaratığı, 'Halikarnas Balıkçısı' Cevat Şakir'in kadim dostu, bizim de sünger kaptanlığımızı yapan Ali Karayel'e (GAli) teslim ettik. GAli de aynı günün akşamı, Bitez'deki kendi mandalin bahçesinde, onunla hepimize nefis bir ziyafet çekti. Kararında yapılırsa balık avcılığı keyifli bir iştir. Yeter ki katliam boyutuna ulaşmasın...
SULARIMIZDA VAR
Akya Akdeniz balığı
Akya bir Akdeniz balığıdır ve ve sürüler halinde ılıman bölgelerde yaşayıp, ürerler. Nadiren Boğazlar'dan geçer, kılıç balığı ile Karadeniz'e çıkar, yine onunla döner. Renk ve biçim bakımından lüferin büyüğü kofanaya benzemesinden onun büyüğü olduğunu söyleyenler olsa da, değildir. Akyanın sırtında yele yerine biri öne yatık, sekiz kısa diken vardır. Anüs yüzgecinin arkasında da aynı büyüklükte iki diken bulunur. Vücudu çok küçük pullarla örtülüdür. Sırtı koyu mavi, yanları kurşuni, karnının altı beyazdır. Sularımızda 20-25 kiloya kadar bulunur. 60-70 kg azman olanlarına da rastlanır.
Deniz sevgisi babasından geçti
Türkiye'nin ilk balıkadamlarından Berk Or, 1936'da İstanbul'da doğdu. Deniz sevgisini adına gemiler yapılan ünlü kaptanlarımızdan babası Necdet Or'dan aldı.
Or, 1950 yıllarında tüpsüz olarak serbest dalışlara başladı.
1956'da yeni kurulan Türk Balıkadamlar Kulübü'ne girdi. Türkiye'nin ilk resmi dalış brövelerinden birini devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın elinden aldı.
1961'de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nden yüksek mimar olarak mezun oldu. 1961-1963 yıllarında askerlik görevini Balıkadam Öğretmen olarak Çubuklu Dalgıç Okulu'nda (Sualtı Kurtarma Komutanlığı) yaptı.
1956 yılından bugüne değin, yurt dışında olduğu beş yıl hariç, Türk Balıkadamlar Kulübü'nde (şimdiki adıyla Caddebostan Balıkadamlar Derneği) Teknik Komite Üyesi, Teknik Komite Başkanı, Yönetim Kurulu Üyesi ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak sürekli aktif görevlerde bulundu.
Yüzlerce öğrenci
Gerek askerliği gerekse sivil yaşamı süresince yüzlerce er, astsubay, subay ve sivil balıkadam yetiştiren Berk Or, 1958-1960 yıllarında Et ve Balık Kurumu tarafından Tosun Sezen ve Baskın Sokullu ile birlikte süngerciliğimizin incelenmesi için görevlendirildi ve bir süre süngercilik yaptı.
Halen Caddebostan Balıkadamlar Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi olan Berk Or, sualtı etkinliklerini aktif olarak sürdürüyor.
Kaynak: balikadam.org]]>
PALET: Tehlikeli olmayan, esnek, sentetik materyal veya lastikten yapılmış olmalıdır. ( Fiber paletler için çevresi lastik koruyucu kaplı, üst yüzeyi kırılma durumunda veya yaralanmayı engelleyecek bir film veya stickle kaplanmış olmalıdır. Bu paletlerin müsabaka öncesi hakemler tarafından onaylanmış olması gerekmektedir.) ( Sualtı Hokeyi Gençler Şampiyonasında uygulanacaktır.)
SOPA: Sopaların, su üzerinde yatay bir şekilde yüzmesi kuralı kaldırılmıştır.
ŞNORKEL: Metal olmayan, yumuşak, bükülebilir bir şnorkel kullanılmalıdır. ( Sualtı Hokeyi Gençler Şampiyonasında uygulanacaktır.)
AĞIRLIK: Uluslar arası turnuvalarda kullanılması zorunlu olan, şnorkele dışardan monte edilen tipte veya ağız içinde diş koruması olarak kullanılan tipte bir koruma kullanılması zorunludur. ( Sualtı Hokeyi Gençler Şampiyonasında uygulanacaktır.)
ELDİVEN: PUCK ve SOPA ile aynı renk olmayan eldivenler kullanılması zorunludur. ( Beyaz, Siyah, Turuncu, Kırmızı gibi renklerdeki eldivenler yasaktır) ( Mayıs ayında düzenlenecek olan Büyükler Şampiyonasında ve sonrasında uygulanacaktır.)
TSSF
]]>
18-19 Subat 2011 tarihinde Roma’da gerceklestirilen CMAS Yonetim Kurulu toplantisinda apnea ile ilgili asagidaki kararlar alinmistir;
Kisaca;
CMAS 6. Serbest Dalis Dunya Sampiyonasi; 29 Ağustos-4 Eylul 2011 Sirbistan. Branslar Dinamik ve Kup Apnea.
