İLK DÖNEM DOĞU AKDENİZ TİCARİ AMFORALARI

................
VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

“Amfora dediğin çift kulplu testi, bunları biriktirmek nereden aklına esti?” diye sordu arkadaşım geçenlerde, gülerek.

Esprili sorusuna espriyle cevap vermek için tam ağzımı açıyordum ki muzipçe gözlerimin içine bakarak devam etti.

- Sen bunları (iki eliyle havada o klasik şuh kadını çizerek) bunlara benzettiğin için mi seviyorsun yoksa?

- Saliseler içinde hazırladığım o esprili cevaptan vazgeçtim. Sadece, “Bunu da nereden çıkardın?” dedim.

- Bir dergide amforalar için yazdığın şiiri okumuştum dedi. Yok ince belleri, yok kalın dudakları, yok omuz başları, kalçaları. Oğlum sen amfora sapığı mısın?

- “Yok devenin başı” diye istemediğim bir cevap çıktı ağzımdan.

- Peki o zaman niye vaktini ve paranı bunlara harcıyorsun, niye başını belalara sokuyorsun? 20 yıldır bunlarla uğraşacağına arsayla-borsayla uğraşsaydın köşe olurdun.
- Amacımı sen biliyorsun dedim.

- Ben biliyorum da, başka kaç kişi biliyor dedi. Kaşını kaldırarak. Yok Amfora Müzesiymiş. Yok Amfora kitaplarıymış. Hiç olmazsa en azından ufak ufak bir yerde yazmaya başla.
- Henüz kendimi yeterli görmüyorum dedim.

- Oğlum Sokrat bile “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyerek ölmedi mi?
- Sallama dedim bende gülerek. O hamamda öğrenci dostlarına “Komşum Askulapyus’a bir borcum var, lütfen onu ödeyin dedi, baldıranı içmeden önce.

- Her neyse dedi arkadaşım; o zaman yaz yaz yaz! Bunları sana benim söylediğimi de yaz. Sırtını döndü ve gitti.

Arkadaşım gittikten sonra kalemi elime aldım. Önümde duran boş sayfanın en üstüne şu an okuduğunuz başlığı büyük harflerle yazdım.

Geçen sayıda sizlere Amforaların tehlikeli sularındaki Şeytan üçgenini (Müze – Mali şube – Mahkeme) anlatırken Deniz Magazin’den Yaşar’a da Amforalardan bir yazı dizisi hazırlayacağıma söz vermiştim.

Amacım sizleri de Amforaların o büyülü ve derin mavi geçmişlerine götürmek. Bunları yaparken de sadece kuru teknik bir anlatım yerine, duygu ve bilgiyi sohbetle buketliyerek sunmaktı.

Zaten bir yazının okunma şansı biraz da sohbetin sıcaklığında, bilginin doğruluğunda ve duyguların yoğunluğunda değil midir?

Eh, hadi bakalım dersimize bir yerlerden başlayalım.

Niçin Doğu – Batı Akdeniz Amforaları

Amforaya meraklı ve dikkatli kişiler mutlaka farketmişlerdir; Amfora uzmanları amforaları sınıflandırırken “Batı Akdeniz” veya “Doğu Akdeniz Ticari Amforaları” terimini kullanırlar. Burada Doğu – Batı ayracının merkezi İtalya yarımadasıdır.

İtalya’nın en doğu noktasından Afrika’ya uzanan dik çizginin batısında kalan (İtalya – Fransa – İspanya – Portekiz ve Kuzeybatı Afrika) amforalara Batı Akdeniz; Doğusunda kalan tüm bölgelerin amforalarına da Doğu Akdeniz Ticari Amforaları denir.

Peki Karadeniz amforaları hangi kategoriye girecek? Akdeniz’in hayli kuzeyinde ve farklı bir coğrafyada yer alan Karadeniz sahillerinde de, eskiçağların önemli ticaret kolonileri ve amfora üretim merkezleri vardı. Karadeniz Amforalarını ileride bir yazıya bırakarak yine konumuza dönelim.

Neden sadece amfora değil de Ticari Amfora deyimini kullanıyoruz? Çünkü amforalar yapıldığı zamanlarda süs ve taşıma amaçlı yapılmaktaydı. Süs amforaları tek özgün olup, mutlaka bir ressam tarafından resimlenirdi.

Mitolojik – gündelik ve destansı olayların işlendiği bu resimlerde, desen tek çizgi, renkler genellikle siyah ve kırmızı, sırlarda son derece sağlam idiler. Bu amforalar 9. yy.’dan başlayan Çin porselen vazolarının 16. yy. İznik çini vazolarının, 18.yy. Sevr vazolarının ve 19. yy. Yıldız porselen vazolarının da atası sayılabilirler.

Çoğunluğunu Yunanistan, Batı Anadolu ve Adalar Amforalarının oluşturduğu bu tip süs amforaları, bizlere antik yaşamın ve inanışının çok değerli bilgilerini birer ayna gibi yansıtırlar. Kısaca değindiğim süs amforalarını da yine ileride bir başka yazının başlığı yaparak, Doğu Akdeniz Ticari Amforalarına dönelim.