2. Yeni disiplinlerin kurallari;
Yeni kurallar (onaylandi ve yakinda CMAS web sayfasina koyulacaktir);
· Variable Weight with and without fins,
· Free Immersion without fins and,
· Speed-Endurance apnea with and without fins.
Daha once onaylananlar;
· Jump Blue apnea with fins,
· Dynamic apnea with and without fins,
· Constant weight apnea with and without fins,
· Static apnea.
CMAS rekor denemeleri kontrati ve talimatnamesi “Contract For Record Attempts Regulations” onaylandi ve yakinda CMAS web sayfasina koyulacaktir.
Yeni disiplinler icin baz alinacak mimimum degerler tablosu komisyonumuzca onaylandi ve yakinda CMAS web sayfasina koyulacaktir.
Yeni CMAS Uluslararasi hakem kurslari planlama asamasinda olup yakinda duyurulacaktir.
Bununla beraber CMAS disi etkinliklere katilan sporcularin CMAS yarismalarina girmesini engelleyen kural gevsetilmis olup karar federasyonlarin yetkisine birakilmistir. Bu kararin orjinal metni asagidadir.
…at the Meeting of Friday November 26, 2010 – Board of Directors the minutes is;
3.2 – Now the explanation of point 3.2 of Agenda about the possibility for athletes coming from other sports organisations ( see AIDA for apnoea) to participate at our competitions.
The President explains that our competitions are open only to CMAS members and it is up to NFs to accept or not an athlete and then enter him at CMAS Championships. The Presidents of NFs must sign the decision to let participate or not an athlete in certain championships.
Thus NFs only may grant sports licenses to athletes, license that are necessary to take part at championships.
Tum bu gelismelerin serbest dalis bransinin onunu daha da acmasi arzusu ile, saygilarimla.
Levent UCUZAL
TSSF ve CMAS Serbest Dalis Teknik Kurul Baskani
Tel:+90.312.473 3925-26-27
Fax:+90.312.473 3928
E-mail : leventu@bilgigis.com
Web : www.bilgigis.com]]>
MİLLİ SPORCU ŞAHİKA ERCÜMEN, BUZ ALTI YATAY DALIŞTA EN UZUN MESAFEYİ GİDEN İNSAN OLDU. ERKEKLERDE 108, BAYANLARDA 70 METRE OLAN REKORU 110 METREYE TAŞIDI.
Avusturya’nın Weissensee bölgesinde Guinness Dünya rekorunu kıran Şahika Ercümen, Buz altından yatay dalışla en uzağa gitme rekorunu Türkiye’ye getirdi. TRT Mavi Tutku ekibi ve Sualtı Görüntü Yönetmeni Tahsin Ceylan bu rekor denemesinde Şahika’yı yanlız bırakmadı.
Dünyanın buzaltından yatay dalış ve tek nefesle en uzağa giden sporcusu olan Şahika’nın rekorunu sadece TRT ekranlarından izleyebilirsiniz. Gurur anını, bu akşam TRT 1’de saat 19.00’da başlayacak Ana Haber Bülteninde izleyebilirsiniz.
Hakan ASLAN
Mavi Tutku
Yapımcı

İsveç'te Soğuk Savaş döneminde batmış bir denizaltı bulundu. Baltık Denizinde, İsveç'in Gotland adasının 70 kilometre güneyinde bulunan Sovyetler Birliği'ne ait olduğu açıklanan denizaltının 2009 yılında ortaya çıkarıldığı, ancak bu hafta açıklandığı bildirildi.
Uzmanlar denizaltının nasıl battığının inceleneceğini kaydettiler. Denizaltının 1980 yılında İsveç Deniz Kuvvetleri tarafından batırıldığı yönündeki spekülasyonların ardından açıklama yapan Deniz Kuvvetleri Sözcüsü Kaptan Bo Rask, "Denizaltının zırhlı gövdesinde kare şeklinde delikler var ancak, askeri silahla vurulduğuna dair bir iz yok. İzler, çekilirken batmış olabileceğini gösteriyor" dedi.
Kaynak: Vira Haber / Net Gazete]]>
Türkiye’nin deniz kültürü ve sualtı canlı yaşamı üzerine uzmanlaşmaya çalışan tek muhabiri olan Gökhan Karakaş, sualtı arkeolojisinde yüksek lisans yapmak için hazırlıklarını sürdürüyor. Kıyılarımızdaki batıkların tarihsel geçmişi ile ilgili haberler yapan Karakaş, nesli tükenme tehlikesi altındaki canlıların korunması için bilim adamları ve akademisyenlerle de çalışmalar yürütüyor. Kamuoyunda yankı uyandıran lüferin soyunun tükenişini ilk yazan gazeteci olan Milliyet Gazetesi Muhabiri Karakaş, aynı zamanda Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu Basın Kurulu Başkanı. Kendisi de bir dalgıç olan Gökhan Karakaş’la denizlerimizi konuştuk.