AMFORA TARİHİ, PİŞMİŞ TOPRAĞIN TARİHİYLE BAŞLAR

Tarihçilere göre Mezopotamya veya Mısır’dan başlayan insanlığın yaratma serüveni Anadolu üzerinden Ege’ye ve Adalara atlayarak Yunanistan içerlerine kadar girmişti. Son yüzyıldaki kazılardan Paleotik (Yontma taş), Neolitik (Cilalı taş) ve Kalkolitik (Maden) çağının Anadolu yarımadasında da önemli evreler geçirdiğini anlamaktayız. Sadece Antalya Karain mağarasının kazıları yaşam kesitlerinde bile bu evrelerin tümünü (hatta Roma dönemi de dahil) bir arada görebiliriz.

Doğu Akdeniz uygarlıkları uzmanı ve filolog Sn. Martin Bernal’e göre çarksız çömlek yapımı Mezopotamya’da 4. bin yılda başlamıştı. Mısır ise Hindistan ve Mezopotamya katkısıyla 3. bin yılda hızlı gelişme gösterdi.

3. binin sonlarına doğru Mısır; Kıbrıs ve alt Ege Adalarına hakim olduğu gibi Girit erken Minos uygarlığının Seramiklerine de damgasını vurmuştu. Erken dönemlerde elle biçimlendirilen pişmiş toprak ürünleri, bu çağlarda artık çömlekçi çarkında döndürülmeye başlanmıştı.

Anadolu’da ise pişmiş toprağın ilk kullanımı M.Ö. 6000 yılında Burdur Hacılar köyünde gerçekleştirilmiştir. Bu kazılarda pişmiş topraktan kap – kaçak ve ana tanrıça idolleri bulunmuştur. Bu eserlerin üzerleri yine o dönemde geometrik motiflerle renklendirilip bezenmişti. Hacılarda M. Bernal’in tahmin ettiği M.Ö. 6000 tarihi, James Mellaart tarafından C-14 (Radyo karbon 14) ölçümlerinde M.Ö. 7040, Çatalhöyük ölçümlerinde ise M.Ö. 6500′e kadar çıkarılmıştır.

Sn. Ekrem Akurgal, M.Ö. 6500-5500′e kadar geçen 1000 yıllık sürecin, yeryüzünün bu topraklardaki en büyük uygarlığı olduğunu belirtir. Ama ne var ki Anadolu khalkolitik çağda önderliğini yitirmiş. M.Ö. 3. bin yılın başında ticaretini geliştirerek, yazıyı bulan Mezopotamya ve Mısır’ın gerisine düşmüştür. Anadolu 1000 yıllık bir gecikmeyle ancak M.Ö. 2. bin yılının başında yazıyla tanışabilmiştir.

Eskiçağlar Anadolu tarihi uzmanı Sn. Bilge Umar’a göre yine de çömlekçiliğin ülkemiz topraklarında yaygınlaşması İ.Ö. 2.500′de Hattilerle başlayıp Hitit – Asur – Frig… vb. dönemlere kadar çıkar. Bu çağların en muhteşem eserleri bugün Ankara Anadolu Medeniyetleri müzesinde gördüğümüz hayvan figürlü kaplar, gaga ağızlı sürahiler ve törensel içki kaplarıdır.

Aynı zamanda Kuzeybatı Anadolu’daki Troya’nın ilk dönemlerini anmakta da yarar vardır. Bunlarda bugün İstanbul Arkeoloji müzesinde Troya salonlarında görülebilirler.

Amfora Üretimi, Ticaret ve Refahla Birlikte Artmıştır

Amfora tasarım ve üretim ihtiyacı karasal iç ticaretin yetersiz kalıp, insanlığın denizaşırı ticarete yönelmesiyle ortaya çıkar. Tarihsel sırasıyla Mısırlılar – Fenikeliler – (Kenan ülkesi) Suriyeliler – Yunanlılar – Anadolulu ve Adalılar gibi denize ilk açılan uluslar başka ülke pazarlarında takas etmeyi düşündükleri mallarını bir kaba koyma gereksinimini duymuşlardır. Sonra o kabın gemide en az yeri kaplaması, kolay taşınması, kapların dalgalarda sallanıp kırılmaması endişesi ile ilk amfora formlarını oluşturmuşlardır.

Bu ve sonraki dönemlerde deniz yoluyla yapılan ticaret o denli yoğundu ki aynı Karaparçası veya Anakaranın birbirlerine yakın mesafelerinde bile, farklı kültürler hüküm sürerken, Doğu Akdeniz’e bakan kıyılar arasında ortak kültürler – etkileşimler ve benzerlikler oluşmuştu.