Deniz tutkunuz nereden kaynaklanıyor?
Denizin hemen kenarında, Boğaz’ın dalgaları dövdüğü bir bahçede kurulu Kabataş Erkek Lisesi’nde okudum. İşte deniz tutkusuyla da burada tanıştım. Daha sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni kazandım, fakat denize olan tutkumu hiç yitirmedim. Habercilik anlamında sualtıyla tanışmam için aradan sekiz yıl geçti. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi yönlendirilmeyişimiz ve deniz haberciliğinin Türkiye’de muteber olmamasıdır. Bizlere deniz konusunda çevre sahibi olsak da, hiçbir yere gelinmeyeceği öğretildi. Zaten hep başka branşlara yönlendiriliyorduk. Bu nedenle uzak kaldım denizden. Nihayet sekiz yıl sonra sualtıyla tanıştım ve hemen akabinde de sualtı fotoğrafçılığını öğrendim. Ondan sonra da hem denizin altı hem de denizin üstündeki pek çok spor branşıyla en azından amatör olarak ilgilenmeye başladım. Aynı zamanda Vira Dergisi’nin de çıkış konsepti olan deniz kültürü ve sualtı canlı yaşamı üzerine uzmanlaşmaya çalışıyorum.
Deniz desek kısaca nasıl anlatırsınız?
Bir deniz subayı olmasına rağmen sağlık sebepleri nedeniyle karada çalışmaya mecbur kalan John Masefield çok güzel anlatmış, sizlerle paylaşmak isterim:
“Deniz Tutkusu
Ben yeniden denizlere açılmalıyım, denizle gök arasında yapayalnız kalmalıyım,
Yüksek bir gemi ve yol gösteren bir yıldız tek isteğim…
Dümenin gıcırtısı, rüzgarın şarkısı ve beyaz yelkenin sallanışı ile suları örten buğuyu ve uzaktan söken şafağı seyretmek bütün zevkim. Evet ben yeniden denizlere açılmalıyım…”
Denizle iç içe bir okulda okudunuz. Deniz sevdanız yeşerirken, verilen eğitimde denize yönelik bir şeyler öğrendiniz mi?
Kesinlikle hayır. Dersler bakımından çok ağır bir liseydi. Sıra dışı bir okuldu ama lise müfredatı uygulandığı için denize doğal olarak yer verilmiyordu. Ama biz denizin içinde, Boğaz’ın tam ortasında olduğumuz için Boğaz’ı göre göre denize aşina olduk. Üniversiteye gittiğimde içimdeki o deniz sevgisini, o tutkuyu okuyarak canlı tutmaya çalıştım. 16 yıllık muhabirim. Bu alanda uzmanlaşmaya başlamam meslek hayatımın sekizinci yılında oldu.
Ulusal medyanın denizcilik muhabiri bulundurmamasının nedeni nelerdir?
En büyük nedeni medyada bir deniz algısının olmamasıdır. Halkın deniz kültürü haberlerini okuduğu ya da izlediğini kimse düşünmüyor. Haberlerde yunus balığı gibi bir ifade kullanarak okuyucunun yunusu memeli yerine balık sanması sağlanıyor. Popüler olmadığı için kimsenin deniz haberi okumadığı ya da ihtiyaç duymadığı gibi bir önyargı ile hareket ediliyor. Ayrıca mesela insanlarla karşılaşması imkansız bir derin deniz canlısı olan Bozcamgöz Köpekbalığı ağlara takıldığında, “Marmara’nın Jaws’ı yakalandı” diye manşetler atılıyor. Oysa köpekbalıklarının aslında eko sistem için ne kadar yararlı olduğu, Bozcamgöz’ün ekonomik değerinin olmadığını belirten yazılar yazılırsa balıkçı da onu avlamaktan vazgeçecektir. Yani medya, algısını halka doğru veremiyor. Eğer medya bilim gözlüğü ile bu haberleri yaparsa, bu canlıların yaşamlarını sürdürmesine de destek olacaktır. Deniz kültürünü yaygın hale getirmek için artık medyanın ve ilgili bakanlıkların kendini sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Lüferin ve diğer endüstriyel balıkların av boyutunun tartışılıyor olması elimizi taşın altına soktuğumuzu gösteriyor ve beni umutlandırıyor. Ulusal medyadaki bu eksikliği de yazılı basında Vira Dergisi başarı ile kapatıyor. İçtenlikle kutlarım.
Son yıllarda denizlerimiz için neleri doğru yapmaya başladık?
Ne yazık ki çok olumlu cevap veremeyeceğim. Denizle ilgili yıllar önce öğretilen “8333 km deniz sınırımız vardır” sözü dışında çocuklarımıza yeni bir bilgi aktaramadık. Halen denizciliğin tüm alt konularını kapsayan ilgili bir bakanlığımız yok. Balıklarımız, batıklarımız, kıyılarımız, derinlerimizi turistik anlamda tanıtamadığımız gibi yeteri kadar koruyamıyoruz da.
Birçok ülkeyi dolaştınız, ilginç anılarınız olmuştur. Birini bizimle paylaşır mısınız?
300 milyon insanı etkileyen, hatta Güney Doğu Asya halkının kaderine yön veren tsunami faciasından bir yıl sonra Kızılay’ın yardım ekipleri ile Endonezya’ya gitmiştim. Binlerce insanı yutan Hint Okyanusu’nun tuzunu tatmak ve birkaç kulaç atmak için fırsat kolluyordum. Programımız çok yoğun olduğu ve Kızılay’ın yaptığı kalıcı konutları hizmete açarken fotoğraf çekmem gerektiği için iki gün boyunca başaramadım. Banda Aceh Bölgesi’ne gittiğimizde bir yerli beni motosikletine alarak okyanusa ulaştırdı. Karayip Korsanları’nın çekildiği altın sarısı kumsal gibi bir kumsaldan kendimi okyanusa bıraktım. Giysilerim, paralarım, kimliklerim ve maddi değeri yüksek fotoğraf makinelerimi beni getiren Endonezyalıya emanet ederek yüzdüm. Göze aldığım kaybolma, kaçırılma hatta boğulma riskine rağmen Hint Okyanusu ile tanıştım.
Yaptığınız ve unutamadığın bir haberi bizimle paylaşır mısınız?
17 Ağustos 1999 Marmara depreminin yıl dönümü olan 17 Ağustos 2005’te Gölcük’te yıkılan binaların bulunduğu yere dalış yaptım. Yitip giden canlıların arkasından sualtıyla ilgili ne yapılabilir diye düşündüm, o tarihte bu refleks henüz gelişmemişti. Benim için gazetede iyi bir çıkış oldu. Bir diğeri ise 2008 yılında Greepeace (Uluslararası Yeşil Barış Örgütü) ile bir gemi seyahatine çıktım. Güney Doğu Akdeniz’i gezme imkanı buldum. Lübnan, Ürdün, Güney Kıbrıs, Suriye ve Türkiye kıyılarını. 17 gün boyunca açık denizde kaldım. Bu süre içinde gemi mürettebatının yaptığı pek çok işi yaptım. Deniz kültürü sınavını orada verdiğimi düşünüyorum. Büyük dalgalara maruz kaldık. İlk ciddi imtihanımı verdim. Hiç kara görmeden günlerce yol aldık. Orkinoslarla ilgili bir proje idi. Bu geziden sonra denizci olabilirim diye düşündüm, kendime özgüvenim arttı.
Greenpeace’in “Seninki Kaç Santim” projesine destek veriyor musunuz?
Bence her balığa en az bir kere yumurtlama ve üreme şansı verilmeli. Bu doğanın kendini yenilemesi için gerekli. Doğa kendini yenileyemediği zaman bizlere zarar vermeye başlıyor. Bu balıklara bir şans vererek, üremesini sağlayarak, doğanın kendini yenileme ilkesine katkıda bulunmalıyız. Küçük boyda avlanan balık, yavru balık demektir. Bu balıkların lezzeti olmayacağı gibi gelecek kuşaklara bırakacağımız büyük balıktan da mahrum kalacağımız anlamına gelir. Doğamızı bitirmemek, yaşam alanlarımızı sınırlamamak ve doğayı daha fazla kızdırmamak için kesinlikle küçük balık yenmemeli. Sonuna kadar bu projeyi destekliyorum.
Deniz kültürünü geliştirmek için yapılanların dışında başka neler yapabiliriz?
En önemlisi medyanın algısı değişmeye başladı. Bunda da fuarların ve uluslararası başarıların önemi var. Sualtı hokeyinin ne olduğunu insanlar öğrenmeye başladı. Aslında sualtı sporlarında çok başarılı takımlar yetiştiriyoruz. Fransa ve İspanya’dan sonra Avrupa’da en iyi yükseliş gösteren ülkelerden biri Türkiye. Sualtı Olimpiyatları’nda Türkiye favorilerden biri olarak gösteriliyor. Bunun en önemli kanıtı da bu sene CMAS’ın Sualtı Olimpiyatları 26-31 Mayıs tarihleri arasında Bodrum’da yapılıyor. Bütün dünyayı ilgilendiren 46 ülkeden sporcunun katılacağı bir yarışma. Bunun ne kadar büyük bir tanıtım ve ülke turizmine ne kadar büyük bir katma değer olduğunu görmemiz gerekiyor.
Son olarak sizce denizlerimiz için olmazsa olmazların başında ne geliyor?