Tüm bunlardan da anlaşılacağı üzere dünyanın ilk ve en eski amforaları uygarlığı da çömlekçiliği de koynunda geliştiren Doğu Akdeniz’in amforalarıdır. Ve tabiidir ki bu amforalar Batı Akdeniz Amforalarının da, Karadeniz Amforalarının da ilk prototipleridir.

İtalyan amforalarının ilk örnekleri bile bu etkiden dolayı Dressel tarafından Greko – Italik diye sınıflandırıldılar.

Özgün her amfora tipi, üretildikleri bölgenin ve taşıdıkları ürünün bir simgesidir. Belki beni de amfora biriktirmeye teşvik eden en önemli etken budur. Yani bir amfora ustası, çömlekçi çarkının başına oturduğu zaman içimden geldi bugün böyle bir tip üreteyim, yarın da şöyle bir tipte yapayım diyemez.

Her amforanın formu yüzlerce yılın birikim ve süzgecinden geçerek belirlenir ve hatta şeklinin yanı sıra ölçüleri, ağırlığı…vb. özellikleri kanunlarla korunurdu. Onun için gördüğümüz her amfora atraksiyon bir model olmayıp, bir bölgenin veya bir ulusun ürettiği ünlü bir ürününün logosu, bayrağı veya temsilcisidir. Ve kuşaklar boyu hep aynı tipte üretilmişlerdir.

Bilinen en eski Amfora örneklerine Troya ve Mısır’da rastlamaktayız.

Arkaik – Klasik – Helenistik dönemlerde ise, Akdeniz’de – Ege’de Yunanlı, Anadolulu ve Adalı Amforaların saltanatı sürer. Bu dönemde gemiler vasıtası ile artan denizaşırı ticari hareketlilik ihracat ve ithalat gereksinimi, Amforalara olan ihtiyacı arttırmış, her bölge kendi (Alamet-i Farikası’nı) özgün Amfora tipini yaratmıştır.

İlk dönemlerdeki kalın cidarlı ve ağır amforaların yerini Helenistik dönemde son derece ince, hafif ve artistik Amforalar almaya başlar. Özellikle Kos (İstanköy) adası Amfora ustaları teknik konuda hayli ileri giderler ve ünlenirler.

Yine bu çağlarda her bölge, ürettiği özel tür şaraplarını, zeytinyağlarını, incir, balık sosu, bal – pekmez, zeytin – badem – fındık – zift – reçine ve benzeri ürünlerini Amfora tipleriyle özdeşleştirip Akdeniz dünyası koloni ve pazarlarında rekabete sunarlar.

Bu dönemde bağcılık, endemik üzüm türlerinden yapılan özel şaraplar, ballı – sakızlı katklı şarap üreticiliği öyle bir hal almıştır ki Roma; Vadilerden, ovalara kadar inen bağcılığı ordunun ve halkın tahıl ihtiyacı tehlikeye girecek diye sınırlandırma ihtiyacı duymuştur. Yine bu dönemlerde bazı amforaların üzerine taşıdıkları ürünün ismi, bölgesi, adı ve hatta övgüsü yazılmıştır.

Antik dönem kitaplarından anladığımız kadarıyla uluslar arası piyasada aranan ve iyi isim yapmış bir ürünün Amforası hemen başka bölgelerde üretilmiş ve taklit malla tüketiciden pay kapma yarışına girilmiştir.

Mesela Sakız (Khios) adasının M.Ö. 4. yy.’a kadar gelen özel formu (ihtimaldirki devlet kararıyla) M.Ö. 4.yy.’da tamamen değiştirilerek yepyeni farklı bir forma dönüştürülmüştür.

Keza Rodos Amforalarında da aynı benzeri değişiklikler yapılmıştır.

Mustafa Aydemir
info@mustafaaydemir.com

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 0 (from 0 votes)

Diğer Konular


600true thumbnails bottomright 300true 800none
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1243
     SedenErdi
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1286
     AliNasman
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1296
     SelmaUca
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1294
     TuncayTanriverdi
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1299
     Selimsidali
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1284
     SelcenTaninmis
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1175
     CenkSahin
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1166
     UmutDincer
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1173
     HaldunSevel
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1168
     Slide11
  • 5000 fade true 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1177
     SGYELKENEnglish
  • 5000 fade false 30 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?cat=1310
     Slide12
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

600true dots under 150true 800http://www.sualtigazetesi.com/wp-content/plugins/thethe-image-slider/style/skins/white-square-2
  • 7000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?p=123908
     ArkasEgeLinkRegatta
  • 7000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?p=123813
     DunyaSampiyonu
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?p=123304
     AtlantikGecisi
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?p=123960
     YelkenciTurkiye
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?p=123982
     GulinBozkurt
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?p=124035
     UBSCesmeSamandiraYarisi
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?p=124331
     TheBodrumCup
  • 5000 fade false 60 bottom 0 http://www.sualtigazetesi.com/?p=124350
     DunyaUcuncusu

http://www.sualtigazetesi.com/wp-content/uploads/2015/04/Untitled3.jpg


Bu konu şimdiye kadar 384 kere görüntülenmiştir