Gelecek kuşaklara bırakacağımız bilinç. Denizlerimizi temizlemek yerine kirletmemenin önemini anlatmak. Denizdeki çöpü toplamanın çok zor ve maliyetli olduğunu onlarca dalışla öğrendim. Önemli olan denizi temizlemek değil, kirletmemek. Çocuklarımıza vereceğimiz bilinç ve eğitim denizlerimizin kurtulmasını sağlayacak.
Kaynak: Vira Haber]]>
Kurtarma ve Sualtı Komutanlığı 1977 Yılından Bir Kesit…
Fotografı büyütmek için tıklayın !
Soldan sağa üst sıra; Kemal Usta, Erdal Taylan, Yalçın Yavuzkal, Zekayi Özkan, Yalcın Ercüneyt, Halid Karataş, Hüseyin Günüşen, Yüksel Akbayır, Tuncel Güller, Telat Kahyaoğlu, Necmettin Balcı Soldan sağa alt sıra Dara Çetinkale, Ferhan Topaloğlu, Recep Sıvış, Erdoğan Saydam, Yılmaz Bildik, Hüseyin Tonyalı, Melih Siğli]]>
California'nın Newport Beach bölgesinde düzenlediği basın toplantısında konuşan Branson, 5 buçuk metre uzunluğundaki aracın, yaklaşık 11 bin metreye inerek 'karanlık' suları keşfedeceğini belirtti.
'Virgin Oceanic' adı verilen projeye göre, önümüzdeki iki yıl boyunca denizaltı 5 dalış gerçekleştirecek. İlk deneme, bu yılın sonlarına doğru Pasifik Okyanusu'nda yer alan 10 bin 971 metre derinliğindeki Mariana Çukuru'nda yapılacak. İkinci dalış ise, Atlantik'teki 8 bin 605 metrelik Porto Riko Çukuru'nda gerçekleştirilecek. Denizaltının ineceği diğer noktalar ise şöyle: Kuzey Buz Denizi'ndeki Molloy, Güney Okyanusu'ndaki Sandwich ve Hint Okyanusu'ndaki Diamantina çukurları.
'Necker Nymph' isimli savaş denizaltısı teknolojisine benzer bir yapıya sahip olacak olan aracın 4 buçuk metre uzunluğunda karbon fiber kanatları olacak. İleri teknolojinin kullanılacağı denizaltı uçağı, aynı zamanda sualtı doğasına zarar vermeyecek şekilde inşa edilecek.
Hep daha fazla keşif yapmak için hareket ettiklerini kaydeden Branson, okyanusların derinliklerinde daha önce hiç bilinmeyen, insanoğlunun yararı için kullanılabilecek canlılarla karşılaşmayı umduklarını anlattı.
Projenin maliyetinin 10 milyon doları bulabileceği belirtildi.
Kaynak: Deniz Haber
]]>
Bir süredir eğlence, hobi amaçlı tüplü dalış yapıyorum. Zamanla dalış sayım arttıkça; hem dalış, hem de dalış yapan 'insan tipleri' konusunda tecrübe kazandım. Her dalışımda da, 'insan hayatı'nın önemini bir kez daha düşündüm.
Tüplü dalışı iş edinmiş arkadaşlarım var. Profesyonel oldukları için, komik hikayeleri (herkesin içinde) paylaşmazlar. Ama inanın; zaten belli riskleri olan bu uğraştaki en büyük risk belki de 'insan faktörü' dür.
Bir de sanayi dalgıçları var ki; yaptıkları iş gerçekten zor. Artık Türkiye'de de sanayi dalgıçlığı konusunda eğitim veren yerler var. Yalnızca, çekirdekten yetişenlerin yaptığı bir iş değil bu. Ama bir çok meslekte olduğu gibi, eğitim ve tecrübenin bir arada olması şart. Bu konuda eğitim ise bir kaç aşamada veriliyor.
Sanayi dalgıçlarının çalışma alanları çeşitli. Sanayi dalgıçları; sualtı inşaatları, sudaki gemilerin karaya çekilmeden onarımı, sualtı arama-kurtarma çalışmaları, sualtı boru ve iletişim hatlarının döşenmesi, sualtı boru hatlarının bakım-onarımı gibi işlerde çalışabiliyorlar. Yurtiçinde ve yurtdışında çalışma imkanları buluyorlar.
Ancak, biraz maceracı bir ruh gerekli. Her getirisi büyük iş gibi, riski de fazla bu işin. Sualtında, basıncın, insan vücuduna etkisi dışında, bir çok başka fiziki tehlikenin olduğu bu işi yapmak gerçekten zor. Sanayi dalgıçlığı, tüplü dalıştan çok farklı. 5-6 kiloluk başlıklar ve özel astronot benzeri kıyafetlerle, dalış yapıyorlar. Tüplü dalışlarda, yüzerliği sağlamak için BCD (buoyancy compensator device) denilen bir yelek kullanılırken, kuru elbise giyen sanayi dalgıçları, BCD kullanmıyorlar. Kuru elbiseyi yüzerlik sağlamak için de kullanıyorlar. Gemiden verilen hava desteği ile dalan dalgıç; dalışı, tüplü dalıştan farklı olarak; yalnız gerçekleştiriyor. ''Buddy'' (eşli) sistem yok.
85 metrelere dalıp, görüş mesafesi az olan sularda çalıştıkları yetmiyormuş gibi, bazen de, tehlikeli, zararlı maddeler bulunan sularda dalmak durumunda kalıyorlar.
Boğazda kışın çalışan sanayi dalgıçları ise, su sıcaklığı 8 derece gibi soğuk sularda çalışıyorlar. (Tüplü dalışlarımda 14 derecede çift kat 'ıslak elbise' ile takırdadığımı hatırlıyorum.) Özel giysi soğuk suda, korumaya yardımcı olmakla birlikte, giysilerindeki en ufak yırtık, birden içine su dolmasına neden olabiliyor. Isı yalıtımı ve yüzerlik sağlamaya yarayan bu kuru elbiseler de oldukça yüksek fiyatlı. Boğazda çalışanlar, aşağısının tamamen balçık olduğunu söylüyorlar. Görüş mesafesinin ise 1 metreden az olduğunu ekliyorlar.
Dalış tekniği, ekipman, hatta dalışın amacı itibariyle tüplü dalış ile sanayi dalışı çok farklı. Bunun yanısıra, bu meslekte çalışanlar da bildiğiniz bir çok meslekten ve iş hayatında tanıştığımız 'insan tipi'nden de farklı. Kadın ve erkek mezunlar veren, eğitim kurumları olmasına rağmen, ağırlıklı olarak erkek çalışan var.
Yeni mezun çaylaklara da, yardımcı oluyor tabii ki, eski deneyimli dalgıçlar. Biraz da bıyık altıntan gülmeyi ihmal etmeyerek.
Gemilerinde basınç odası var. Kurallarına uygun dalış yapıldığında, risk azalıyor. İnce hesaplar yapılarak hazırlanmış dalış tablolarına rağmen, vurgun yemek neredeyse hayatlarının bir parçası olduğu için, bir kaç saat basınç odasında kalmayı yadırgamıyor eski 'alaylı' dalgıçlar. Basınç odası ise oldukça masraflı. Basınç odası operatörü olmak da ayrı uzmanlık gerektiren, başka bir meslek. Sanayi dalgıçlığı okulundan mezun olanlar, staj karşılığı ''Basınç Odası Operatörlüğü Belgesi'' de alıyorlar.
İşin gereği zaten risk almak ama, bunun dışında da, ekipman yetersizliği, kalifiye/eğitimli eleman azlığı, gemilerde konforun olmaması, teknoloji olduğu halde bütçe darlığı gibi bir çok konu bu işi de zorlaştırıyor.
Boğazda çalışanlar, sualtından demir, enkaz çıkarma gibi uğraşlar verirken, telsiz ile gemiyle bağlantı sağlıyorlar. Bir vinç de, belirlenen yerden, demiri çıkarıyor. Telsizci olmak da ayrıca stresli bir iş.
Kışın soğuğunda, kat kat yün kazakla bile üşüdüğünüz gemilerde, bir iş yapmadan seyretmek bile zor. Bütün gün çalışıp, dalıp, bir şey bulamadan çıktıkları da oluyor. Önceden araştırma yapmak için su altı kameraları da var ama bunlar da fazladan masraf olduğu için alınmıyor.
Sanayi dalgıçlığı, ''insan-para'' dengesinin hassas ayar gerektirdiği bir meslek. Ekmeğini sualtındaki taştan çıkarmak da bu olsa gerek!
Esra Tunalıgil
Kaynak: Şefaf Gazete]]>
Kurtarma Gurup Komutanlığı tarafından düzenlenen geneleksel dalgıç moral gecesi, 14 Mayıs 2011 Cumartesi günü saat 19.15’de Moda Deniz Kulübü’nde düzenlenecek.
Ev sahipliğini Deniz Albay Selçuk Koray’ın yapacağı geceye katılım için davetiye gerekmektedir.]]>
Sualtı Gazezetesi'nin de kendi standı ile yer aldığı MEDEX 2011 fuarından, sunumlar, röportajlar çok yakında gazetemizde okurlarımız için hazırladığımız özel bölümde olacak...]]>
30 Mart 2011 tarihinde Volkan Erbey İstanbul Akvaryum’da temizlik işi sırasında boğulma sonucu hastaneye kaldırılmış ve 12 günlük yaşam mücadelesi sonunda hayatını kaybetmiştir..
Türkiye’de ticari dalışlar Profesyonel Sualtı Adamları Yönetmeliği ile düzenlenmiştir ve bu neden ile ticari dalış yapan kişilerin Profesyonel Sualtı Adamı Yeterlilik Belgesi sahibi olmaları gerekir.
Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu’nun verdiği 3 Yıldız dalıcı belgesi ile, rekreasyonel ya da sportif dalış yapan ve yaptıran ticari dalış okullarında veya kluplerde çalışılabilir.
Ticari dalış operasyonlarının niteliği Profesyonel Sualtı Adamları Yönetmeliği ile düzenlenmiştir. Bu tür işleri yapabilmek için ( Sualtında temizlik, kesim, kaynak, survey, kurtarma, montaj vb.) bünyesinde Profesyonel Sualtı Adamı çalıştıran, dalış takım muayene raporu olan, dalış izni almış bir firma olmak yada böyle bir firmadan hizmet alımı yapmış olmak gerekir.
İlgili firmaların ve dalıcıların böyle bir yeterliliğe sahip olup olmadıkları konusundaki soruşturmanın yetkili makamlar tarafından yapılacağını düşünüyoruz.
Kazaya neden olan iş, bir sualtı firması tarafından, profesyonel dalgıçlarca yapılmış olsaydı bu gün bu üzücü kaza yaşanmamış olabilirdi, Çünkü profesyonel sualtı adamları yeterlilik belgesine sahip dalgıçların çalıştığı sualtı firmalarında ;
Dalış amiri dalış öncesi tesisin teknik işler sorumlusuna ve ilgili müdürüne bilgi verir. Dalış saatlerinde pompaların çalışmaması, vinç operasyonu var ise ara verilmesi gibi konularda tutanak tutar ve imzalatır.
Dalış, yüzeyden beslemeli (SSBA) sistem ile yapılır. Bu sistem ile dalgıç ve dalış amiri karşılıklı konuşabilirler.
Dalgıç sert başlık ya da band maske kullanır ve kullandığı hortum grubu dalgıcın harnesine bağlanır. (Harnes: dalgıcın vücudunu saran bir tür emniyet kemeri)
Diyelim ki pompalar çalıştı ve dalgıcı çekti. Yukarıda yazdığımız sistemler kullanıldığında dalgıcın hava kaynağı vakum etkisi ile yüzünden ya da başından çıkmaz. En kötü ihtimal ile diyaframlar yırtılır, dalgıç ventilasyon ile serbest akışta kurtarılıncaya kadar nefes alabilir. Gerektiğinde hortumunu çekerek kendini kurtarabilir. Ayrıca kominikasyon sistemi olacağından dalgıç aşağıda yaşadığı en küçük sorunu dahi yukarıya dalış amirine anında bildirebilir.
Dalış süresince yüzeyde bir adet acil durum dalgıcı techizatını kuşanmış olarak bekler ihtiyaç halinde hemen inerek yardım eder.
Yazdıklarımız bir çoğunuza karmaşık gelebilir. Ancak bu tür işler uzman firmalar için rutin uygulamalardır. Zor gibi görünse de üzücü dalış kazalarını en aza indirir.
Volkan Erbey’in hayatını kaybettiği dalışın bu kriterlere uymadığı çok açıktır .‘’Etrafta ilkyardım bilen başka dalıcıların da olduğu’’ şeklindeki açıklamaları çok vahim buluyoruz.
Son iki yılda dalış kazalarının sayısının artışı ve çok sayıda dalgıcın hayatını kaybetmesi dikkat çekicidir.
2008 yılında yapılan mevzuat değişikliği ile, Türkiye Sualtı sporları Federasyonundan eğitmenlik belgesi almış kişilerin, ticari dalış şantiyelerinde profesyonel balıkadam olarak çalışmasının önü açıldı. Bu kişileri eğitime ve sınava tabi tutmadan ağır işlerin yapıldığı şantiyelere sokmanın kötü sonuçlarının olacağı belliydi. İlgili yönetmelik çıktığında PROSAT olarak Denizcilik Müsteşarlığı’na ölümlü dalış kazalarının artacağına dair bir yazı göndermiştik.
Yanılmış olmayı dilerdik. Ancak ardı ardına yaşadığımız acı olaylar göstermektedir ki, mevcut yönetmelik yeniden düzenlenmeli ve denetim mekanizmaları harekete geçirilmelidir.
Kaybettiğimiz dalıcı arkadaşımıza Allah’tan rahmet acılı ailesine sabır diliyoruz.
Profesyonel Sualtı Adamları Topluluğu Derneği Yönetim Kurulu adına,
Barcın AKKOCA
Yönetim Kurulu Başkanı]]>
Türk Basının güzide mensupları,
30 Mart 2001 tarihinde İstanbul Akvaryumda meydana gelen müessif dalış kazası sonucu 3 yıldız dalış brövesine sahip olduğu belirtilen Volkan ERBEY isimli dalgıç arkadaşımız maalesef vefat etmiştir.
Bu tür işlerde Profesyonel Sualtı Adamı yeterlilğine sahip dalıcıların kullanılması yasal olarak zorunludur. Bu tür dalışlar satıhtan beslemeli olarak tabir ettiğimiz dalgıca soluyacağı havayı yüzeyden sağlayan ve tüm yüzü kaplayan bir maske ile yapılması gerekir.
Ancak, bu olayda T.Sualtı Sporları Tarafından Rekrasyonel ve sportif dalışlara yönelik 3 yıldız dalıcı brövesine sahip Profesyonel yeterliliği olmayan dalıcı kullanılmıştır. Ayrıca, (SCUBA) tabir edilen sistemle tüplü dalış yapılmış ve normal maske kullanılmıştır. Bu yanlışlıklar silsilesi sonucu Volkan ERBEY arkasında çok küçük bir çocuk bırakarak hayatını kaybetmiştir.
Bu işin başka bir boyutuda 2008 yılında çıkan PROFESYONEL SUALTI YÖNETMELİĞİNDE ki yanlışlıklardır. Bu yönetmelikte Dünyada eşi benzeri olmayan bir şekilde T.Sualtı Sporları Federasyonu tarafından verilen CMAS sportif dalış eğitmen sertifikası ile Sanayi dalgıçlığına geçiş imkanı sağlanmıştır. Eğitim müfredatında sanayı dalgıçlığı ile ilgili hiç bir ders bulunmamasına rağmen Federasyon brövesiyle sanayi dalgıçlığına geçişler sonucu eğitim ve bilgi eksikliği nedeniyle çeşitli kazalar yaşamışlar.Sakat kalanlar olduğu gibi bir çok klişi de hayatlarını kaybetmiştir.
Derneğimiz bu yanlışlığın düzeltilmesi konusunda Denizcilik Müsteşarlığı nezdinde bir çok girişimlerde bulunmuş hatta olayı yargıya taşımıştır. Bütün bu girişimlerden henüz olumlu bir sonuç alabilmiş değiliz. Basın mensubu olan sizlerden bu olayı kamuoyunun dikkatine sunulması konusunda yardımlarınızı rica ederim.
Saygılarımla,
C.Levent KARATAŞ
Başkan]]>
]]>
Türk Basının güzide mensupları,
30 Mart 2001 tarihinde İstanbul Akvaryumda meydana gelen müessif dalış kazası sonucu 3 yıldız dalış brövesine sahip olduğu belirtilen Volkan ERBEY isimli dalgıç arkadaşımız maalesef vefat etmiştir.
Bu tür işlerde Profesyonel Sualtı Adamı yeterlilğine sahip dalıcıların kullanılması yasal olarak zorunludur. Bu tür dalışlar satıhtan beslemeli olarak tabir ettiğimiz dalgıca soluyacağı havayı yüzeyden sağlayan ve tüm yüzü kaplayan bir maske ile yapılması gerekir.
Ancak, bu olayda T.Sualtı Sporları Tarafından Rekrasyonel ve sportif dalışlara yönelik 3 yıldız dalıcı brövesine sahip Profesyonel yeterliliği olmayan dalıcı kullanılmıştır. Ayrıca, (SCUBA) tabir edilen sistemle tüplü dalış yapılmış ve normal maske kullanılmıştır. Bu yanlışlıklar silsilesi sonucu Volkan ERBEY arkasında çok küçük bir çocuk bırakarak hayatını kaybetmiştir.
Bu işin başka bir boyutuda 2008 yılında çıkan PROFESYONEL SUALTI YÖNETMELİĞİNDE ki yanlışlıklardır. Bu yönetmelikte Dünyada eşi benzeri olmayan bir şekilde T.Sualtı Sporları Federasyonu tarafından verilen CMAS sportif dalış eğitmen sertifikası ile Sanayi dalgıçlığına geçiş imkanı sağlanmıştır. Eğitim müfredatında sanayı dalgıçlığı ile ilgili hiç bir ders bulunmamasına rağmen Federasyon brövesiyle sanayi dalgıçlığına geçişler sonucu eğitim ve bilgi eksikliği nedeniyle çeşitli kazalar yaşamışlar.Sakat kalanlar olduğu gibi bir çok klişi de hayatlarını kaybetmiştir.
Derneğimiz bu yanlışlığın düzeltilmesi konusunda Denizcilik Müsteşarlığı nezdinde bir çok girişimlerde bulunmuş hatta olayı yargıya taşımıştır. Bütün bu girişimlerden henüz olumlu bir sonuç alabilmiş değiliz. Basın mensubu olan sizlerden bu olayı kamuoyunun dikkatine sunulması konusunda yardımlarınızı rica ederim.
Saygılarımla,
C.Levent KARATAŞ
Başkan]]>